Showing posts with label Etkinlik. Show all posts
Showing posts with label Etkinlik. Show all posts

Thursday, October 2, 2014

Hitler vs. Shakespeare

Fazla sofistike kelimelerimiz ve cümlelerimiz olmasa da entelektüelliğimizin nişanesini buraya kaydetmem gerek diye düşündüm.

Önce neden buraya böyle her bir şeyi yazdığımı belirteyim. Not defteri tutmayı denedim, anladım ki kişisel eşyalara saygısı olmayan bir annem var. Arada çıkarıp okuyor endişesiyle her şeyi kaydedemiyorum. Bloga yazmak enteresan biçimde daha güvenli. Çok canım sıkılırsa kapalı blog yaparım diye. Bizimkiler facebook harici bir yerden beni bulmayı düşünemeyecekleri için sorun yok.

Hoş öğrenseler ne olur? Babam zaten üstü kapalı olsa da biliyor. Annem adına kadar öğrenmiş. Bense "yav he he" diyerek geçiştiriyorum. Annemin de babam gibi daha mantıklı bir insan olmasını dilerdim tabi. Şu an anlatmadığım için merakından ölüyor.

Neyse işte, geçen cumartesi bir hayli yağmurlu olduğu ve ben de hasta olduğum için Kadıköy'e gidelim dedi Anıl. Benim de işime geldi. İlk buluştuğumuz yer olan Hera'ya gidelim dedim. Daha sonra hiç gitmemiştik çünkü. Ama hera'da insan olun bira, şarap falan için. Biz hava soğuk diye sıcak çikolata içtik, bildiğin düz nestle sıcak çikolataydı.

Ardından İstanbul yenisi sevgilime Akmar'ı gezdirmek istedim. Fakat "oksfort levıl 5 var mığ?" güruhu ve bizim kalabalık yerlere olan nefretimiz nedeniyle girmedik.

Alkım içerisindeki Kahve Dünyası'na oturduk. Orda kendimizi çikolata komasına sokmuş olabiliriz biraz. Bu adam yüzünden çikolata yemeye başladım ben ya. Neyse, Alkım'ı dolaşıyoruz - kendisi Hitler politikası ilgilisi olarak ilgili kitaplar aramaya başladı. Bulamadık. O sıra nasıl geldiyse konu Hitlermiş, Churchillmiş, Stalinmiş hepsinin unutulacağını ama Shakespeare ve benzerlerinin unutulmayacağını iddia ediyordum. Bazen kafam çalışıyor, çok sağlam argümanlar yaratabiliyorum ve kendime ben de şaşırıyorum inan ki.

Bu seferki düşüncem şuydu: Yoldan geçen bir insana "şekspir kim biliyor musun?" diye sorsak büyük bir çoğunluğu "yazar" gibi bir şey olduğunu söyleyebilir. Okumuş mudur? Büyük ihtimalle hayır. Azımsanmayacak bir çoğunluk en azından "romeo ve jülyet" diyebilir, hatta daha fazlası "olmak ya da olmamak eheheh" der.

Shakespeare dönemindeki hükümdarı kaç kişi hatırlar peki? Ya da Hitler ve benzerlerini 500 yıl sonra kaç kişi hatırlayabilir? Kaç kişinin umrunda olur?



Ben böyle böyle adamın kafasını şişirirken ama o da altta kalmayıp bana karşı atakta bulunurken danışmadaki kız "sohbetiniz çok güzel ama bölmek zorundayım ne sorucaktınız? çalışmasam sizinle oturup konuşmak isterdim" dedi, ardından yönetici olduğunu düşündüğüm orta yaşlı bir adam gelip Anıl'a "sen şimdiden böyle konuşturuyorsan ilerde napıcaksın dostum?" dedi. Azarlıyorum sanmış asfkgkjk "yok ben şunları seviyorum o da bana kızıyor işte ama edebiyatçı sonuçta bu konuda bir şey söyleyemem ki" dedi, adam beni yazar sandı, İngiliz dili edebiyatı mezunu olduğumu öğrenince "Dickens okutuyordur şimdi bu sana" dedi, o da yok Hayvan Çiftliği'ni okutcakmış derken baya sohbete daldık adamlarla. 

Ne diyeyim, böyle bir ilişkim olduğu için çok mutluyum ben. Geçen biri duyuruda yazmış yine "sevgilinizle ne konuşuyorsunuz" diye. Konuşamadığın insanla nasıl zaman geçireceksin ki anlamış değilim. Şimdiye kadar deneyimlediklerime göre de geçmiyor zaten. 


