Showing posts with label Medya. Show all posts
Showing posts with label Medya. Show all posts

Sunday, December 16, 2012

Meraklı Köfteci ve Konser Maceraları

(Yazdığım gün göndermedim. -Biraz- düzeltilmiş halidir. Asıl yazıldığı tarih: 14 Aralık 2012)


Yine dağ gibi çevirim var ama ben oturup yazı yazmayı uygun görüyorum. Hiç şaşılmayacak bir şey bence!?

Ceceli'ciğimin konserine iştirak ettik tabi ki. Gitmemiz 2 numaralı İETT hattının 65 yaş ve üzeri teyze ve amcalar tarafından işgal edilmesi nedeniyle biraz aksadı. Anlamıyorum akşam saatinde -trafiğin en karışık olduğu anlarda- ne işleri var? Fıstıkağacı-Göztepe ilişkisinin 65 yaş üzeri insanlarla olan ilgisini çözersem; bu konu üzerine tez yazarım gibime geliyor. Direksiyon dersleri alıp babamı ikna etmeme ve arabaya el koymama neden oldular o da güzel bir şey tabi.

Araba kullanamıyor değilim, çoğu bildiğini sanandan iyiyimdir ama işte babam & paranoyaları. En kolayı ise 300 lira verip ders almak. Giden param oluyor her durumda, tabi bir de zamanım. Ama ne demiş Oscar'cığım, "Bana lükslerimi verin, gereksinimlerim olmadan da yaşarım".

Neyse işte, yine yerimiz pek matah değildi konserde. İlk 20 dakika tüm seyirciler sesi kısık televizyon izlemeye çalışır gibilerdi. Çünkü akustik berbattı. O 20 dakika boyunca Ceceli her bize döndüğünde duymadığımızı belirtmek için yapmadığım kalmadı. Yanımda kağıt kalem olsa yazıp gönderecektim duymuyoruz diye ama neyse ki biri akıl etti yazıp yollamayı ve 20. dakikadan (ve yaklaşık 4. şarkıdan sonra) dediklerini anlamaya başladık.

Bir bahar şenliği konseri değildi tabi, önde VIP'de oturan ve tiyatro izler gibi duran ve aşırı hareketli Ceceli'den etkilenmiş/hipnotize olmuş bir seyirci grubu vardı. Gerisi de pek genç değildi seyircilerin. Adam coşturmaya çalışsa da kalkıp oynayan bile yok "yhaaa biz romantik takılcaktık diye geldik olmadı kiii" sevgilileri vardı bol miktarda. Bunu her romantik şarkıda birbirlerine yapışmalarından anlayabilirdiniz zaten.

Deniz'le artık bir fenomen haline gelen "şarkı tutmaca" geleneğimiz konserlerde de devam ediyor tabi! (Balıkesir'e gittiğimizde arabasına bindiğimiz her insan evladı bu sebeple bizden nefret etmiş olabilir / hatta 2 saat bizimle yolculuk etmek zorunda olanı hiç düşünemiyorum)

Deniz'in şansına Sensiz Olmaz ki çıktı. Güzel, mantıklı, eğlenceli bir şarkı. Bana ne çıktı? Tabi ki "Dön". Tabi bu arada şarkılarımızın "bana mı söyleniyor yoksa ben mi söylüyorum" gibi kategorileri var. Bunlar bize söylenenlerdi. Gariplik şu ki ömrümde kimseden ben ayrılmadığım için kimsenin bana Dön diyemeyecek olmasıydı. Hoş bir tek kişi diyebilir, ama kendisini birkaç hafta önce hayırlısıyla evlendirdiğimizi öğrendim. (İşte meraklılık kısmı burada başlıyor aslında)

Konser sonrası zar zor taksi bulup Fufu'lara geçtik. Aslında Emre, tam Ceceli bis yapmaya geldiğinde sahnede Ceceli ve arkada oynayan bizi çekmiş ama hala fotoğrafları bekliyorum :D

Emre'nin becerilerini konuşturup tost tavasında yaptığı kestaneler ve Baileys ile karıştırılmış filtre kahve ile tam bir kış gecesi yaptık. Emre'nin uyuması ile beraber de dedikodu kısmına geçtik. Nihahaha!

