Monday, December 14, 2015

Biz bu işlerden anlamıyoruz

Geçtiğimiz cumartesiyi hiç yaşanmamış saysak fena olmazdı aslında.

Şimdiye kadar "annem geliyor belki tanışırsınız" bile dememiş olan sevgilim kalktı cumartesi ben evden çıkmicam diye pis pis pineklerken "hadi sinemaya gidelim" dedi, 5 dakika sonra sinemaya annesiyle gideceğimiz ortaya çıktı, bir de tabi 45 dakika içinde.

Tabi ki gidemedim. Altunizade'den Historia'ya 45 dakika içinde gitmem mümkün değil, duş alıp gitmem hiç değil, duş alıp giyinip süslenip gitmem ise imkansızlık teriminin dahi dışına çıkıyor.

Alelade sinemaya çağırılmaya mı üzüleyim - adamın heyecan yaptığının farkındayım olmasam kafasını kırardım, yetişememiş ve reddetmiş olmaya mı üzüleyim bilemedim. Stresten sesim kısıldı, ateşim falan çıktı. Tanışma fikri ortada yokken aniden karşıma çıkması stres katsayısını acayip yükseltti.

Neyse ben de sakin olamadım tabi bu durumda - yani normalde kendi standartlarıma göre fevri başkalarına anlatınca fazla sakin tepki vermişim.

Kısaca here comes mother-in-law.

Friday, December 4, 2015

Tatlıya doyduğum hafta

Saçma bir kasım ayı oldu benim için. Hormonsal açıdan zor geçti kısacası. İçim şişti, tatlı aşerdim delicesine. Kilo vermişim ama saçma ötesi ödem yüzünden tartıda hep fazla çıkıyorum. Onun verdiği bir stres de vardı.

Bir akşam İpek'le çay içerken "keşke evin duvarları kurabiyeden olsaydı, çikolata sürüp yerdik" derken buldum kendimi. Hayatında benden böyle bir şeyi hiç duymamış olduğu için hayretle bakakaldı bana kız. Sabah da bunu Anıl'a anlattım. Güldük ettik falan.

Akşam kargon var diye çağırdı Bahar aşağıya. Bir baktım kurabiye sepeti kocaman. "Bonifud falan söylemeyin, ne anlamı var" diyen benim elim ayağım dolandı birbirine. Zaten ömrümün en deli PMS nöbetini yaşıyorum, biri bir şey dese oracıkta ağlarım. 

O beklenmedik ama en çok ihtiyacının olduğu anda yapılan şeyler o kadar değerli ki - doğum günümde 5 bin tane çiçek/kurabiye/pasta gönderse o kadar mutlu olamazdım. 



Tabi sonra başka tatlış hareketler olmadı değil, bu sefer İpti ile Ahmi'den:


Ömrümdeki en fotojenik olduğum doğum günümü geçirdim resmen. Pastamı yine, yeni ve yeniden kendim aldım. Artık Bağ pastanesindeki pastacı abi halime acıyor, kurabiye falan ikram ediyor.

 




Friday, November 13, 2015

13.11.15

Aramızdaki fark şu kadarcık. Aynı dili azcık farkla konuşuyoruz. Birebir olsak çekilmezdik zaten.



Sunday, November 8, 2015

JT ile paralel ilerleyen hayatımız

Justin Timberlake abimizin 3 şarkısının altyapısını birbirine çok benzetiyorum ben:
- cry me a river
- what goes around comes around
- mirrors

hayatımda yaşadığım iki salak ilişki sonrası keşfetmiştim sırayla cry me a river ve what goes around...'u. Sırf fazla uzun diye what goes around comes around'u yıllarca dinleme dinleme - anca 2011'de dinlemiştim. "Karma Comez Bitchez!" demek bazen insana iyi geliyor. Birkaç yıl içinde şarkının "interlude" kısmını yaşamak da ilginç oldu tabi.

Aylarca mirrors'u da dinlemedim. Yalan söyleyemicem bayık geldi bana başta. Sonra denk gelip dinleyince şu an herhangi bir noktasını alıntılayamayacağım kadar mükemmel biçimde hissettiklerimi anlattığını fark ettim.

Çok garip bir şey değil mi ama? Günün birinde bir adamla tanışıyorsun ve gerçekten de kendini onda görüyorsun. Ne sen ne de o artık ayrıyken nasıl olduğunuzu hatırlamıyorsunuz. Birbirinizin kötü taraflarını yumuşatıp iyilerini ortaya çıkarıyor sonuç olarak daha iyi birer insan olabiliyorsunuz. Çok fantastik ne bileyim çocukken hayal edebildiğim sevgili imajının ağzını burnunu kırar. Mükemmel değil, çok gerçek ama gerçek olamayacak kadar da mükemmel. Beni veya onu başka bir yere koysan bu kadar mükemmel olamayız, o yüzden mükemmel değiliz. Sadece yan yana koyduğunda "bu" hale gelebiliyoruz.