Wednesday, January 16, 2013

Gözüne Güneş Giren İnsan

Tam hayatımı düzene sokma, olumsuz duygulara kapılmama, bir şeyleri başarmaya çalışmaya karar vermişken üst üste bu kadar da darbe vurulmaz ki bir insana.


Oh be sonunda evden dışarı kendimi attım diyerek akşam sinemaya gitmeye karar verdim. Lay lay lom modunda Optimum'a yol alırken minibüsün beni tam inşaat olan yerde indirmesi ile kendimi çamur içinde buldum. Daha botlarımı yeni boyamışken böyle bir şey olması sinir bozucuydu tabi ama önemli değildi o an. Az önce inşaatta ben çalışıyormuşum gibi Optimum'a gitmem de sorun değildi. Silerim geçer sonuçta değil mi?

O sırada yüksek lisanstan bir arkadaşım mesaj atmış, kötü haber: hoca ikinci öğretim sınavına girdik diye sınavlarımızı kabul etmemiş hepimize sıfır vermiş. Hoca da sempati beslediğim bir insan(dı). Olamaz diyorum, kesin bir yanlışlık olmuştur. Çoğu hoca çalışıyoruz diye rahatlık sağlıyor, zaten bilimsel hazırlıksınız fark etmez istediğinize girebilirsiniz diyordu. Olmaz öyle şey dedim. Bir yandan da uykularımı kaçırdı tabi.

Çok sevdiğim bir insanın kanser olduğunu ve dün ameliyat olduğunu öğrendim. Böyle zamanlarda konuşamam ben. Yani hastalıktan konuşamam. Çünkü o kadar çok şeyi atlattık ki, öyle zamanlarda hep "aklı başında olan" kişi ben olmak durumunda kaldım. Çocuksu anne-babaya sahip olmanın sonuçları bunlar hep.

Eve geldim, İşler Güçler'i izliyordum. Oh ne güzel gülüyoruz derken Ahmet Kural'ın şu sahnesi çıktı:

http://www.startv.com.tr/dizi/isler-gucler/video-galeri/sayfa/1/feride-ahmetin-evlilik-teklifini-kabul-edecek"
http://www.startv.com.tr/dizi/isler-gucler/video-galeri/sayfa/1/su-hayatta-bir-defada-benim-istedigim-olsa-ne"

Hanginize küfür edeyim bilemiyorum. Yazana mı, oynayana mı, kendime mi? Yazılan yorumları okuyorum da hiç böyle aşık olmadım ama bunları izlerken sanki yaşamış gibi ağladım demişler. Yaşayan ne oluyor peki? Mal gibi kalıyorsun ben diyebilirim. Ağlamak istesen ağlayamıyorsun, tekrar midene o taş gelip oturmuş gibi oluyor. Yapmayın lan böyle şeyler?!

Sonra sabah uyandım, arkadaşım yine mesaj atmış. "Hoca kabul etmiyor, büte girmemiz gerekiyormuş. İşten izin alamıyoruz dedim ama beni ilgilendirmez, kafanıza göre giremezsiniz." demiş. Kafamıza göre? Bize vizede ikinci öğretim sınavına girebilirsiniz dendiğine göre neyi kafamıza göre yapmışız? Salak yerine konmak, bilimsel hazırlık okuyoruz diye ikinci sınıf öğrenci olarak görülmek mükemmelmiş. Oyuncak gibi olduk resmen ellerinde. Hangi derse gireceğimiz belli değil. Notlarımızı sistemde göremiyoruz. Bir de hocaların insiyatiflerine göre gireceğimiz ders de seçiliyor. Bu durumda ben çoğu zaman ikinci öğretim derslerine girdiğimden attığım imzalar da geçersiz olabilir. Vay anasını!

Nette gezinirken "aile vergisi" diye bir şey çıktığını, MüzeKart'ın artık bir sene sınırsız olarak değil "her müzede bir kere" kullanılacağını, doktorasını bitiren araştırma görevlileri atanmazsa kadrodan atılacaklarını falan öğrendim. Sonra kendime dönüp baktım. Hala hiçbir şey yapamamışım. Çeviriye devam etmek istemiyorum. Yeni bir şeyler yapmak istemiyorum. Dil bilmeme rağmen başka ülkeye gidip yapabileceğim bir şey yok. O yüzden "başka ülkeye giderim" gibi bir lüksüm de yok. İngiliz filolojisinin Londra'da işime yarayacağını sanmıyorum. İspanya'ya gidip İngilizce öğretmenliği yapmanın ise bana ne gibi bir getirisi olur bilmem.

