Showing posts with label Sinema. Show all posts
Showing posts with label Sinema. Show all posts

Friday, February 13, 2015

Film izledik: İçimdeki Ses

Turkcell'in bir alana bir bilet bedava işi devam ettikçe sinemaya gideceğiz sanırım. Daha yeni başladık sinema serüvenimize ama olsun. Bundan sonra neredeyse her hafta gitme planımız var.

Normalde sinemaya gidemeyen bir insanım, çünkü uzun süre oturmaktan sıkılıyorum! Evet tek sebebim bu. O yüzden hatta bir daha Interstellar gibi asırlar süren filmlere girmemeye karar verdik. Bu biri bedava meselesi sayesinde de filmi sevmezsek bile "amaan az para verdik zaten izleyelim" diyebiliyoruz.

Gelelim İçimdeki Ses'e. Film ilk bakışta saçma gibi. Feci şekilde güzel, zengin ve seksi bir kız, tipsiz (valla ben demiyorum Engin Günaydın kendi böyle diyor) bir yazara aşık oluyor. Höff ne kadar da yaratıcı! denebilir. Ama filmde öyle ufak ayrıntılar var ki sıradan bir olaymış gibi gelmeye başlıyor. Yaşadığı evin doğallığı, hareketlerinin, konuşmalarının doğallığı benim hoşuma gitti.

Esas kızı salak ve beceriksiz göstermedikleri için hoşuma gitti. Kim bilir belki Engin Günaydın gerçekten öyle bir kızla tanışmıştır? :)



Filmin gereksiz karakteri bence Ersin Korkut ile yancısıydı. Hiçbir anlamları yok, öyküye katkıları yok, öyle boş kalmasın diye takılmışlar.

Çok ayrıntılı yazıp spoiler vermek istemiyorum. Kısaca öyle delicesine güleceksiniz falan demiyorum. Engin Günaydın'ın her zamanki tarzı - ki ben de bunu seviyorum zaten - sıradan olayları ele alıyor. Öyle vıcık vıcık duygusallık yok, absürd durumlarla güldürme yok. Basit, sade ve güzel.

--bir nevi spoiler--

Ayşıl konuşurken Selim'in iç sesi konuşmaya başlar "ne anlatıyor ki bu? gözleri/dudakları çok güzel" diye kendi içinde bir diyaloğa girer.

Anıl: Bak bu bile gerçekçi, çünkü senle ilk tanıştığımızda sen konuşurken ben de böyle düşünüyordum :)

--bir nevi spoiler--

Wednesday, January 16, 2013

Gözüne Güneş Giren İnsan

Tam hayatımı düzene sokma, olumsuz duygulara kapılmama, bir şeyleri başarmaya çalışmaya karar vermişken üst üste bu kadar da darbe vurulmaz ki bir insana.


Oh be sonunda evden dışarı kendimi attım diyerek akşam sinemaya gitmeye karar verdim. Lay lay lom modunda Optimum'a yol alırken minibüsün beni tam inşaat olan yerde indirmesi ile kendimi çamur içinde buldum. Daha botlarımı yeni boyamışken böyle bir şey olması sinir bozucuydu tabi ama önemli değildi o an. Az önce inşaatta ben çalışıyormuşum gibi Optimum'a gitmem de sorun değildi. Silerim geçer sonuçta değil mi?

O sırada yüksek lisanstan bir arkadaşım mesaj atmış, kötü haber: hoca ikinci öğretim sınavına girdik diye sınavlarımızı kabul etmemiş hepimize sıfır vermiş. Hoca da sempati beslediğim bir insan(dı). Olamaz diyorum, kesin bir yanlışlık olmuştur. Çoğu hoca çalışıyoruz diye rahatlık sağlıyor, zaten bilimsel hazırlıksınız fark etmez istediğinize girebilirsiniz diyordu. Olmaz öyle şey dedim. Bir yandan da uykularımı kaçırdı tabi.

Çok sevdiğim bir insanın kanser olduğunu ve dün ameliyat olduğunu öğrendim. Böyle zamanlarda konuşamam ben. Yani hastalıktan konuşamam. Çünkü o kadar çok şeyi atlattık ki, öyle zamanlarda hep "aklı başında olan" kişi ben olmak durumunda kaldım. Çocuksu anne-babaya sahip olmanın sonuçları bunlar hep.