Deniz ile İpek bilgisayarı ellerine geçirince bırakmıyorlar, her şey Fufu'nun ünlü ve "pek sevimli(!)" yöneticisinin fotoğrafını aramakla başladı. Sonra oydu buydu derken (hatta benim en başta ismini google'da aratmayacağım konusunda kendi kendime söz verdiğim insana bile bakmalarından - benim ise bakmamamdan sonra) sıra evlenen vatandaşa geldi. Normalde merak etmem böyle şeylere, ilgilenmem çünkü. Hani ne bileyim görünce üzülürüm falan diye. Ama işte bununla ilgim alakam o kadar bitmiş ki evlenmiş diye sevindim ciddi ciddi. Tek sorun evlendiği kişiyi çok fena merak etmem. Aksi gibi o da internet ortamında ortaya çıkmıyor. (Not: denk gelir de okursa rezil olduğumun resmidir bu da)

İpek'i sorguladık biraz, Ece ise aramıza ilk defa katıldığından yırttı tabi :)

Ertesi gün Fufu deneysel çalıştı ve bize baileys'li türk kahvesi yaptı. Sonuç mükemmeldi :D Çok beğendik.

Sonra geçen gün yine bir Merter Kahve Dünyası buluşması düzenledik. Bu bizim kendimizi çok kötü hissettiğimizde yaptığımız buluşmamız. Bir kahve içer, fal kapatır, soğuyana kadar konuşur, ardından fala bakar, kalkarız. En fazla iki saat sürer ama ikimizi de psikologa gitmekten bir süreliğine kurtarıyor :D Daha önce kendimize bile itiraf etmekten çekindiklerimizi anlatıyoruz çünkü. Orada öyle bir ortam oluştu. İnsanın her şeyi anlatası geliyor. Mesela ben bu sefer neredeyse 1.5 sene geçtikten sonra hiç ne kadar üzüldüğümü insanlara belli etmemiş olduğumu fark ettim. Hep geçiştirmişim, dalga geçmişim, olanlardan etkilenmediğimi belli etmek için ne varsa yapmışım. Benim huyumdur zaten önemli ve beni üzen bir şey olursa sonuna kadar dalga geçerim. O zaman sanki daha katlanır oluyor her şey. Herkese de bunu büyük bir dalga konusu gibi anlatırım.

....... (burada gereksiz bir sürü şey yazmıştım)

Arkadaş, çevirim var ya hala 10 sayfa kadar, ben destan yazdım resmen! Yalnız şunu yazmadan geçemeyeceğim, Çin'e çakma Mustafa Ceceli üretsinler diye teklif göndermeyi düşünüyorum. Deniz'in konserde 50 kere tekrarladığı gibi "Allah sahibine bağışlasın!" :D Fekat; böyle bir varlık evde iken insanın sıkılması mümkün değil ki? Giydir oturt karşına izle, sıkılınca ver eline orgu çalsın, ondan sıkılırsan darbuka çalar, ondan sıkılırsan da onu bırakıp başka bişe çalar.

Bu kadar yazdım, şimdi ise göndermesem mi diye düşünüyorum. Bilemedim.



------------------------


Ve bugün:

Bu yazıyı yazdıktan sonraki sabah çeviri işime tamamen nokta koydum. Yani çeviri derken "ıvır zıvır" çevirilerine. Artık -olursa- kitap çevirisi yapmayı planlıyorum. Hocalarımla da konuştum, elimden geldiğince dış haber servislerine geçmeye çalışacağım bakalım. Çünkü hepsi de tercümanlık deneyimimi kullanıp dış haberlerde çalışmamın daha doğru olacağını söylüyor. Bakalım artık, hayırlısı :)

Tuesday, December 4, 2012

Ceceli, bekle bizi oğlum!

Her şey İpek'le aynı gece benzer rüyaları görmemizle başladı. İkimiz de rüyamızda Ceceli konserine gittiğimizi görmüşüz. Şans bu ya, bu hafta da Ceceli'nin konseri var Bostancı'da. Ben Fufu'yu arayıp bak böyle rüya gördük diye anlatırken onların evde de tv'de Ceceli'nin klibi varmış. Bu bir işaret olmalı dedik ve şöyle bir araştırdık ki fırsatını bulduk biletlerin. Kaçar mı? Tabi ki hayır.