Evet yeniden kendim hakkında çok umutsuz düşüncelere sahibim.

Sunday, December 16, 2012

Meraklı Köfteci ve Konser Maceraları

(Yazdığım gün göndermedim. -Biraz- düzeltilmiş halidir. Asıl yazıldığı tarih: 14 Aralık 2012)


Yine dağ gibi çevirim var ama ben oturup yazı yazmayı uygun görüyorum. Hiç şaşılmayacak bir şey bence!?

Ceceli'ciğimin konserine iştirak ettik tabi ki. Gitmemiz 2 numaralı İETT hattının 65 yaş ve üzeri teyze ve amcalar tarafından işgal edilmesi nedeniyle biraz aksadı. Anlamıyorum akşam saatinde -trafiğin en karışık olduğu anlarda- ne işleri var? Fıstıkağacı-Göztepe ilişkisinin 65 yaş üzeri insanlarla olan ilgisini çözersem; bu konu üzerine tez yazarım gibime geliyor. Direksiyon dersleri alıp babamı ikna etmeme ve arabaya el koymama neden oldular o da güzel bir şey tabi.

Araba kullanamıyor değilim, çoğu bildiğini sanandan iyiyimdir ama işte babam & paranoyaları. En kolayı ise 300 lira verip ders almak. Giden param oluyor her durumda, tabi bir de zamanım. Ama ne demiş Oscar'cığım, "Bana lükslerimi verin, gereksinimlerim olmadan da yaşarım".

Neyse işte, yine yerimiz pek matah değildi konserde. İlk 20 dakika tüm seyirciler sesi kısık televizyon izlemeye çalışır gibilerdi. Çünkü akustik berbattı. O 20 dakika boyunca Ceceli her bize döndüğünde duymadığımızı belirtmek için yapmadığım kalmadı. Yanımda kağıt kalem olsa yazıp gönderecektim duymuyoruz diye ama neyse ki biri akıl etti yazıp yollamayı ve 20. dakikadan (ve yaklaşık 4. şarkıdan sonra) dediklerini anlamaya başladık.

Bir bahar şenliği konseri değildi tabi, önde VIP'de oturan ve tiyatro izler gibi duran ve aşırı hareketli Ceceli'den etkilenmiş/hipnotize olmuş bir seyirci grubu vardı. Gerisi de pek genç değildi seyircilerin. Adam coşturmaya çalışsa da kalkıp oynayan bile yok "yhaaa biz romantik takılcaktık diye geldik olmadı kiii" sevgilileri vardı bol miktarda. Bunu her romantik şarkıda birbirlerine yapışmalarından anlayabilirdiniz zaten.

Deniz'le artık bir fenomen haline gelen "şarkı tutmaca" geleneğimiz konserlerde de devam ediyor tabi! (Balıkesir'e gittiğimizde arabasına bindiğimiz her insan evladı bu sebeple bizden nefret etmiş olabilir / hatta 2 saat bizimle yolculuk etmek zorunda olanı hiç düşünemiyorum)

Deniz'in şansına Sensiz Olmaz ki çıktı. Güzel, mantıklı, eğlenceli bir şarkı. Bana ne çıktı? Tabi ki "Dön". Tabi bu arada şarkılarımızın "bana mı söyleniyor yoksa ben mi söylüyorum" gibi kategorileri var. Bunlar bize söylenenlerdi. Gariplik şu ki ömrümde kimseden ben ayrılmadığım için kimsenin bana Dön diyemeyecek olmasıydı. Hoş bir tek kişi diyebilir, ama kendisini birkaç hafta önce hayırlısıyla evlendirdiğimizi öğrendim. (İşte meraklılık kısmı burada başlıyor aslında)

Konser sonrası zar zor taksi bulup Fufu'lara geçtik. Aslında Emre, tam Ceceli bis yapmaya geldiğinde sahnede Ceceli ve arkada oynayan bizi çekmiş ama hala fotoğrafları bekliyorum :D

Emre'nin becerilerini konuşturup tost tavasında yaptığı kestaneler ve Baileys ile karıştırılmış filtre kahve ile tam bir kış gecesi yaptık. Emre'nin uyuması ile beraber de dedikodu kısmına geçtik. Nihahaha!