Eve geldim, İşler Güçler'i izliyordum. Oh ne güzel gülüyoruz derken Ahmet Kural'ın şu sahnesi çıktı:

http://www.startv.com.tr/dizi/isler-gucler/video-galeri/sayfa/1/feride-ahmetin-evlilik-teklifini-kabul-edecek"
http://www.startv.com.tr/dizi/isler-gucler/video-galeri/sayfa/1/su-hayatta-bir-defada-benim-istedigim-olsa-ne"

Hanginize küfür edeyim bilemiyorum. Yazana mı, oynayana mı, kendime mi? Yazılan yorumları okuyorum da hiç böyle aşık olmadım ama bunları izlerken sanki yaşamış gibi ağladım demişler. Yaşayan ne oluyor peki? Mal gibi kalıyorsun ben diyebilirim. Ağlamak istesen ağlayamıyorsun, tekrar midene o taş gelip oturmuş gibi oluyor. Yapmayın lan böyle şeyler?!

Sonra sabah uyandım, arkadaşım yine mesaj atmış. "Hoca kabul etmiyor, büte girmemiz gerekiyormuş. İşten izin alamıyoruz dedim ama beni ilgilendirmez, kafanıza göre giremezsiniz." demiş. Kafamıza göre? Bize vizede ikinci öğretim sınavına girebilirsiniz dendiğine göre neyi kafamıza göre yapmışız? Salak yerine konmak, bilimsel hazırlık okuyoruz diye ikinci sınıf öğrenci olarak görülmek mükemmelmiş. Oyuncak gibi olduk resmen ellerinde. Hangi derse gireceğimiz belli değil. Notlarımızı sistemde göremiyoruz. Bir de hocaların insiyatiflerine göre gireceğimiz ders de seçiliyor. Bu durumda ben çoğu zaman ikinci öğretim derslerine girdiğimden attığım imzalar da geçersiz olabilir. Vay anasını!

Nette gezinirken "aile vergisi" diye bir şey çıktığını, MüzeKart'ın artık bir sene sınırsız olarak değil "her müzede bir kere" kullanılacağını, doktorasını bitiren araştırma görevlileri atanmazsa kadrodan atılacaklarını falan öğrendim. Sonra kendime dönüp baktım. Hala hiçbir şey yapamamışım. Çeviriye devam etmek istemiyorum. Yeni bir şeyler yapmak istemiyorum. Dil bilmeme rağmen başka ülkeye gidip yapabileceğim bir şey yok. O yüzden "başka ülkeye giderim" gibi bir lüksüm de yok. İngiliz filolojisinin Londra'da işime yarayacağını sanmıyorum. İspanya'ya gidip İngilizce öğretmenliği yapmanın ise bana ne gibi bir getirisi olur bilmem.

Evet yeniden kendim hakkında çok umutsuz düşüncelere sahibim.

Thursday, March 8, 2012

Max Maceraları: Kralın Doğuşu

Ben bu filmi izlemeye gideceğimi hiç düşünmemiştim. Hele de galasına!

Yine beyazperde ile oradaydım. Gala Kanyon'da yapıldı. Geldiğini gördüğüm "ünlüler"; Yekta Kopan, Engin Altan & Özge Özpirinçci'ydi. Sezen Aksu da gelmiş diyorlar ama görmedim. Banane arkadaşım kim gelirse gelsin, sepet sepet dondurmaları görmüşüm ben, istediğim kadar yeme hakkım var, kim gelmiş diye bakmadım açıkçası. Saydıklarım da böyle ben dondurmalara dalmışken önümden geçenlerdi.

Organizasyon güzeldi. Büyükler için ızgaralar, şarap, kanepeler falan dağıtıldı ama benim gözüm sadece dondurmalardaydı. Bol bol dondurma yedik.

Filmi ise beğenmedim açıkçası. Kalite malite tamam da, artık çocuklar bizim gibi değil. Bana 5 yaşında ne gösterseler izlerdim. Bunlar her şeyi anlıyor, zorlanmak istiyorlar. Ama film dümdüz gidiyor işte. Öyle düz ki, ulan Max bu hikayeden prens olduğunu anlamaz dedim ama "o anlattığın prens benim değil mi?" dedi. He anam, sensin.

Türkçe seslendirmede değil Sezen Aksu, minik fili seslendiren kıvırık kafalı çocuk bile Özge Özpirinçci'den daha başarılıydı. Sezen Aksu gayet iyi kıvırmış seslendirmeyi valla. Ama Özge Ö. sanki haber sunuyormuş gibi konuşunca olmamış. Türkçe sandığımız gibi "yazıldığı gibi okunan bir dil" değil. Gideceğiz yazıp gitcez-gidicez diye okuyoruz. Normal hayatta "gideceğiz" dersen ortamda gereksiz gerginlik yaratırsın. Ama sorun sadece bu değildi. Sözcükleri vurgulamasında da sorun vardı. Ne bileyim işte çok verememiş kendini ya da pek uğraşmamış.

