Showing posts with label Günlüğümsü. Show all posts
Showing posts with label Günlüğümsü. Show all posts

Saturday, April 6, 2013

İlk haftasonu

Artık bu mevzu bende standart halini almaya başladı. Mevzu şu; işe başladığım ilk haftanın cumartesi günü mutlaka evde, hasta bir biçimde geçiririm. Şaşmadı şimdiye kadar.

Bu sefer kendi salaklığıma yanıyorum çünkü alerji ilacımı almayı unutunca bir gece önceden, sabah iğrenç bir baş ağrısı ile uyandım. Baş ağrısı migreni, migren mide bulantısını, hepsi beraber tansiyonu tetikledi. Tansiyonumun oynaması durumuna dayanıklı değilim, hayatta dayanıklı olmadığım birkaç şeyden biri bu da. Altı üstü 12-8'e çıkan tansiyonum beni yerden yere vuruyor, çünkü anneden gelen mirasla 10-5 tansiyona alışkın insanlarız.

Hasta olmayı, hastalıktan bahsetmeyi sevmiyorum. Peki neden şu an bunları yazıyorum? Çünkü bütün günü uyuyarak ve tabi boş geçirdim. O yüzden şu anda hiç olmadığım kadar uyanığım. Ve tamamen gereksiz şeyler yazmak için hazırım.

Yeni işimde geçtiğimiz hafta pek bir şey yapmadım. Oryantasyon mu dersin, işe alışmak mı dersin bilemem. Ürünleri, rakipleri, üreticileri tanımakla geçti, ya da geçmesi gerekirdi. Ben ne yaptım? İlk iki gün bunları yaptım, hatta abartıp tüm vana modellerini wikipedia'dan okudum. Teknik çeviri yapmış olmanın faydaları bunlar tabi. Teknik meknik dinlemeyip çözüyorsun bir şekilde mevzuyu. Websitesindeki eksiklikleri buldum, ne olması gerektiğine dair görseller hazırladım. Siteyi tasarlayan firmayı ve diğer referanslarını inceledim. Bizim şirketin işini baya bir sallamış olduklarını gördüm. Cuma günü hızımı alamayıp yeni bir site tasarımı yaptım. He bir sor daha önce hiç yaptın mı diye? Hayır tabi ki. Ama ortalama photoshop bilgimle, şu an var olandan daha kurumsal ve daha güzel bir site tasarlayabildim. Tasarlamak derken tabi oturup kod yazmadım. Ancak bir şirketle çalışsak derdimi anlatacak kadar mantıklı bir çalışma yaptım.

Hızımı alamadım, olası bir organizasyon durumunda nerelerle çalışabileceğimizi, endüstriyel fuarlarda kullanılan görselleri, stand örneklerini falan inceledim. B2B modelinde sosyal medya kullanılır mı, kullanılırsa nasıl kullanılır gibi şeylere de baktım.

Bir şeyi fark ettim ki serbest olmasına rağmen ne facebook'a ne de başka bir sosyal zımbırtıya girme ihtiyacı hissetmedim şu bir haftada. O kadar kullanmıyorum ki son zamanlarda kendilerini, gmail'e bile daha fazla bağlanmışım.

Şimdi pazartesi gereksiz bir Türk Basın Tarihi sınavım var. Bu yüksek lisansı devam ettirip ettirmeme konusunda kararsızım zaten. İşimden memnun kalırsam seneye dondurmayı planlıyorum kendisini. Nasılsa artık beleşe okuyoruz, kayıt dondurmak serbest. Program içeriğinde işime yarayacak tek bir şey bile yok. Onun yerine iki ay süren GSÜ sertifika programlarına katılsam daha faydalı.


Sunday, January 27, 2013

Blogum varken sözlüğe ne gerek var

Yok işte o yüzden buraya yazayım dedim. Ahmet daha beşinci sınıfta ilk birini getirdi karnesinde sağolsun. Babamdan sonra okul hayatı başarısız olan ikinci aile ferdimiz kendisi. Bu dönem annem Ahmet'e iltimas gösteren öğretmenlere "hiç şımartmayın bunu ne hak ediyorsa onu verin hepimizi kullanıyor" demiş. Yoksa görmezdi şanslı herif. Evde yata yata üç beş alıp geçerdi dersleri. Böyle de anne pek görülmez heralde.

Ama Ahmet'e asıl ayarı İpek verdi. Hala aklıma geldikçe gülüyorum. Adam loto gibi gelmiş karnesi için "sadece Türkçe bir, diğerleri normal" diyebiliyor. Yine böyle dediğinde "babam dün gece baktı milli piyangodan bişe çıkmamış Ahmet" diyerek son noktayı koydu İpek.

Böyle bişi işte.

Wednesday, January 16, 2013

Gözüne Güneş Giren İnsan

Tam hayatımı düzene sokma, olumsuz duygulara kapılmama, bir şeyleri başarmaya çalışmaya karar vermişken üst üste bu kadar da darbe vurulmaz ki bir insana.


Oh be sonunda evden dışarı kendimi attım diyerek akşam sinemaya gitmeye karar verdim. Lay lay lom modunda Optimum'a yol alırken minibüsün beni tam inşaat olan yerde indirmesi ile kendimi çamur içinde buldum. Daha botlarımı yeni boyamışken böyle bir şey olması sinir bozucuydu tabi ama önemli değildi o an. Az önce inşaatta ben çalışıyormuşum gibi Optimum'a gitmem de sorun değildi. Silerim geçer sonuçta değil mi?

O sırada yüksek lisanstan bir arkadaşım mesaj atmış, kötü haber: hoca ikinci öğretim sınavına girdik diye sınavlarımızı kabul etmemiş hepimize sıfır vermiş. Hoca da sempati beslediğim bir insan(dı). Olamaz diyorum, kesin bir yanlışlık olmuştur. Çoğu hoca çalışıyoruz diye rahatlık sağlıyor, zaten bilimsel hazırlıksınız fark etmez istediğinize girebilirsiniz diyordu. Olmaz öyle şey dedim. Bir yandan da uykularımı kaçırdı tabi.

Çok sevdiğim bir insanın kanser olduğunu ve dün ameliyat olduğunu öğrendim. Böyle zamanlarda konuşamam ben. Yani hastalıktan konuşamam. Çünkü o kadar çok şeyi atlattık ki, öyle zamanlarda hep "aklı başında olan" kişi ben olmak durumunda kaldım. Çocuksu anne-babaya sahip olmanın sonuçları bunlar hep.