Deniz ile İpek bilgisayarı ellerine geçirince bırakmıyorlar, her şey Fufu'nun ünlü ve "pek sevimli(!)" yöneticisinin fotoğrafını aramakla başladı. Sonra oydu buydu derken (hatta benim en başta ismini google'da aratmayacağım konusunda kendi kendime söz verdiğim insana bile bakmalarından - benim ise bakmamamdan sonra) sıra evlenen vatandaşa geldi. Normalde merak etmem böyle şeylere, ilgilenmem çünkü. Hani ne bileyim görünce üzülürüm falan diye. Ama işte bununla ilgim alakam o kadar bitmiş ki evlenmiş diye sevindim ciddi ciddi. Tek sorun evlendiği kişiyi çok fena merak etmem. Aksi gibi o da internet ortamında ortaya çıkmıyor. (Not: denk gelir de okursa rezil olduğumun resmidir bu da)

İpek'i sorguladık biraz, Ece ise aramıza ilk defa katıldığından yırttı tabi :)

Ertesi gün Fufu deneysel çalıştı ve bize baileys'li türk kahvesi yaptı. Sonuç mükemmeldi :D Çok beğendik.

Sonra geçen gün yine bir Merter Kahve Dünyası buluşması düzenledik. Bu bizim kendimizi çok kötü hissettiğimizde yaptığımız buluşmamız. Bir kahve içer, fal kapatır, soğuyana kadar konuşur, ardından fala bakar, kalkarız. En fazla iki saat sürer ama ikimizi de psikologa gitmekten bir süreliğine kurtarıyor :D Daha önce kendimize bile itiraf etmekten çekindiklerimizi anlatıyoruz çünkü. Orada öyle bir ortam oluştu. İnsanın her şeyi anlatası geliyor. Mesela ben bu sefer neredeyse 1.5 sene geçtikten sonra hiç ne kadar üzüldüğümü insanlara belli etmemiş olduğumu fark ettim. Hep geçiştirmişim, dalga geçmişim, olanlardan etkilenmediğimi belli etmek için ne varsa yapmışım. Benim huyumdur zaten önemli ve beni üzen bir şey olursa sonuna kadar dalga geçerim. O zaman sanki daha katlanır oluyor her şey. Herkese de bunu büyük bir dalga konusu gibi anlatırım.

....... (burada gereksiz bir sürü şey yazmıştım)

Arkadaş, çevirim var ya hala 10 sayfa kadar, ben destan yazdım resmen! Yalnız şunu yazmadan geçemeyeceğim, Çin'e çakma Mustafa Ceceli üretsinler diye teklif göndermeyi düşünüyorum. Deniz'in konserde 50 kere tekrarladığı gibi "Allah sahibine bağışlasın!" :D Fekat; böyle bir varlık evde iken insanın sıkılması mümkün değil ki? Giydir oturt karşına izle, sıkılınca ver eline orgu çalsın, ondan sıkılırsan darbuka çalar, ondan sıkılırsan da onu bırakıp başka bişe çalar.

Bu kadar yazdım, şimdi ise göndermesem mi diye düşünüyorum. Bilemedim.



------------------------


Ve bugün:

Bu yazıyı yazdıktan sonraki sabah çeviri işime tamamen nokta koydum. Yani çeviri derken "ıvır zıvır" çevirilerine. Artık -olursa- kitap çevirisi yapmayı planlıyorum. Hocalarımla da konuştum, elimden geldiğince dış haber servislerine geçmeye çalışacağım bakalım. Çünkü hepsi de tercümanlık deneyimimi kullanıp dış haberlerde çalışmamın daha doğru olacağını söylüyor. Bakalım artık, hayırlısı :)

Tuesday, December 4, 2012

Ceceli, bekle bizi oğlum!

Her şey İpek'le aynı gece benzer rüyaları görmemizle başladı. İkimiz de rüyamızda Ceceli konserine gittiğimizi görmüşüz. Şans bu ya, bu hafta da Ceceli'nin konseri var Bostancı'da. Ben Fufu'yu arayıp bak böyle rüya gördük diye anlatırken onların evde de tv'de Ceceli'nin klibi varmış. Bu bir işaret olmalı dedik ve şöyle bir araştırdık ki fırsatını bulduk biletlerin. Kaçar mı? Tabi ki hayır.

Bu kadar rüyanın bir nedeni olmalı co? Bence çok fena eğlenicez bu Cumartesi. Onun işareti tüm bu rüyalar :D Hoş, Deniz "Ya adam sabah karısıyla kavga eder de hareketli şarkıları bile ağır makamda söylerse napcaz?" dese de, sanmıyorum.