Hiçbir sebep yokken sırf ne kadar çok sevdiğini hatırlayıp bu ânın bir anısı kalabilsin diye uyumak yerine bunları yazıyorsun işte.

aren't you somethin', an original, cause it doesn't seem merely assembled
and i can't help but stare cause i see truth somewhere in your eyes
i can't ever change without you, you reflect me, i love that about you
and if i could, i would look at us all the time


Thursday, October 22, 2015

Keep Calm and Be Happy

Hasta olsam mı olmasam mı diye vücudumun karar veremediği, ofisteki işlerin yanı sıra bir sürü işimin olduğu, diyet yaptığımdan herhangi bir mutluluk verici abur cubur yiyemediğim, haftanın 4 günü spor salonuna taşındığım şu günlerde mutluyum. Mutluluk benim için bir bakıma meşgul olmak sanırım. Azcık da seyahat etmeli işim olsa - yani şimdikinden birazcık daha fazla olsun, yılda iki üç kez değil de ayda bir gideyim bir yerlere - daha mutlu olabilirim. Orta Asya'dan gelen %0.245 oranındaki genlerim de popomu bir yere koyamamakla alakalı sanırım. Evde bile oturduğum yerde kalamıyorum. Babanem de kurtlu olduğumu iddia ederdi zaten.

Dün blogda yazdıklarımı gözden geçirdim de, yaklaşık 2 sene önce paylaşmışım en son Kahır Mektubu'nu. O şarkı benim bağımlılığım resmen. Nasıl bir insan roman gibi şarkı yazabilir ve onu o şekilde yorumlayabilir bilmiyorum. Arabesk bu ise ben en arabesk insanım o zaman. Neyse işte; bir bölümü var "dünyayı durdurdum bakarsın diye / fallara bağlandım çıkarsın diye" şeklinde.

O dönemler hala bir arkadaşla görüşüyoruz, tabi kendisi bol bol fal bakıyor bana o sıralar. Onda da nasıl bir üçüncü göz varsa falımda üniformalı, asker gibi, siyah saçlı ama beyaz tenli, boylu poslu bir adamın kollarını açıp beni beklediğini söylüyordu. Yalnız kız bildiğin medyum gibi bir şeymiş. Uçak görmesi mi dersin, buluşacağımız zamanı söylemeler mi dersin. Ben artık o kadar bağlanmıştım ki o hikayeye, bilinçsiz biçimde, bana fal baksın ve olacağına ihtimal vermediğim o hikayeyi bana anlatsın diye minicik zamanlarda bile buluşurduk. 

(Ben de ona hiç ihtimal vermemesine rağmen şu an evli olduğu kişinin elinde çiçekle geleceğini söylemiştim, onunla evleneceksin de demiştim, inanmamıştı - ben de medyumum bi' kere! Tamam mı!) 

O -belki de- ümitsizce bağlandığım hikayeyi gerçekten yaşıyor olduğumu anlamam biraz uzun sürdü. Aslında şöyle diyeyim, tam da bunları yazarken anladım. Kahve denilen içeceğin posasının bıraktığı izlerden neyi nasıl anlar insan, anlaşılır şey değil. Tarif edilenlere birebir uyan, ilk tanıştığımızda bile Kadıköy meydanında sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi karşılayan, arada sabrını zorlasam da sabırsız konuşmalarıma, dikkat eksikliğime aldırmayan (dinlemiyormuş gibi görünüp hepsini beynime kaydettiğimi biliyor neyse ki), tam da hayalimdeki gibi benimle en ciddi şeyleri de en saçma şeyleri de yapabilen, tatil köyünde çocuk parkında oynamama izin veren (dev halimle bir oyuncağı kırsaydım kaçacaktık, plan buydu), dünyanın en kasıntı insanlarıyla bile iki konuşmayla muhabbet kurabilen, daha sayamayacağım milyon özelliği olan fallardaki adam yanımdaymış meğerse.

Şimdiki fark artık fallarımda çıkmıyor kendisi. Çünkü fal bakan yok. Yani var - kendisi bakmaya çalışıyor bana - ama bu sefer kendini göremiyor herhalde. 


"Sorunlu insan modeli"
O tahta köprü ben üstünde iken kırılsaydı efsane olabilirdi.

Monday, October 5, 2015

Day 8

Cumartesi sonuçlarına göre 1.5 kilo gitmişti. Tam bir saf olduğum için saçma sapan yedim hafta sonu boyunca. Ama neyse ki çok yemedim herhalde, bir değişiklik yok. Spor-diyete devam.

Hayatımda insanları 2. plana atıp kendimi 1. plana koyacağım bir döneme giriyorum. Daha çok spor, daha çok kitap, daha çok çizim olacak hayatımda kısacası.

Niye dersen sebebini ben de bilmiyorum. Sonbahardan da olabilir, konuşacak bir şeyler biriktirme çabası olabilir, ilgi çekici olmadığımı düşündüğümden olabilir.

Dün akşam minions'u izledim sonunda. Ondan önce de Inside Out'u izlemiştim. İzlemediğim bir animasyon daha kaldı sanki ama ne olduğunu unuttum.

Hatırladım - Big Hero 6 - hala izleyemedim.

Yüzüklerin Efendisi üçlemesi bitti. Galiba artık rahat rahat Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne devam edebilirim.

Kitap, spor, çizim hadi bir de film izlemek dışında her şey saçma geliyor şu ara. İnsanlarla etkileşime girmek dahil.

Wednesday, September 30, 2015

Day 3

Naber?

3. gün de sakin sakin geçiyor. Geçtiğimiz 2 gün yaptığım spor nedeniyle kollarım saçma ötesi biçimde ağrıyor.

3. gün bitmemişken bile bazı değişiklikler gözlemleyebiliyorum. Bugün gaza gelip yemeğim ofise ulaşana kadar parka gidip yürüdüm. Bu azmi de ancak Anıl tetikleyebilirdi zaten.

Bu akşam artık strength training yok. Şıpır şıpır yüzücem.

Az daha popomun üstünde oturup çalışayım bari. (buraya esneyen smiley gelsin)