Eve geldim, İşler Güçler'i izliyordum. Oh ne güzel gülüyoruz derken Ahmet Kural'ın şu sahnesi çıktı:

http://www.startv.com.tr/dizi/isler-gucler/video-galeri/sayfa/1/feride-ahmetin-evlilik-teklifini-kabul-edecek"
http://www.startv.com.tr/dizi/isler-gucler/video-galeri/sayfa/1/su-hayatta-bir-defada-benim-istedigim-olsa-ne"

Hanginize küfür edeyim bilemiyorum. Yazana mı, oynayana mı, kendime mi? Yazılan yorumları okuyorum da hiç böyle aşık olmadım ama bunları izlerken sanki yaşamış gibi ağladım demişler. Yaşayan ne oluyor peki? Mal gibi kalıyorsun ben diyebilirim. Ağlamak istesen ağlayamıyorsun, tekrar midene o taş gelip oturmuş gibi oluyor. Yapmayın lan böyle şeyler?!

Sonra sabah uyandım, arkadaşım yine mesaj atmış. "Hoca kabul etmiyor, büte girmemiz gerekiyormuş. İşten izin alamıyoruz dedim ama beni ilgilendirmez, kafanıza göre giremezsiniz." demiş. Kafamıza göre? Bize vizede ikinci öğretim sınavına girebilirsiniz dendiğine göre neyi kafamıza göre yapmışız? Salak yerine konmak, bilimsel hazırlık okuyoruz diye ikinci sınıf öğrenci olarak görülmek mükemmelmiş. Oyuncak gibi olduk resmen ellerinde. Hangi derse gireceğimiz belli değil. Notlarımızı sistemde göremiyoruz. Bir de hocaların insiyatiflerine göre gireceğimiz ders de seçiliyor. Bu durumda ben çoğu zaman ikinci öğretim derslerine girdiğimden attığım imzalar da geçersiz olabilir. Vay anasını!

Nette gezinirken "aile vergisi" diye bir şey çıktığını, MüzeKart'ın artık bir sene sınırsız olarak değil "her müzede bir kere" kullanılacağını, doktorasını bitiren araştırma görevlileri atanmazsa kadrodan atılacaklarını falan öğrendim. Sonra kendime dönüp baktım. Hala hiçbir şey yapamamışım. Çeviriye devam etmek istemiyorum. Yeni bir şeyler yapmak istemiyorum. Dil bilmeme rağmen başka ülkeye gidip yapabileceğim bir şey yok. O yüzden "başka ülkeye giderim" gibi bir lüksüm de yok. İngiliz filolojisinin Londra'da işime yarayacağını sanmıyorum. İspanya'ya gidip İngilizce öğretmenliği yapmanın ise bana ne gibi bir getirisi olur bilmem.

Evet yeniden kendim hakkında çok umutsuz düşüncelere sahibim.

Tuesday, January 8, 2013

Kar, kahve, blog falan

Çok romantik gibi görünüyor değil mi? Pek de cliché... Pencereden yağan karı izlemek, o sırada büyük bir kupada kahve veya sıcak çikolata içmek, şık ama nedense evde giyilen büyükçene hırkanın kollarını uzatıp ellerini de ısıtırken Ipad'de blog yazısı girmek falan filan.

Bence çoğu kimse yukarıdaki tip değil. Böyleleri yok değil, hatta tanıdığım çok kişi var böyle havalarda gezen ama aslında zorlamadan başka bir şey değil.

Mesela ben demin çay ve hanımeller asorti eşliğinde işler güçler'in ekstra bölümünü izledim. Sonra dışarı baktım "vay anasını millet hala dışarıda" dedim. hiç öyle Mango'dan alınma evde giymelik hırkam yok. Babanemin kendine ördüğü ama artık benim giydiğim siyah yeleği var üzerimde. Netbook'un altında ısınmasın diye annemin çözüm olarak sunduğu kesme tahtası, babamın terlikleri, Hello Kitty'li ama üzerimde hiç şirin durmayan pijamalarım, televizyonda ise beş bin kere kilo verip geri almış Kristie Alley'in bizi etkileyeceğini sanan Dr. Oz var.



Beş bin senedir Bağlarbaşı'nda gitmelik spor salonu arıyorum bu arada. En son hedefim Pazarbaşı'na doğru gitmek olacak gibi. Bıktım ulen! Bu kadar spora aç ama spor salonuna hasret başka semt yoktur herhalde. Olan üç beş yer de rezil ötesi ve başka yer olmadıklarından kendilerini Sporium zannediyorlar. Oğlum alt tarafı beş tane koşu bandı, üç tane bisiklet, bir tane de eliptik koymuşsun, aylık 160 lira istemek senin neyine?

Yaz olsa koruya gideriz, ne bileyim sahile ineriz ama karda kışta ne işin var? Bir de düz bir memleket değil ki buralar, "karda/yağmurda yürüme" romantizmi yaşayamıyorsun. Islak yaprağa basarsan bizim evin önünde, kendini Kuzguncuk'tan denize uçarken bulman olası.

Bu aralar çok sıkıldım hem de öyle böyle değil. Sıkıntıdan "How do I look?" ve hatta "Teen Mom" bile izliyorum düşün. 

Sunday, December 16, 2012

Meraklı Köfteci ve Konser Maceraları

(Yazdığım gün göndermedim. -Biraz- düzeltilmiş halidir. Asıl yazıldığı tarih: 14 Aralık 2012)


Yine dağ gibi çevirim var ama ben oturup yazı yazmayı uygun görüyorum. Hiç şaşılmayacak bir şey bence!?

Ceceli'ciğimin konserine iştirak ettik tabi ki. Gitmemiz 2 numaralı İETT hattının 65 yaş ve üzeri teyze ve amcalar tarafından işgal edilmesi nedeniyle biraz aksadı. Anlamıyorum akşam saatinde -trafiğin en karışık olduğu anlarda- ne işleri var? Fıstıkağacı-Göztepe ilişkisinin 65 yaş üzeri insanlarla olan ilgisini çözersem; bu konu üzerine tez yazarım gibime geliyor. Direksiyon dersleri alıp babamı ikna etmeme ve arabaya el koymama neden oldular o da güzel bir şey tabi.