Gece çarpışan arabalara binicez daha ne olsun?! "Nasılsa aramızda tehlikeli şeylere binen yok" derken Deniz bana bi uyarıda bulundu farkındayım. Ankara'ya gittiğimizde Cankat, Deniz ve Fufu'ya yalvardım dönmedolaba binelim diye, sonra gözlerimi açamadım. Aynısı seneler önce YTÜ'de gondola bindiğimizde de olmuştu. Kısaca; gaza getiririm, sonra da deli gibi korkarım.

Ceceli'ye not: Yine konsere Es ile başla, eselim bebeğim!


Thursday, March 8, 2012

Max Maceraları: Kralın Doğuşu

Ben bu filmi izlemeye gideceğimi hiç düşünmemiştim. Hele de galasına!

Yine beyazperde ile oradaydım. Gala Kanyon'da yapıldı. Geldiğini gördüğüm "ünlüler"; Yekta Kopan, Engin Altan & Özge Özpirinçci'ydi. Sezen Aksu da gelmiş diyorlar ama görmedim. Banane arkadaşım kim gelirse gelsin, sepet sepet dondurmaları görmüşüm ben, istediğim kadar yeme hakkım var, kim gelmiş diye bakmadım açıkçası. Saydıklarım da böyle ben dondurmalara dalmışken önümden geçenlerdi.

Organizasyon güzeldi. Büyükler için ızgaralar, şarap, kanepeler falan dağıtıldı ama benim gözüm sadece dondurmalardaydı. Bol bol dondurma yedik.

Filmi ise beğenmedim açıkçası. Kalite malite tamam da, artık çocuklar bizim gibi değil. Bana 5 yaşında ne gösterseler izlerdim. Bunlar her şeyi anlıyor, zorlanmak istiyorlar. Ama film dümdüz gidiyor işte. Öyle düz ki, ulan Max bu hikayeden prens olduğunu anlamaz dedim ama "o anlattığın prens benim değil mi?" dedi. He anam, sensin.

Türkçe seslendirmede değil Sezen Aksu, minik fili seslendiren kıvırık kafalı çocuk bile Özge Özpirinçci'den daha başarılıydı. Sezen Aksu gayet iyi kıvırmış seslendirmeyi valla. Ama Özge Ö. sanki haber sunuyormuş gibi konuşunca olmamış. Türkçe sandığımız gibi "yazıldığı gibi okunan bir dil" değil. Gideceğiz yazıp gitcez-gidicez diye okuyoruz. Normal hayatta "gideceğiz" dersen ortamda gereksiz gerginlik yaratırsın. Ama sorun sadece bu değildi. Sözcükleri vurgulamasında da sorun vardı. Ne bileyim işte çok verememiş kendini ya da pek uğraşmamış.

Engin Altan'ın sesini ise tanımadım valla başta. Bence başarılıydı kötü adam olarak. He ne kadar kötü dersen, eh işte.

Yani, ürün üzerine film çıkarırsan olacağı budur. Daha fazlasını beklemek yanlış zaten. İtirafım ise şu: Yarısında çıktım filmden. Gidip Starbucks'ta Chai Tea Latte içmek daha cazipti valla.

Monday, March 5, 2012

Beyazperde Sinema Kulübü & The Descendants


Bu ara sinema kuşu oldum! Normalde öyle çok sinemaya giden bir insan değilim ama, hem Beyazperde.com sayesinde, hem de her hafta bir filme gitmek için tutturan küçük kardeşim sayesinde vizyondaki tüm filmleri izleme şansım oluyor. Yihahaha! Tek sorun işte kardeşimin Capitol’e gidicem diye tutturması, sinema+d&r+toyzshop üçlüsünün benim hesap kartımı ele geçirmesi. Bazen Starbucks da kendilerine katılmıyor değil tabi.