Bu kadar rüyanın bir nedeni olmalı co? Bence çok fena eğlenicez bu Cumartesi. Onun işareti tüm bu rüyalar :D Hoş, Deniz "Ya adam sabah karısıyla kavga eder de hareketli şarkıları bile ağır makamda söylerse napcaz?" dese de, sanmıyorum.

Gece çarpışan arabalara binicez daha ne olsun?! "Nasılsa aramızda tehlikeli şeylere binen yok" derken Deniz bana bi uyarıda bulundu farkındayım. Ankara'ya gittiğimizde Cankat, Deniz ve Fufu'ya yalvardım dönmedolaba binelim diye, sonra gözlerimi açamadım. Aynısı seneler önce YTÜ'de gondola bindiğimizde de olmuştu. Kısaca; gaza getiririm, sonra da deli gibi korkarım.

Ceceli'ye not: Yine konsere Es ile başla, eselim bebeğim!


Sunday, December 2, 2012

Unutulmasın bu, mümkünse daha çok yayılsın!

Geçenlerde yine bir saç boyama seansında trt müzik izlerken/dinlerken görmüştük kendisini İpek'le. Ne zamandır adını sanını bulamamıştık. Sonunda aklıma trt'nin sitesine bakmak geldi ve tatam! İsmail Altunsaray'ın adını da öğrenmiş olduk!

1/4'ü Nevşehir'li insanlar olarak Neşet Ertaş'ı son zamanlarda öğrenen kimselerden değiliz çok şükür. Ancak İsmail Altunsaray'ın da kendine has ve bence "süper" bir yorumu olduğunu kabul etmek gerek. İpek'le haftalardır takıntı haline getirdik, her gün 5-6 kere izlemeden duramıyoruz. Eminim izleyen herkes hipnotize olacaktır!




not: lütfen Sayın Altunsaray, sakalsız bıyıksız çıkmayın, karizmanızı 10'a katlıyor çünkü!

Thursday, May 31, 2012

Headphone mania

Bizim şirket tam olarak bu deyimle tanımlanabilir. Böyle seslendim duymadın gibi bir çalışma şekli olmadığından, herkes kulaklıkla pc başında deli gibi çalışmakta. Yakında 25 yaşında kulağı ağır işiten 200 kişi halka karışabilir, benden söylemesi.

Tabi durmadan radyo dinlemekten ötürü, en beğendiğim 2 radyo da ortaya çıktı. Güzel olanı ikisinin frekanslarının ard arda olması. Pal fm 99.2'de Capital radio da 99.5'te. Tek sorun ikisinin de pek mükemmel çekmemesi.

İtiraf ediyorum normalde Virgin dinliyordum. Sonra Virgin 99.5'ten taşındı, bende 99.5 kayıtlı kaldı. Uzun süre sinir etti "Eğer bu anonsu duyuyorsanız Virgin radio dinleyecektiniz, hay aksi biz bıdı bıdı frekansına taşındık" diye şarkılar arasına girerek. Capital mikemmel bir radyo aslında, çekmediği için pek dinleyemiyorum. 80'ler-90'lar arasında gidip geliyor ve yabancı müzik yayını yapıyor tabi. Metrobüste thriller dinlemek de pek güzel oluyormuş.

Pal'i de capital çekmeyince radyoyu karıştırırken buldum. Cahilliğimi mazur görün fekat Levent Erim'i ilk kez bu hafta dinledim. Sabahları geveze ve cinsiyetçi muhabbetlerinden iğrenen biri olarak, "sabah aynada kendine bakıp acaba bu saç bu elbiseye uydu mu diyen kadınlara" güzel ne güzel olmuşsun armağan eden birini dinlemeyi tercih ederim tabi! Özellikle perşembe sabahları tema sabahlarıymış. Bugünün teması "Sezen Aksu vokalleri" idi, tüm sabah Levent Yüksel, Sertab Erener, Aşkın Nur Yengi dinlemek güzeldi. A. Nur Yengi sevmezdim ama doğrusu çok güzel şarkıları varmış kendisinin ve çok güzel söylemiş hepsini. Bu arada unuttuğum bir şarkıyı da hatırladım tabi :D "Gel yabani gör halimi, el bana ben sana deli" Feci derecede narsist bir şarkı :D

EDİT: Üstte Levent Erim'in programı hakkında yazdıklarım, kendisi Türk apaçilerine hizmet etmek amacıyla Zemfira isimli sürekli miyavlayarak konuşan kızı yayına katmadan önce yazılmıştı. Arkadaşım nasıl uyuz bir sesin var senin, biliyormuş gibi bir de burç yorumladı bu kız. Aslında bilmem pek, gözlemlerim bunlar da demedi. Ciddiye aldığımdan değil ama böyle insanların şanslarına şaşıyorum. Burdan kendisine sesleniyorum, bebeğim öncelikle öyle bayık bayık konuşarak hangi şirketin avukatlığını yapmayı düşünüyorsun acaba?