Araba kullanamıyor değilim, çoğu bildiğini sanandan iyiyimdir ama işte babam & paranoyaları. En kolayı ise 300 lira verip ders almak. Giden param oluyor her durumda, tabi bir de zamanım. Ama ne demiş Oscar'cığım, "Bana lükslerimi verin, gereksinimlerim olmadan da yaşarım".

Neyse işte, yine yerimiz pek matah değildi konserde. İlk 20 dakika tüm seyirciler sesi kısık televizyon izlemeye çalışır gibilerdi. Çünkü akustik berbattı. O 20 dakika boyunca Ceceli her bize döndüğünde duymadığımızı belirtmek için yapmadığım kalmadı. Yanımda kağıt kalem olsa yazıp gönderecektim duymuyoruz diye ama neyse ki biri akıl etti yazıp yollamayı ve 20. dakikadan (ve yaklaşık 4. şarkıdan sonra) dediklerini anlamaya başladık.

Bir bahar şenliği konseri değildi tabi, önde VIP'de oturan ve tiyatro izler gibi duran ve aşırı hareketli Ceceli'den etkilenmiş/hipnotize olmuş bir seyirci grubu vardı. Gerisi de pek genç değildi seyircilerin. Adam coşturmaya çalışsa da kalkıp oynayan bile yok "yhaaa biz romantik takılcaktık diye geldik olmadı kiii" sevgilileri vardı bol miktarda. Bunu her romantik şarkıda birbirlerine yapışmalarından anlayabilirdiniz zaten.

Deniz'le artık bir fenomen haline gelen "şarkı tutmaca" geleneğimiz konserlerde de devam ediyor tabi! (Balıkesir'e gittiğimizde arabasına bindiğimiz her insan evladı bu sebeple bizden nefret etmiş olabilir / hatta 2 saat bizimle yolculuk etmek zorunda olanı hiç düşünemiyorum)

Deniz'in şansına Sensiz Olmaz ki çıktı. Güzel, mantıklı, eğlenceli bir şarkı. Bana ne çıktı? Tabi ki "Dön". Tabi bu arada şarkılarımızın "bana mı söyleniyor yoksa ben mi söylüyorum" gibi kategorileri var. Bunlar bize söylenenlerdi. Gariplik şu ki ömrümde kimseden ben ayrılmadığım için kimsenin bana Dön diyemeyecek olmasıydı. Hoş bir tek kişi diyebilir, ama kendisini birkaç hafta önce hayırlısıyla evlendirdiğimizi öğrendim. (İşte meraklılık kısmı burada başlıyor aslında)

Konser sonrası zar zor taksi bulup Fufu'lara geçtik. Aslında Emre, tam Ceceli bis yapmaya geldiğinde sahnede Ceceli ve arkada oynayan bizi çekmiş ama hala fotoğrafları bekliyorum :D

Emre'nin becerilerini konuşturup tost tavasında yaptığı kestaneler ve Baileys ile karıştırılmış filtre kahve ile tam bir kış gecesi yaptık. Emre'nin uyuması ile beraber de dedikodu kısmına geçtik. Nihahaha!

Deniz ile İpek bilgisayarı ellerine geçirince bırakmıyorlar, her şey Fufu'nun ünlü ve "pek sevimli(!)" yöneticisinin fotoğrafını aramakla başladı. Sonra oydu buydu derken (hatta benim en başta ismini google'da aratmayacağım konusunda kendi kendime söz verdiğim insana bile bakmalarından - benim ise bakmamamdan sonra) sıra evlenen vatandaşa geldi. Normalde merak etmem böyle şeylere, ilgilenmem çünkü. Hani ne bileyim görünce üzülürüm falan diye. Ama işte bununla ilgim alakam o kadar bitmiş ki evlenmiş diye sevindim ciddi ciddi. Tek sorun evlendiği kişiyi çok fena merak etmem. Aksi gibi o da internet ortamında ortaya çıkmıyor. (Not: denk gelir de okursa rezil olduğumun resmidir bu da)

İpek'i sorguladık biraz, Ece ise aramıza ilk defa katıldığından yırttı tabi :)

Ertesi gün Fufu deneysel çalıştı ve bize baileys'li türk kahvesi yaptı. Sonuç mükemmeldi :D Çok beğendik.

Sonra geçen gün yine bir Merter Kahve Dünyası buluşması düzenledik. Bu bizim kendimizi çok kötü hissettiğimizde yaptığımız buluşmamız. Bir kahve içer, fal kapatır, soğuyana kadar konuşur, ardından fala bakar, kalkarız. En fazla iki saat sürer ama ikimizi de psikologa gitmekten bir süreliğine kurtarıyor :D Daha önce kendimize bile itiraf etmekten çekindiklerimizi anlatıyoruz çünkü. Orada öyle bir ortam oluştu. İnsanın her şeyi anlatası geliyor. Mesela ben bu sefer neredeyse 1.5 sene geçtikten sonra hiç ne kadar üzüldüğümü insanlara belli etmemiş olduğumu fark ettim. Hep geçiştirmişim, dalga geçmişim, olanlardan etkilenmediğimi belli etmek için ne varsa yapmışım. Benim huyumdur zaten önemli ve beni üzen bir şey olursa sonuna kadar dalga geçerim. O zaman sanki daha katlanır oluyor her şey. Herkese de bunu büyük bir dalga konusu gibi anlatırım.

....... (burada gereksiz bir sürü şey yazmıştım)

Arkadaş, çevirim var ya hala 10 sayfa kadar, ben destan yazdım resmen! Yalnız şunu yazmadan geçemeyeceğim, Çin'e çakma Mustafa Ceceli üretsinler diye teklif göndermeyi düşünüyorum. Deniz'in konserde 50 kere tekrarladığı gibi "Allah sahibine bağışlasın!" :D Fekat; böyle bir varlık evde iken insanın sıkılması mümkün değil ki? Giydir oturt karşına izle, sıkılınca ver eline orgu çalsın, ondan sıkılırsan darbuka çalar, ondan sıkılırsan da onu bırakıp başka bişe çalar.

Bu kadar yazdım, şimdi ise göndermesem mi diye düşünüyorum. Bilemedim.