Başlıkla ilgili kısma döneyim tekrar. Beyazperde.com’un sinema kulübü açılıyor. Daha önce sayelerinde Salgın (Contagion) ve Anadolu Kartalları’nı izlemiştim. Salgın filminin gösteriminden önce çok hoş bir kokteyl düzenlemişlerdi. Kokteyl sırasında birçok sinema blogu yazarı ile tanışmıştım. Senin işin neydi orada diye sorarsanız, benim blog her kategoriye giriyor bir kere :D moda, sinema, günlük, eleştiri… vs :)

24 Şubat’ta ise Profilo AVM’de George Clooney’in Oscar kazanan The Descendants filminin gösterimine davetliydik. Öncesinde Beyazperde ekibi, sinema yazarları & sinema bloggerları ile Starbucks’ta toplanıldı. Zaten ben Starbucks’ı görünce eridim. Niye bilmiyorum ama seviyorum mereti. İlk başta benimle beraber gelen kızkardeşim ve arkadaşım bu konuşmaya pek katılmak istemediler, “biz blogger değiliz, sinemadan da pek anlamıyoruz :(” diye ama herkes o kadar şekerdi ki, hemen kaynaştılar :):)

Şu sinema kulübü fikri, çok hoşuma gitti. Hele ben böyle sinemaya pek düşkün

biri değilim. Yani izlerim ama benim film izlemem ancak sadece olay örgüsü için kitap okuyan bir okuyucu kadar. Çok derinine inmesini bilmiyorum. Pek de ilgilenmiyorum o kısmıyla açıkçası. Ben gibi sinema cahili bile bu sinema kulübü fikri ile heyecanlandıysa, sinema düşkünleri ne düşünür merak ediyorum J

Beyazperde.com Sinema Kulübü Açılıyor!

Türkiye'nin en köklü sinema sitesi Beyazperde.com, bir "sinema kulübü" fikriyle üyelerine yönelik yeni bir projenin temellerini atıyor. Beyazperde'nin sinema yazarlarını, sadık takipçilerini, sinema bloggerlarını ve ilgilenen tüm sinefilleri bir araya getirmeyi amaçlayan sinema kulübü, üyelerine çok özel sürprizleri de beraberinde getiriyor. Tamamlanma sürecinde olan Sinema Kulübü Projesi, üyelerine özel olarak çıkartılacak kulüp kartlarıyla, sinema salonu, müze gibi anlaşmalı mekanlarda, eğlence ve etkinliklerde indirim sağlayacak.

24.02.2012 Cuma günü, ilk etkinlik olarak Beyazperde ekibi, sinema yazarları ve sinema bloggerlarının bir araya geldiği bir tanışma toplantısı düzenlendi. Mecidiyeköy Profilo AVM'de düzenlenen ve oldukça keyifli sohbetlere sahne olan buluşmanın ardından katılımcılar kulüp üyeleri için ayarlanmış sinema salonunda George Clooney'in aynı gün vizyona giren Senden Bana Kalan (The Descendants) adlı filmini seyretti.

Önümüzdeki dönemlerde etkinlikleri, avantajları ve sürprizleri daha da artacak olan Beyazperde Sinema Kulübü hakkındaki gelişmeleri, kulübün blogu olan http://beyazperdesinemakulubu.blogspot.com/ adresinden takip edebilirsiniz!

Etkinlik resimleri için: http://goo.gl/VjnPw ve http://goo.gl/pLu2B

Buradan sonrasında sıpoylır olabilir bak!

Film ise tam benlikti. Aksiyon yok, duygu bol miktarda. İnsanlar arası ilişki, dünya var olduğundan beri merak edilen bir konu. Sanki her gün iletişim halinde değiliz gibi, nasıl iletiştiğimizi anlamıyoruz. Ne manyak varlıklarız valla ben de bilmiyorum.

Film, Hawaii adalarında yaşayan ve bizim tabirimizle “toprak ağası” olan (benzetme mevzusunda iğrencim farkındayım) Matt’in manyak ve muhtemelen yay burcu karısının bot kazası geçirip komaya girmesi ile başlıyor. Yay burcu olduğunu tamamen ben tahmin ediyorum. Öyle bir manyak anca bizim aramızdan çıkabilir.

Bu Matt biraz cimri, bir de hırslı. Para kazanıcam diye karısını, çocuklarını başıboş bırakmış, ilgilenmemiş. Ama sempatik de bir tip. Paytak paytak koşuyor ada etrafında mütemadiyen. (o koşuyu izlemelisiniz, 50 yaşında demeden George Clooney’i çocuk gibi sevme isteği uyandırıyor)

Sonra öğreniyor ki meğersem karısı onu aldatmış... Bunun çevresinde dönüyor film. Zaten komada yatan bir aile ferdi, ve geri kalanlar hakkında olması bile yeterliydi ben ve ben gibi iletişim/ilişki analistlerine. İçinde aldatma öğesi olması tamamen holivud’a yakışır bir hareket. Yine de güzeldi.