Engin Altan'ın sesini ise tanımadım valla başta. Bence başarılıydı kötü adam olarak. He ne kadar kötü dersen, eh işte.

Yani, ürün üzerine film çıkarırsan olacağı budur. Daha fazlasını beklemek yanlış zaten. İtirafım ise şu: Yarısında çıktım filmden. Gidip Starbucks'ta Chai Tea Latte içmek daha cazipti valla.

Wednesday, March 7, 2012

The Muppets!


Doğrudan konuya dalıyorum, ben bu filme bayıldııım!

Ayrımcılık yapmış olabilir, önyargıyla yaklaşmış olabilirim - ama pozitif açıdan. Çünkü kendimi bildim bilesi izlerdim Muppets'ı. Bana hep akşamüstlerini, özellikle de cumartesi günleri annem, babanem, dedem ve kardeşimle oturup izlediğimiz anları hatırlatır. O yüzden ayrı severim kendisini. Aynı çay tabağına petibör bisküvi koyup üzerine yavaş yavaş çay döküp adeta bebek maması yapmayı sevdiğim gibi. :D

Ama gerçekten güzeldi film! Başta biraz yavaş gitse de, daha doğrusu durgun ve hüzümlü olsa da, o kısım da gerekliydi.

Türkçe seslendirme pek beğenilmemiş internette okuduğum yorumlara göre ama ben onu da beğendim. Eğer çok fena yanılmıyorsam zaten Türkçe seslendirmesi buna çok yakındı. Özellikle Miss Piggy'nin seslendirmesi beğenilmemiş ama özellikle onun sesinin, benim 5 yaşında izlediğim bölümlerdeki ses olduğunu düşünüyorum - ya da çok yakın o sese. Zaten Miss Piggy bana hep Huysuz Virjin'i hatırlatırdı o zamanlar (evet Huysuz Virjin'le büyüyen bir çocuktum, kimse aman izleme demedi, sapık falan da olmadım, demek alakası yokmuş pek). Neyse işte, çok sıpoylır vermek istemiyorum bu film hakkında ama şunu yazmadan edemeyeceğim:

---sıpoylır, attention please---
Son sahnede beni çok hazırlıksız yakaladılar. 'Artık kimse bizi izlemiyor, neyse artık'a o kadar çok alıştırdılar ki 10 dakika içerisinde, tiyatrodan çıktıkları anda birkaç kameraman olacak diye bekledim anca ben. Tüm caddenin baştan sona, festival gibi olmasını beklememiştim. Bunun tamamen yönetmenin becerisi olduğu belli. O sahneyi öyle güzel vermiş ki, etkilenmeden edemiyor insan. Bir yandan kendi kendime diyorum "Dilek saçmalama, kukla lan onlar gerçek değil, gerçek olsalar bile olanlar gerçek değil!" ama bu "Welcome back muppets!" - "Animal Rocks!" pankartlarını görünce kendimi tutmama yetmedi. Eğer biraz daha cesur olsaydım, film tamamen bittiği anda "mına mına!" diye bağırırdım salonun ortasında :D

Öncesinde ise Walter'ın insan versiyonunun Jim Parsons olması, Miss Piggy'nin asistanının ise The Devil Wears Prada'da Miranda Priestley'in asistanı olan Emily Blunt olması, Jack Black'in ise sırf filmde var olması beni kalbimin çeşitli yerlerinden vurdu diyebilirim.

---sıpoylır, attention please---

Monday, March 5, 2012

Beyazperde Sinema Kulübü & The Descendants


Bu ara sinema kuşu oldum! Normalde öyle çok sinemaya giden bir insan değilim ama, hem Beyazperde.com sayesinde, hem de her hafta bir filme gitmek için tutturan küçük kardeşim sayesinde vizyondaki tüm filmleri izleme şansım oluyor. Yihahaha! Tek sorun işte kardeşimin Capitol’e gidicem diye tutturması, sinema+d&r+toyzshop üçlüsünün benim hesap kartımı ele geçirmesi. Bazen Starbucks da kendilerine katılmıyor değil tabi.