------------------------


Ve bugün:

Bu yazıyı yazdıktan sonraki sabah çeviri işime tamamen nokta koydum. Yani çeviri derken "ıvır zıvır" çevirilerine. Artık -olursa- kitap çevirisi yapmayı planlıyorum. Hocalarımla da konuştum, elimden geldiğince dış haber servislerine geçmeye çalışacağım bakalım. Çünkü hepsi de tercümanlık deneyimimi kullanıp dış haberlerde çalışmamın daha doğru olacağını söylüyor. Bakalım artık, hayırlısı :)

Friday, December 7, 2012

Alerji

Evet yine ben, yine gecenin bir yarısı, yine çeviri arasında...

Çeviri yaparken garip şeyler düşünüyorum; bugün de aklıma şu geldi: Bence alerji, doğanın bazı insanlara (benim gibi) "Az ye ulan ayı!" deme şekli.

Aşure yiyemememin sebebi bu olmalı. Eğer bir kase bile yemeden ağzım gözüm şişmemiş olsa ikincisini de yerdim bence. Aynı şey İpek için de geçerli.

Kuru incir gibi güzel bir şey insanın nefes almasına engel olmamalı.



Sahi, incirli biskrem vardı bir zamanlar.

Sunday, December 2, 2012

I like being birthday girl

" yalniz bugun britney spears'in da dogum gunu" diyerek sevgili kardesim hevesimi kursagimda birakmadi degil.

Yine de cok eglendim dun geceden beri, ozellikle de iki aydir bekledigim fufu'nun hediyesi kismini!!

Bekldigim gibi mukemmel bir sey cikti. Doctorcugumla fotografim ve bir adet doctor figuru!!!


Yalnız gençler bir şeyi fark ediyorum ki yaşlanmışım. Neredeyse üniversiteye başladığımdan beri bu masada çekiliyor doğumgünü fotoğrafları, yan yana koyunca yaşlandığım bariz belli len!

Dün akşam bir değişiklik yapıp yeni şeyler denemeyelim dedik ve şahika'ya gittik. Deniz'in gelememesine çok üzüldüm, keşke o da olsaydı; artık başka zaman yeniden kutlarız, deliye her gün bayram :D

Sizi seviyorum gençler!




Hayır bir kişi de doctor'un paketini açarken fooğrafımı çekmedi. Tabi bir de şu var karşılaştığım :D


Tabi ki companion olarak çok yakışmışım yanına! Duy sesimi Steven Moffat!

Bu arada bu sene hep sokaklarda sürtücem sanırım. Saat 12'yi geçtiğinde hala yollardaydık (hatta otobüste, köprü yolunda) ahahah :D

ps: annemin hediyesini atlamışım. Benimkini neden yazmadın dedi. Bu doğumgünümde yamuk gözlüklerimden kurtulup, gıcık/entelektüel olduğunu zanneden master öğrencisi formuna geçiş yaptım efenim.


not: evet ilk fotoğrafta gözlerim görmüyor.

Thursday, June 14, 2012

Bi güzellik yapsana?!

Bazı şeyler olana kadar konuşmak istemiyorum. Ama eğer bu da çıkarsa Deniz'i alıp bir kahve-pasta hane açmayı düşünüyorum. Benim pastacılığım, Deniz'in uzun vadede dahi tutan falları ve Fulya & İpek'in pazarlama taktikleri ile sırtımız yere gelmez.

İmalı şekilde şöyle anlatabilirim:

Şimdiye kadar ömrümde olmadığım kadar melankolik takılıyordum. Belki etrafımdaki insanlar kadar melankoli düşkünü değilim, ama kurtaramıyordum kendimi. Bazı şeyleri o kadar kafama takmıştım ki resmen üzerime yapışmıştı o ruh hali. Şu son haftada, aslında pek etkili olmaması gereken, normal bir insanın aa ne güzel, diyip geçeceği bir olay; benim için dönüm noktası gibi bir şey oldu. Artık o kadar da umutsuz değilim kendimden. Her an her şeyin değişme ihtimali var. Evet, belki de değişebilme olanağım olduğunu görmek beni çok heyecanlandırdı. Çünkü sabit kalmak, ömrümün sonuna kadar ev-iş arasında gidip gelmek beni tanımlayan bir hayat değil.

Kendime kesinlikle internetle yakın ilişkisi olan bir kariyer çizmem gerekiyor. Bunun farkındayım. Bunun yanında beni -şu an olduğum gibi- bir ofise tıkmamalı. Bazen sabaha kadar da çalışabilirim, ama işim olmadığında masayı beklememeliyim oturup.

Bu konuda birkaç projem var. Ama hepsinin üzerinde yüksek lisans'ı ertelememek var. Kariyer hedefimi seçtiğime göre, bölüm seçmem de zor değil. Seçenekler: Gazetecilik, gazetecilik ve medya yönetimi, medya ve iletişim çalışmaları vs.

Bunları her türlü ilgi alanımla karman çorman yapıp, güzel bir şeyler ortaya koyabilirim bence. Sadece biraz cesaret.

Bir bakışmanın insanı buralara getirmesi de ilginç tabi.

Thursday, March 22, 2012

değişiklik vol 2

Değiştir değiştir bitmiyorum. Ne kadar değişsem de ortada bir şey yok, onu biliyorum ama aynı kalmaya da dayanamıyorum!

Ani bir kararla spora yazılmaya karar verdim yine. Yorgunluktan pestilim çıkacak muhtemelen çünkü haftalık planım şu:

pazartesi: 20:30-22:30 Salsa
salı-perşembe-cuma: 18:30-20:00 spor
bazen cumaları: latin gecesi
pazar: dans pratiği 15:00-18:00

artık bu programla da iğne ipliğe dönmez isem 40'lı bedenlerle barışmak zorundayım gibime geliyor.

Şirket yemekhanesini bırakmayı düşünüyorum. Yemeklerinin kötü olması gibi bir durum yok aslında, herkes bilir ki benim zaten öyle sorunlarım yok. Mevzu yiyecek olunca iğrençleşebiliyorum bile. Ama kayda değer bir mide rahatsızlığı var maalesef. Kullanılan yağlar çok etkiliyor, kızartma pek yiyemiyorum. Bir de yemekhanede yemek istememin sebebi sulu yemek olur ümidiydi. Her gün döner, köfte falan çıkınca gözümü evden yemek getirmeye diktim. Bugün getirdim mesela. Tıka basa doydum ve eminim ki normalde yemekhanede aldığımdan daha az kalori aldım. Malum, annemin yağ kullanmama, tam tahıldı, bilmemneydi gibi sağlıklı yaşam takıntıları var. Bizim de işimize yarıyor tabi.