Tabi mp3 çalarında 16 gb alan olan biri niye radyo peşinde diye sormak gerekir. Galiba radyo her zaman cezbedici olacak insanlar için. Beklenmedik anlarda beklenmedik şarkıların çalması, başa sarıp tekrar dinleyebileceğini bildiğin bir kayıttan daha çekici geliyor.

Monday, May 14, 2012

to myself




Son zamanlardaki favorim. Baştan sona kendime hediye ediyorum şarkıyı desem yeridir.

Üzerimdeki ölü toprağını silkmeden önce son olarak şunu diyeyim ve artık susayım! (fotoğrafları göz ardı ediniz)


Friday, March 23, 2012

Aman Allahııım!

Sevgili kardeşim daha dün yazdıklarımı duymuş gibi bana kitap almış. Hem de Shakespeare (kalp gelsin buraya)!

İngilizce'sini okuyacak kafa kalmadığı için bugünlerde bende, Türkçe'sini istiyordum. (nasılsa iki gün sonra bitirince oturur İngilizce'sini de okur, çevirisini eleştiririm zaten, huyumu biliyorum)

İşte kitabım bu :)



Remzi Kitabevi'nden almayacaktım ama almış bir kere. Çevirmen de Bülent Bozkurt'muş. Şöyle bir göz gezdirdim, notlar kitabın sonunda. O bile yeter şimdilik. Bir de Digital Theatre bana bir iyilik yapsa da İngilizce altyazılı olarak David Tennant & Catherine Tate versiyonunu yayınlasa. Ya da DVD'si Bluray'i çıksın arkadaşım. Üzülüyoruz burada zaten gidip göremedik canlı canlı :(



not: kendileri Beatrice ve Benedict'i oynuyorlar.

Thursday, November 24, 2011

Why don't you come back to me?

Bu sefer bizzat senin sesinden sana söylüyorum Freddie bunu, niye dönmüyorsun ki?



Wednesday, September 22, 2010

Dalkılıç bence duygusal şeyler söylemesin

Hangi Dalkılıç? Tabi ki Murat Dalkılıç canım. Hani sürekli sırıtan adam. İşte ben sürekli sırıttığından dolayı, bu adamın söylediği duygusal, slow şarkıları hiç ciddiye alamıyorum. Böyle bir anda dönüp ihiihihihihih diye sırıtacakmış gibi. Özellikle de şu kıyamadım ikimize isimli şarkısında oluyor bu.

Bu aralar işe giderken çok radyo dinledim. Nasıl da belli değil mi? Ama bu akşam telefona şarkı yükleyeceğim ve bu popüler müzik eziyetinden kurtaracağım kendimi.

Aslında bu yazı daha uzun olacaktı ancak kafamı koyup uyumayı düşünüyorum şu anda bebeğim!

Monday, September 20, 2010

Lüzumsuz İşler Müdiresi

Evet, bir şarkı analizi ile yeniden karşınızdayım. Hala yapacak 30 dakika çevirim olması, sabah en geç 7:30'da bilgisayarı kapatıp hazırlanmaya başlayacağım gibi gerçekleri de göz ardı ediyorum şu anda. Fonda Gökhan Türkmen -Yan Sen çalıyor. Bu şarkıda anlatılanlar için annemin harika bir sözü vardı fakat hatırlayamıyorum. (Şu anda TDK'yı tarıyorum... Neyse bulamadım)

Böyle hem ayrılmaktan üzgün hem de "hıh gidersen git çok da fifi" modunda. Bir gururlar ki "aman Tanrım!" dedirtecek seviyede.


hiç aklıma gelirmiydi bu ayrılık
kendime soruyorum cevap yok neden ayrıldık
hiç hesapta yokken böyle durup dururken
yine aynı telaş yine aynı hüzün yeniden yalnızlık
ah acıyor bak canım bazen
ama gel diyemem gelme hiç diyemem
yar dönüyor bak tüm aşklarım bazen
sen de dön diyemem yanma hiç diyemem
yan sen
bir ses gibi herkes gibi dünler gibi yan
geçtiğim tüm hayaller gibi düşler gibi yan
git ne yapıyorsan ben nasılsa görmeyeceğim
sonra geri dönme ölsen dönmeyeceğim

Hiç hesapta yoksa ayrılık bilemiyorum artık bebeğim nasıl bir kazık yedin ya da nasıl bir malangoşsun ki uzun zamandır paldır küldür gelen ayrılığı, buna sebep olan hatalarının farkında değildin.