Başlıkla ilgili kısma döneyim tekrar. Beyazperde.com’un sinema kulübü açılıyor. Daha önce sayelerinde Salgın (Contagion) ve Anadolu Kartalları’nı izlemiştim. Salgın filminin gösteriminden önce çok hoş bir kokteyl düzenlemişlerdi. Kokteyl sırasında birçok sinema blogu yazarı ile tanışmıştım. Senin işin neydi orada diye sorarsanız, benim blog her kategoriye giriyor bir kere :D moda, sinema, günlük, eleştiri… vs :)

24 Şubat’ta ise Profilo AVM’de George Clooney’in Oscar kazanan The Descendants filminin gösterimine davetliydik. Öncesinde Beyazperde ekibi, sinema yazarları & sinema bloggerları ile Starbucks’ta toplanıldı. Zaten ben Starbucks’ı görünce eridim. Niye bilmiyorum ama seviyorum mereti. İlk başta benimle beraber gelen kızkardeşim ve arkadaşım bu konuşmaya pek katılmak istemediler, “biz blogger değiliz, sinemadan da pek anlamıyoruz :(” diye ama herkes o kadar şekerdi ki, hemen kaynaştılar :):)

Şu sinema kulübü fikri, çok hoşuma gitti. Hele ben böyle sinemaya pek düşkün

biri değilim. Yani izlerim ama benim film izlemem ancak sadece olay örgüsü için kitap okuyan bir okuyucu kadar. Çok derinine inmesini bilmiyorum. Pek de ilgilenmiyorum o kısmıyla açıkçası. Ben gibi sinema cahili bile bu sinema kulübü fikri ile heyecanlandıysa, sinema düşkünleri ne düşünür merak ediyorum J

Beyazperde.com Sinema Kulübü Açılıyor!

Türkiye'nin en köklü sinema sitesi Beyazperde.com, bir "sinema kulübü" fikriyle üyelerine yönelik yeni bir projenin temellerini atıyor. Beyazperde'nin sinema yazarlarını, sadık takipçilerini, sinema bloggerlarını ve ilgilenen tüm sinefilleri bir araya getirmeyi amaçlayan sinema kulübü, üyelerine çok özel sürprizleri de beraberinde getiriyor. Tamamlanma sürecinde olan Sinema Kulübü Projesi, üyelerine özel olarak çıkartılacak kulüp kartlarıyla, sinema salonu, müze gibi anlaşmalı mekanlarda, eğlence ve etkinliklerde indirim sağlayacak.

24.02.2012 Cuma günü, ilk etkinlik olarak Beyazperde ekibi, sinema yazarları ve sinema bloggerlarının bir araya geldiği bir tanışma toplantısı düzenlendi. Mecidiyeköy Profilo AVM'de düzenlenen ve oldukça keyifli sohbetlere sahne olan buluşmanın ardından katılımcılar kulüp üyeleri için ayarlanmış sinema salonunda George Clooney'in aynı gün vizyona giren Senden Bana Kalan (The Descendants) adlı filmini seyretti.

Önümüzdeki dönemlerde etkinlikleri, avantajları ve sürprizleri daha da artacak olan Beyazperde Sinema Kulübü hakkındaki gelişmeleri, kulübün blogu olan http://beyazperdesinemakulubu.blogspot.com/ adresinden takip edebilirsiniz!

Etkinlik resimleri için: http://goo.gl/VjnPw ve http://goo.gl/pLu2B

Buradan sonrasında sıpoylır olabilir bak!

Film ise tam benlikti. Aksiyon yok, duygu bol miktarda. İnsanlar arası ilişki, dünya var olduğundan beri merak edilen bir konu. Sanki her gün iletişim halinde değiliz gibi, nasıl iletiştiğimizi anlamıyoruz. Ne manyak varlıklarız valla ben de bilmiyorum.

Film, Hawaii adalarında yaşayan ve bizim tabirimizle “toprak ağası” olan (benzetme mevzusunda iğrencim farkındayım) Matt’in manyak ve muhtemelen yay burcu karısının bot kazası geçirip komaya girmesi ile başlıyor. Yay burcu olduğunu tamamen ben tahmin ediyorum. Öyle bir manyak anca bizim aramızdan çıkabilir.

Bu Matt biraz cimri, bir de hırslı. Para kazanıcam diye karısını, çocuklarını başıboş bırakmış, ilgilenmemiş. Ama sempatik de bir tip. Paytak paytak koşuyor ada etrafında mütemadiyen. (o koşuyu izlemelisiniz, 50 yaşında demeden George Clooney’i çocuk gibi sevme isteği uyandırıyor)

Sonra öğreniyor ki meğersem karısı onu aldatmış... Bunun çevresinde dönüyor film. Zaten komada yatan bir aile ferdi, ve geri kalanlar hakkında olması bile yeterliydi ben ve ben gibi iletişim/ilişki analistlerine. İçinde aldatma öğesi olması tamamen holivud’a yakışır bir hareket. Yine de güzeldi.