Evdeki kitaplara bakıyorum, onlar da bana bakıyor, bakışıyoruz ama tanışmaya girişmiyoruz. Hiç içimden gelmiyor yine kitap okumak. Evdekilerin yarısından çoğu İngilizce zaten, İngilizce'yi de ben görmek istemiyorum. Bir ara kitap alırsam okuyacağım umarım.

Kadıköy'e gidesim var deli gibi. Haftasonu kimse gelmezse fufu'yu kapıp kahvaltıya gidebilirim. Boğazı sırf köprü üstünden görmekten bıktım.

Bu arada tiyatroları kimin doldurduğunu öğrendim. Birbirlerine hava atmaya, "çok kültürlüyüz biz" imajı çizmeye çalışan plaza çalışanları. Bir deliliktir gidiyor bizim burada. Ama sorsan oyunları "güzeldi" "hımm biraz derin bir oyundu" şeklinde sınıflıyorlar sırf. Olsun, herkes tiyatro eğitimi mi aldı sanki. Benimki de yorum yani. Eğlenmeye gidiyor insanlar işte. Çok hoşuma gidiyor aslında. Birbirlerine hava atayım derken iyi işler yapıyorlar.

Saturday, March 17, 2012

2 sene olmuş!

Hatta daha da fazla belki. Ne olacak blogu açalı tabi ki?! Bu kadar zamandır saçmalamakta sınır tanımıyor oluşum gözlerimi yaşarttı.

6 Mart 2010'da başlamışım yazmaya. Muhtemelen öncesi de vardır da silmişimdir kesin. Önceleri saçma sapan şeyler yazdığım zaman siliyordum. Artık öyle şeylerim de yok, çünkü yaratılıştan saçma & saçmalayan bir insan olduğum gerçeğini kabullendim.

Bu kadar senenin hatrına çekiliş falan mı yapsam diyorum. Çok özeniyorum bazı bloglarda yapıldığını görünce. Ben de küçük hediyeler dağıtmak istiyorum. Ben abartıp cupcake falan yollasam saçma olur mu acaba diye düşünmeden edemiyorum.

Bu hafta da çok hızlı geçti. Hastalık falan derken ne ara Cumartesi oldu bilmiyorum. Bugün şirketten bir arkadaşımla metrobüsteydik, harika bir tespit yaptı kendisi: "Normal insanların Pazartesi sendromu var, bizimse Cumartesi" dedi. Gerçekten başladı bizde Cumartesi sendromu. En azından Pazartesi herkes çalışıyor, o yüzden kabulleniyorsun durumu. Cumartesi ise berbat, herkes evinde mışıl mışıl uyurken sen hazırlanıp işe geliyorsun. Annem&babam bile uyanmıyorlar be Cumartesileri. -Ki kendileri her gün 6'da uyanırlar.

Bugün Kadıköy'deki Hera'ya gidesim var. Gidip patates-bira ikilisiyle buluşmak istiyorum. Niye Hera , başka bir sürü yer var ama orayı seviyorum. Şarap evi olmasına rağmen birayla bağdaştırdım kendilerini.

Aslında ben eskiden İstiklal'e 8-10 kişi gidip takıldığımız günleri özlüyorum. Gereksiz mevzular yüzünden o grubun dağılmasına hala üzülüyorum. Bir ben böyleyim herhalde aralarından. Çünkü kimsenin bu konuda adım attığı yok. Benim attığım adımlar ise hep boş çıktığı için ben de bıraktım artık. Kalabalığı seviyorum bu konuda yapacak bir şeyim yok. Bir şekilde kalabalık bir ortam bulmam lazım kendime. Her yere 2-3 kişi gidince mevzu kalmıyor, o kalabalığın heyecanı, laf anlatma çabası, eğlencesi yok işte. Kısmet.

Friday, March 16, 2012

Şimdi ben işimi seviyorum herhalde?

İşimin bitmesine pek bakmıyorum açıkçası. Ama devasa bir dosya çevirirken bile, bir paragraf bitse, "aa ne güzel oldu, afferim kız bana" moduna giriyorum.

Ya işimi gerçekten seviyorum ya da mutlu olunacak abidik gubidik şeylere ihtiyacım var.

Thursday, March 15, 2012

Antep Çıkartması

Madem başladım yazmaya, devam edeyim bari.

Malum 10-11 Mart 2012'de Antep'teydik. Amaç: sadece yemek yemek. Dediğimizi de yaptık, durmadan yemek yedik.

Önce Yemen Kahvecisine gittik. Ben şurada Yemen Kahvecisi hakkında okuyup bir ihtimal Cevdet Akınal'la tanışırız diye otelden çıkar çıkmaz gittim ama maalesef yaklaşık bir sene önce rahmetli olmuş. Ama işi devralan oğlu da bütün gelenekleri sürdürüyor :) Önce kahveden tattık, sonra ikram ettikleri şekerleri yedik. Ve kendilerinden bize iyi bir kuruyemiş-baharatçı önermelerini rica ettik.