Canın bazen acıyorsa, ama bazen acımıyorsa sorun yok demektir. Kendimden biliyorum hem, o normal bir durum. Çünkü alıştığın bir şeyden ayrılıyorsun. İnsan kalemkutusunu kaybedince bile üzülüyor, sevgilisinden ayrılınca da canı biraz acısın bir zahmet değil mi?

Ama algılayamadığım, edebiyat bilgimin yetmediği bir yer var:

bir ses gibi herkes gibi dünler gibi yan
geçtiğim tüm hayaller gibi düşler gibi yan

"Bir ses gibi yanmak" ne demektir Allah aşkına? Vallahi ben bilmiyorum. Neyse sorun etmeyelim.


"git ne yapıyorsun ben nasılsa görmeyeceğim
sonra geri dönme ölsen dönmeyeceğim"
işte tam burada öyle bir melodi ile giriyor ki ben bile gaza geliyorum. O an ayağa kalkıp aynı anda da tek elimi hakeme itiraz edercesine kaldırıp karşımda olmayan kişilere bunu söylüyorum. Çok pis gaza getirebiliyor yani.

Tabi bana sorarsanız Fiona Apple'dan "I want you" dinlemek daha pis gaza getirir. Ama öyle bir gaza getirir ki, o adamı/kadını her kimse işte bulup parçalara ayırma isteği doğar. Sinir, kıskançlık, kabullenememe gibi duygular birbirine girer. İşin kötü tarafı bunun için sevgiliden ayrılmak gibi bir önkoşul yok! Evet, Fiona Apple'ı şarkıyı söylerken aynı anda izleyen insanlar "Nerde kız? Söyle bulayım o herifi de parçalayım? He kim yaptı bunu sana söyle!" diye gaza geliyor. Yahu kadının gözü seğiriyor söylerken, ben de sinir yapıyorum doğal olarak. Hele ki "No my darling, not with that clown!" dediğinde böyle dönüp "Vay [SANSÜR]" diye istemsiz bir karşılık veriyorsunuz.

Not: Kendi kendine sansür uygulayan bir insanım evet. Söylerken söyleyebiliyorum fakat yazamıyorum. (Anlıyorum ama konuşamıyorum)

Thursday, September 16, 2010

Şiir mi Şarkı mı?

İşten dönerken otobüste harika ötesi bir şarkı duydum. Nasıl oldu da şimdiye kadar duymamışım bilmiyorum. Emre Altuğ'un söylediği "Sev Diyemem" şarkısı. Şimdi böyle dediğimde "eaaa pop diyomuş amaan" dediğini duydum. Hiç inkar etme. Ama bu şarkıda başka bir şey hissettim. Müziği gerçekten bir işe yaramaz, bana göre yani. Çok uğraşılmış olabilir üzerinde, bilemem. Ama aynı sample'ı çalıp tüm melodiyi solistin vermesini beklersen pek de bir şeye benzemiyor bence.

Fekat ve lakin sözleri muhteşem. Yani nasıl desem, şiir olsa olacakmış. Bir yerde rastlasam ve okusaydım, belki şarkı olarak dinlediğimden daha fazla beğenecektim. Hatta bak şöyle uygulayalım, farzedelim ki bunun bestesi falan yok. Bu sadece bir şiir:

sevmedin beni n'apayım
zorla sev diyemem ya
ben sana çok aşıktım
sen de ol diyemem ya

herkesin bir dengi var
ben seninki değilmişim
baksın gözlerin bana
parlasın diyemem ya

ben böyle geldim böyle gideceğim
aynı şeyleri söyleyeceğim
binip yalnızlar vapuruna
gidip bir daha dönmeyeceğim
seni bir daha görmeyeceğim (burası olmasa da olur)

ne yaptıysam olmadı
gurursuz olamam ya
bir gün seversin sandım
o gün gelmedi asla

kalbimde duracağına
yanımda olsaydın ya
hayaline alışırım
gerçeğin üzüyorsa

Bak işte, üzerinde biraz daha düşünülse harika bir şiir olabilirmiş.

Bugünlük fazla romantik takıldım sayılır. (Evet, belki beni anlatıyor olabilir. Niye üstüme geliyorsunuz?)

O zaman şununla mı kapatsak bu giriyi de? Oooo beybi. Bu şarkıyı ve bu hatunu seviyorum. 36 bedene düşse ve saçlarını boyatmayı bıraksa soğuk nevale bir kuzeyliye benzeme ihtimali %75 olan bir insan olaraktan, güneyli hatunları çoookhoş buluyorum. Hatta itiraf ediyorum 175 boyu olan bir haaanım olarak da 165-170 arasındaki haanımların çok daha hoş gözüktüklerini düşünüyorum. Neden? Çünkü ben topuklu ayakkabı giysem minare ile plaza benzeri bir oluşuma dönüşüyorum. Onlarsa normal insan boyutlarında kalıyorlar. Ayrıca dizaltı etekler çok yakışıyor. Hele de şu kabarık olanlar. Ben bu boya bir de kabarık etek giyersem lunaparklardaki balerinler gibi oluyorum :D

Pussycat Dolls - Hush Hush. Watch more top selected videos about: Hush Hush Baby, Pussycat Dolls

Sunday, August 22, 2010

I want you.

Kadın ve erkek arasındaki kesin çizgiyi belirleyen şarkı kendisi. Hem de öyle böyle değil. Şarkıyı bir Elvis Costello'dan bir de Fiona Apple'dan dinleyin, dediğimi anlayacaksınız.

Elvis Costello, melankolik takılmaktan hoşlanan aşığı oynuyor. Ortada hırs yok. İstiyorum ama onunlasın işte gibi bir ses tonu var. Erkeklerin hemen pes etme özelliği açıkça belli oluyor. Yani, ortada bir tutku yok. Varmış gibi göstermeye çalışıyor. Ama belki de daha samimi, kendi içinde yaşıyor biraz da sevgisini.

Fiona Apple'ın yorumunda ise, "senin gibi herifin zevkine edeyim, o palyaço ile olma bari" diye söylenirken, aynı zamanda x100 bir tutku ile "i want you" diyor. Elvis Costello gayet sakince onun karşında soyunduğunu ya da senin onun karşısında soyunduğunu düşünemiyorum derken, Fiona ise dişlerini sıka sıka söylüyor. O bir şey yapmak isteyip de yapamama hali sesinin her dalgasından anlaşılıyor. Sadece kendisi değil, onu dinleyen de aynı şekilde dişlerini sıkmaya başlayıp, her an etrafa saldıracakmış gibi hissediyor.

"Not with that clown" derken bile, hece hece diğer kadını hem nasıl kıskandığı hem de nasıl küçümsediği anlaşılıyor. Elvis Costello'nun sakin ve ağlamaklı söyleyişi yanına bile yaklaşıyor.

Ağlatıyor.

Tuesday, July 27, 2010

Katy Perry vs. Kesha

Bu ikisini pek benzetiyorlar. Bense hiç alakaları olmadığını düşünüyorum. Katy Perry için daha olumlu düşüncelerim var nedense, bir şirinlik ve de kasmadan elde edilen bir seksilik var gibi geliyor bana. Yani hem şirin hem seksi olabilmiş, her ne kadar bir imaj ürünü olsa da bunu üzerinde taşıyabilmiş biri görüyorum.


Kesha'da ise, aman Tanrım! çok seksiyim görüyorsunuz değil mi? havası var. Ve o seksi olmak adına tüm "th" seslerini dilini yarım metre dışarı çıkarıp çıkartırken benim de aklıma Britney Spears'ın seksi olma çabaları geliyor. Sevmedim. Özellikle böyle çıtkırıldım tipleri seksi/güçlü/asi kadın havalarına sokmaları pek işe yarar görünmüyor.


Tabi Rihanna bu "güçlü" kadın imajında tam oturmuş gibi görünüyor. Tek sorunu ondan önce bu imajı zirveye çıkartmış Beyonce'nin bir taklidi olması.