Hemen karşılarında kalan Almacı pazarında, Güllüoğlu'nun yanında kalıyordu sanırım, baharatçıya gittik. Anaaaam! orada kendimizi kaybettik diyebilirim. Bütün Antep gibi onlar da ikrama bayılıyor :) Fıstıklı muskalarından, peynirlerinden, fıstıklarından, daha doğrusu ne ikram ettilerse hepsinden yedik. Oradan aldıklarım:

- acı & tatlı salça
- isot
- ipek kırmızı biber (çekirdeksiz kurutulup çekilen yağsız ve mideye dokunmayan kırmızı biber)
- kuru biber & patlıcan
- fıstıklı muska
- antep fıstığı tabi ki!
- kaçak çay :)
- sumak
- antep fıstığı ezmesi

Daha tulum peyniri de alacaktım ama Eyüp Bey Mayıs ayında sipariş vermemiz konusunda ısrar etti :)

Oradan çıkıp açlar olarak İmam Çağdaş'a koştuk. Ben önce konuşmayım, fotoğraflar konuşsun...





birer lahmacun söyledik önce, salatalarımız ve acılı ezmemiz geldi. Ortaya soğan kebabı, altı ezmeli kebap ve simit kebabı söyledik ki hepsinden tadabilelim. Ömrümde böyle güzel kebap bir de Yunanistan'da yemiştim :) Ardından da tatlı tabaklarımız geldi. Hımm yiyemem bu kadar ya diye tatlı tabağına burun kıvırdım başta (tatlı hele de baklava pek sevmem de) ama resmen yuttum, çünkü bu dünya üzerinde yapılan en güzel tatlıların tek tabağa toplanmış haliydiler ^^

İmam Çağdaş'ın ardından taksiye atlayıp otele gidecektik ama taksici Uğurlu Otel'i Uğur plaza sanınca yolumuz biraz uzadı :) Neyse otele geldik biraz oturduk ama ı-ıh, çıktık dolaşmaya. Her yerde Antep'in hamamları çalıyordu ama bizde hamamlık hal yoktu :) Şehri biraz gezmekle yetindik sadece.



Öyle bir uyumuşum ki gece, hiç bir şey uyandıramadı beni! Sabah kalktık, Fufu rahatsız olduğu için otelde bırakmak zorunda kaldık onu :/ Deniz, İpek ve ben çıkıp beyran içilecek yer aradık. Bulduk da :) Sakıp Usta'da süper bir beyran içtik kahvaltı niyetine. Orada bizimle ilgilenen beyefendi de ikramını eksik etmedi ve kelle eti getirdi :/ Bu da sadece Deniz'e yaradı, çünkü yeme imkanım yoktu. Denemedim değil, denedim ama yiyemedim. Beyranımızın ardından harika bir çay ve safranlı irmik helvası ikramımız da vardı :)




Sakıp Usta'dan çıkıp Bey mahallesini gezdik. Kurtuluş Cami'ni gördük. Ve Katmerci Murat'a ulaştık. Birer katmer söyledik. Fazla geldi beyranın ardından :) paket yaptırıp getirdik katmerlerimizi akşam yemeğinde istanbul'da yedik :D

Önce otele döndük, eşyalarımızı emanet ettik ve yeniden gezmeye başladık. Önce kaleyi gezdik - ki muhteşem bir şekilde Gaziantep savunmasını anlatan panaromik müzeye dönüştürülmüş (sadece 1 tl girişi). Oradan çıkıp biraz daha para harcadık! Yemeni aldım. Bakır fincan takımı aldım. Hediyelik tarak-ayna aldım (teyzemlere). Maaşımı bir günde harcama rekoru elimde yani!

Niye uğraşıyorsam artık böyle! Daha kabul etmiyor fotoğrafları blogger :D En iyisi toptan şuraya davet edeyim ben: http://on.fb.me/z6x8se

Wednesday, March 14, 2012

Bişe yazacaktım ama unuttum...

O yüzden şimdilik aklıma gelenlerle devam edeyim.

Bu akşam saçlarımı boyamaya karar verdim. Böyle gıcıklıklarım var işte. Uzun zaman ertelerim, aman boşver derim. Sonra bir sabah şeytan dürtmüş gibi kalkarım "ben bugün şunu yapıcam!" diye, o gün ya o iş olacak ya da olacak. Olmazsa, yapamazsam da sinirimden yaklaşılmaz yanıma.

İnan ne renge boyayacağımı bilmiyorum. Kuaförde yaptırasım vardı, ama biraz gezindim nette, kuaföre yaptıranlar hiç memnun değil. Şimdi kalkar istemediğim bir renk olursa, o kadar para verdiğime yanarım ben. (az buz değil vereceğim para kuaföre, ara sokak kuaförlerine gidecek değilim sonuçta) Kendim boyadığımda pek kötü sonuçla karşılaşmadım açıkçası.

Aklımdaki tek renk koleston'un terrakotası. Bakır-kızıl ışıltılı bir kahve kendisi muhtemelen. (Tüm kişisel bilgilerimi de yazıyorum buraya kusura bakmayın:D ancak...) Bugün nasılsa kuaföre gideceğim kaş ve manikür sebebiyle. Bu yüzden danışabilirim kıza. Kız dediğime bakma, aslında baya tecrübeli bir kuaför ama Azerbaycan'dan gelmiş ve burada kuaförde çalışıyor. Neyse işte.

Radyoda çıktı da hatırladım. Geçen günlerden birinde artık radyo dinlerken de sıkılınca (ne zaman sıkılmıyorum ki?) "hadi bu şarkıyı da, hmmm, gelecek sevgilim söylesin bakayım ne diyor?" dedim:

İlk değilsen bile canım, son kalacaksın.

Bismillaaaah! Şimdiye kadar hiç bu kadar doğrudan bir şarkı falım çıkmamıştı :D Neler neler söylüyor valla ben bile şaştım. Zaten şarkı ele inat'mış. Ne bulacaksam bu sefer? Benden yaşlı mıdır, genç midir? İşsiz güçsüz müdür, benden kısa mıdır nedir? Niye ele inat arkadaşım? Hasta mısın?

Yok valla bundan sonra ben Monako Prensi'ni (İngiltere Prensi'ne bunu yapamam ama bak!) bulsam da "saçlarını beğenmedim- ııh" diye geri çeviririm diye korkuyorum. Aynaya bak seni kim beğensin denmez mi benim gibilere? Off ben diyorum şahsen her aynaya baktığımda. Ama işte, savunma sistemi bir yerde bu da, ne diyeceksin ki? Bir yerden sonra hiçkimsenin, kendinin bile, öyle çok sevmeye değer olmadığını farkediyorsun ister istemez. Şahsen ben olsam beni sevmezdim zaten. Böyle de özgüvenden yoksunum, olsun.

Tuesday, March 13, 2012

Midem ve Ben


Yeme yemek için o kadar yol gidilir mi demiştim ya, gidilirmiş valla, gittik de. Ama Antep'e gidip Gazi olduk desem yeridir.

Burdan giderken hava 4-5 dereceydi, Antep'te ise 15 derece! Ohh harika süpermiş derken, geri dönünce İstanbul'da karla karşılandık. Ve tahmin edilmesi zor olmayan bir şekilde hasta olduk. Dördümüz de yataklardaydık dünden beri. Ben maalesef ki işteyim ama :/

Antep çok harika bir yer bence. Hem insanları, hem havası, hem yemekleri, hem de müzeleri ile 1 günlüğüne bile gitmiş olduğuma sevidiğim bir yer. Umarım bir kez daha giderim.

Fotoğrafları koymak ve yediklerimizden bahsetmek isterdim ama şu an midem o kadar bulanıyor ki, bunlardan bahsedicek halim yok :/

Friday, March 9, 2012

Yemek yemek için o kadar yol gidilir mi?


O kadar yol = İstanbul - Antep, uçakla 1,5 saat kadar.

Şahsen ben giderim. Sırf katmer yemek için bile giderim o yolu. Kiiiii - gidiyorum da :D

Bugün saat 2'de uçağa binip kendimi -muhtemelen gittiğimde beni buraya bırakın diyeceğim yere gidiyorum :D Baklavasında pek gözüm yok ama katmer beni çok fena heyecanlandırıyor! Kebaplar, kahveler falan derken 3 aydır uğraşıp verdiğim kiloları 1,5 günde almam heralde :D

Muhtemelen her yediğim şeyin fotoğrafını çekeceğim. 1,5 günde her yeri gezmem imkansız, daha sonra yine gideceğimi düşünerek sakin olmak istiyorum.

Farkındaysan hiç zeugma, mozaik müzesi, kale falan demedim. O derece gözüm döndü yemekleri düşündükçe!

Friday, March 2, 2012

Buradan kurtulayım cupcake yapıp dağıtcam!


Arkadaş, bir insan bu kadar mı nefret eder bir yerden. Olduğum odadan ölesiye nefret ediyorum. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım., ısınamadım buradakilere. Hoş, onlar da bana ısınamadı.

Kimseyle konuşmadan durabilirim, her ne kadar çenem düşük olsa da. Ama tam bir ataerkil form olan yan masa komşum beni dellendiriyor. Ataerkilliğin yobazlıkla ve de üstüne sözde bir eğitimle harmanlanmış halinden nefret ediyorum! Babam ilkokul mezunu olabilir, kendi çapında ataerkil bile olabilir, ama şurada otursa, böyle asla konuşmaz. Her iki kelimesinden beri "siz bayansınız ondan" sensin lan bayan. Daha kadın demek zor geliyor. Biraz önce ofisteki diğer kadınlar bir şeyden konuşuyorlardı "çocuk muyuz ya öyle yapmayalım" gibi bir şey dediler, bu dönüp "çocuk değil ama bayansınız" dedi. O an az kalsın dönüp "bayan değil kadın" diyecektim. Buna normalde çok takılmam ama hissettim o küçümsemeyi.

Eşiyle de konuşmalarına denk geliyorum bazen telefonda, "sus, bak, bi dur konuşma" gibi abuk subuk şeyler, her an bağırmaya ve patlamaya hazır.

Ama iş klimanın açılıp kapanmasına gelince zart diye kapatıyor. Neymiş çok sıcakmış içerisi. Ben, tüm çevrenin "ateşli lan bu manyak mısın nasıl üşümüyosun bu havada?" diye dalga geçtikleri insan, bu ofiste üşüyorsam, burası soğuktur başka bir açıklaması yok. Millet kazakla gezerken ben kısa kollu şeyler giyerdim, şu an boğazlı kazak var üzerimde ve hala üşüyorum. Neyse işte. Anaaam dün bir patladı bu, "siz üşüyor olabilirsiniz ama beni de sıcak hava hasta ediyor, burnumun içi kuruyor, geçen burnum kanadı zaten" diye söylenmeye başladı. aha dedim anasının küçük kuzusu, her kadın aynı şekilde onun istediklerini yapsın, hoş tutsun istiyor.

Kurtulmak istiyorum bu odadan. Yoksa sessiz atın çiftesi pek olur diyerek hem mobbing hem de cinsel ayrımcılığa giren konuşmalar sebebiyle şikayet de ederim, kavga da çıkarırım.

Saturday, February 25, 2012

pişt

naber? Can Bonomo ilen farkettiğim bir gerçek var ki, durup düşünmemi sağladı kendisi. Beğendiğim tipler 1: manyak oluyor o kesin 2: çocuk gibi de oluyor 3: yengeç ya da boğa burcu oluyor. ikizler ise başta sevmeyip sonra iyiymiş lan diyorum.

Ben bu bonomo'yu görünce kesin boğadır dedim ne alakaysa, bu da yeni başladı bende. burç tanımaca. sorsan koç, kova, başak, falan filanı bilmem.

yengeç'le sorunlarımız var her şekilde. Bir elektriklenme mi var? Adam kesin yengeçtir. Kendilerine nefret-sevgi arasında bir şeyler besliyorum. Benim için fazla düzler ama şirinler de yani! ilk gördüğüm anda sırıtıyorum bunları. yazık yavrularım yaa. bir anlasalar aslında yaylar kendileri için tek doğru! şimdi sen aslanla takılsan ezileceksin bebeğim, akrep olsa ağzına eder ben diyim, terazi olsa ikiniz de sus pus ne konuşacaksınız acaba, balık olunca depresyondan çıkamaz mal mal oturursunuz, ikizler senle uğraşmaz, kovaya fazla duygusal gelirsin, başak sana kıl olur bu ne çocuk gibi diye, koçları tanımıyorum ama kesin sevmezler bence onlar da seni.

şimdi yay olunca karşındaki, sana hayatın güzel taraflarını gösterecek, evet üzülüyorsun bunlara ama bak hayat aslında güzel de bir şey diyecek. sen sapıtmak istediğinde o da sapıtacak. annenin yanına götürdüğünde hanım hanımcık davranacak ama arkadaşların varken de deli dolu olabilecek. seni çok fazla kıskanmayacak ama seni durdurması gereken yeri bilecek (zira çok salaksın bu konularda, kime nasıl davranacağını bilmiyorsun). istediğin gibi - hatta annenden daha da güzel- yemekler yapacak, fakat eve kapanmanı engelleyip seni maceradan maceraya sürükleyecek bir kadın olmasa mı yani?! öff evet tek baş etmen gereken bu bebeğim, bu kadının böyle ortaya çıkan egosu :/ yani şimdi o kadar kusur kadı kızında da olur canım yeaa!

boğa ise, ayy yavrularım manyak lan bunlar! neli gibi dönüp duruyorsa etrafta boğadır diye düşünüyorum. ilgi çekmek niyetiyle değil de, manyaklıktan yapıyorlar, o zaman da ilgi çekiyorlar işte.

ikizlere başta kıl oluyorum açıkçası. sonra hımm kötü değil aslında, ve ardından çokhoşmuş laaaan! tepkisi verdirtiyor. ama kesinlikle harekete geçilmesini sağlayacak kadar değil :/

aslında yayların ideal eşleri aslanmış. manyak mısınız lan siz sayın uzmanlar? bir yay ve bir aslan aynı yerde kalırsa, oradan çok pis kavga çıkar anca. adam dünyanın en mükemmel insanı olduğunu sanacak, bense aynaya her baktığımda kendimle karşılaşmama rağmen buna inanıcam?! yani sonuçta her insan kendini beğenir ve kendine göre mükemmele yakın olduğunu düşünür. "şunu ve şunları yapsam tam olacak" der, sanki onları yapsa mükemmel olacağını sanır ama olmaz işte. aslansa zaten bir prototip olduğunu düşünür. yaysa ona "sen sadece herkes gibisin bebeğim" der, aslan bozulur, üzülür ama çaktırmaz, sinir yapar, uzaklaşır. bir aslanla bir yay anca flört kısmını yaşar, yakınlaşmaya başlayınca egolar birbirini iter.

hiç yay burcu olan bir erkekle tanışmadım. ama tanışsam çok fena arkadaş olurmuşuz gibime geliyor. bkz: zeki müren desem yeterli derecede anlatmış olur muyum kendimi?

başak burcu ise hayranlık uyandırıyor bende! Freddie!

Arkadaş ne sıkılmışım he! Bir cumartesi gecesi çıkıp eğleneceğim yere oturmuş saçmalıyorum. İşin komiği başım da dönüyor! hem uykusuzluk hem de nefes alamamaktan. içerden ses geliyor ve ben çok pis tırstım aslında. gidip bakıcam ama korkuyorum :/ neyse gideyim bari.

edit: gittim ama salona bakamadım. çok korkağım biliyorum. neyse gelmişken şu şarkıyı yolluyorum. öptüm.


Monday, February 20, 2012

Atın beni denizlere!

Atın diye demedim, aklıma geldi bir an. Şarkı aklıma gelince, amatör kaptan kayahan ve yanında artık orta yaşa yelken açmış ama hala genç kız triplerindeki hülya avşar da anında canlandı beynimde. gereksiz ayrıntı.

dün gece tamı tamına 10 saat uyuduğumdan mıdır, yoksa benical-kolik olduğumdan mı bilmiyorum, hasta ama canlı hissediyorum kendimi. he tabi saatlerdir devam eden baş ağrımın geçmesi de büyük bir etken bu "hayat güzel dünya güzel her şey güzel ve ben de güzelim tabi" felsefesine atlamamda. hele bugün ben de güzelim demem için egrçekten sarhoşumsu olmam lazım, zira lenslerimi bile takmayıp, yamuk gözlüğümle geldim işe. napayım, sabah başımın sol tarafı öyle ağrıyordu ki, sol gözümü açıp lensi takmam mümkün değildi. yol boyunca çoğu insan "ne lan bu böyle bi gözü kısık dolaşıyo, gözlüğü de yamuk, manyak mıdır nedir?" bakışı attı bana. olsun. manyağım çünkü, evet.

tek sinirlendiğim şey, makyaj çantamı ipek'in çantamdan çıkarıp, bir daha da geri koymamış olması. çünkü lensim yanımda, takıp bu yamuk gözlüklerden kurtulabilirim. ama yüzüm gözüm bembeyaz. hayalet gibi dolaşıyorum. sadece vişneli dudak nemlendiricimi sürersem, drakula'nın gelinlerinden biri olmam kaçınılmaz.

çok makyaj yapmadığım için insanların pek dikkatini çekmiyor neyse ki bu halim. şöyle de bir gerçek var tabi:

Friday, February 17, 2012

Bişi sorcam

Biz neden cumartesileri işe geliyoruz ki acaba? Kimsenin çalıştığını görmüyorum. Neyse artık.

Dün gece ilk defa latin gecesine gittim. Rezalettim. Berbattım. Her gün kursa gidip çalışsam anca dansımı düzeltirim diyim ben sana. Bir de nedense hocayla dans ederken acayip geriliyorum, heyecanlanıyorum ve doğal olarak iğrenç dans ediyorum. Adımları tam olarak öğrenmem lazım.

Çok pis özendim yahu, öyle bir dans ediyor ki millet görmelisin. Bense odun gibi bir oraya bir buraya savruluyorum.

Friday, February 10, 2012

I was born to love you = sana reddedemeyeceğin bir teklifim var

Queen manyaklığım bilinen bir şey, ama bu şarkının ayrı bir yeri var bende. Şu an meyvesiz, sade activia yerken (ki kendisi ekşi mekşi bişi) bile beni mutlu ediyor. Hiçkimse bana bu şarkıyı hediye etmedi, tamamen kendi imkanlarımla kendi kendime hediye ediyorum mütemadiyen.

Biraz önce formülasyonlar arasında kaybolmuşken, aklıma bir anda dank etti. Olur da bir gün biri bu şarkıyı bana ithafen söylese, gerçi söylemese de olur, hatta Freddie'den dinletip playback yapsa ve şarkıyı katletmediği için ikinci bir takdir alsa benden, istediğini yaptırabilir bana. (+evet geliyor musun benle köprüden atlamaya? -metrobüsle gidelim kolay olur.)

Azılı düşmanım gelip şu şarkıyla bana ilanı aşk etse bile durur düşünürüm be. (azılı düşman: sanki ortaçağda yaşıyoruz) Çok sıradan sözleri var aslında ama zeka burada işe yarıyor. Hem müzik hem sözlerin dizilişinin yarattığı ahenkle gaza geliyor insan.

Bunlar da geçen gün rüyamda aldığım güller. Aslında gül, özellikle de beyazı hiç çekici gelmezdi bana. Artık ayrı bir yeri var: