Showing posts with label Edebiyat. Show all posts
Showing posts with label Edebiyat. Show all posts

Thursday, October 2, 2014

Hitler vs. Shakespeare

Fazla sofistike kelimelerimiz ve cümlelerimiz olmasa da entelektüelliğimizin nişanesini buraya kaydetmem gerek diye düşündüm.

Önce neden buraya böyle her bir şeyi yazdığımı belirteyim. Not defteri tutmayı denedim, anladım ki kişisel eşyalara saygısı olmayan bir annem var. Arada çıkarıp okuyor endişesiyle her şeyi kaydedemiyorum. Bloga yazmak enteresan biçimde daha güvenli. Çok canım sıkılırsa kapalı blog yaparım diye. Bizimkiler facebook harici bir yerden beni bulmayı düşünemeyecekleri için sorun yok.

Hoş öğrenseler ne olur? Babam zaten üstü kapalı olsa da biliyor. Annem adına kadar öğrenmiş. Bense "yav he he" diyerek geçiştiriyorum. Annemin de babam gibi daha mantıklı bir insan olmasını dilerdim tabi. Şu an anlatmadığım için merakından ölüyor.

Neyse işte, geçen cumartesi bir hayli yağmurlu olduğu ve ben de hasta olduğum için Kadıköy'e gidelim dedi Anıl. Benim de işime geldi. İlk buluştuğumuz yer olan Hera'ya gidelim dedim. Daha sonra hiç gitmemiştik çünkü. Ama hera'da insan olun bira, şarap falan için. Biz hava soğuk diye sıcak çikolata içtik, bildiğin düz nestle sıcak çikolataydı.

Ardından İstanbul yenisi sevgilime Akmar'ı gezdirmek istedim. Fakat "oksfort levıl 5 var mığ?" güruhu ve bizim kalabalık yerlere olan nefretimiz nedeniyle girmedik.

Alkım içerisindeki Kahve Dünyası'na oturduk. Orda kendimizi çikolata komasına sokmuş olabiliriz biraz. Bu adam yüzünden çikolata yemeye başladım ben ya. Neyse, Alkım'ı dolaşıyoruz - kendisi Hitler politikası ilgilisi olarak ilgili kitaplar aramaya başladı. Bulamadık. O sıra nasıl geldiyse konu Hitlermiş, Churchillmiş, Stalinmiş hepsinin unutulacağını ama Shakespeare ve benzerlerinin unutulmayacağını iddia ediyordum. Bazen kafam çalışıyor, çok sağlam argümanlar yaratabiliyorum ve kendime ben de şaşırıyorum inan ki.

Bu seferki düşüncem şuydu: Yoldan geçen bir insana "şekspir kim biliyor musun?" diye sorsak büyük bir çoğunluğu "yazar" gibi bir şey olduğunu söyleyebilir. Okumuş mudur? Büyük ihtimalle hayır. Azımsanmayacak bir çoğunluk en azından "romeo ve jülyet" diyebilir, hatta daha fazlası "olmak ya da olmamak eheheh" der.

Shakespeare dönemindeki hükümdarı kaç kişi hatırlar peki? Ya da Hitler ve benzerlerini 500 yıl sonra kaç kişi hatırlayabilir? Kaç kişinin umrunda olur?



Ben böyle böyle adamın kafasını şişirirken ama o da altta kalmayıp bana karşı atakta bulunurken danışmadaki kız "sohbetiniz çok güzel ama bölmek zorundayım ne sorucaktınız? çalışmasam sizinle oturup konuşmak isterdim" dedi, ardından yönetici olduğunu düşündüğüm orta yaşlı bir adam gelip Anıl'a "sen şimdiden böyle konuşturuyorsan ilerde napıcaksın dostum?" dedi. Azarlıyorum sanmış asfkgkjk "yok ben şunları seviyorum o da bana kızıyor işte ama edebiyatçı sonuçta bu konuda bir şey söyleyemem ki" dedi, adam beni yazar sandı, İngiliz dili edebiyatı mezunu olduğumu öğrenince "Dickens okutuyordur şimdi bu sana" dedi, o da yok Hayvan Çiftliği'ni okutcakmış derken baya sohbete daldık adamlarla. 

Ne diyeyim, böyle bir ilişkim olduğu için çok mutluyum ben. Geçen biri duyuruda yazmış yine "sevgilinizle ne konuşuyorsunuz" diye. Konuşamadığın insanla nasıl zaman geçireceksin ki anlamış değilim. Şimdiye kadar deneyimlediklerime göre de geçmiyor zaten. 


Wednesday, January 16, 2013

Gözüne Güneş Giren İnsan

Tam hayatımı düzene sokma, olumsuz duygulara kapılmama, bir şeyleri başarmaya çalışmaya karar vermişken üst üste bu kadar da darbe vurulmaz ki bir insana.


Oh be sonunda evden dışarı kendimi attım diyerek akşam sinemaya gitmeye karar verdim. Lay lay lom modunda Optimum'a yol alırken minibüsün beni tam inşaat olan yerde indirmesi ile kendimi çamur içinde buldum. Daha botlarımı yeni boyamışken böyle bir şey olması sinir bozucuydu tabi ama önemli değildi o an. Az önce inşaatta ben çalışıyormuşum gibi Optimum'a gitmem de sorun değildi. Silerim geçer sonuçta değil mi?

O sırada yüksek lisanstan bir arkadaşım mesaj atmış, kötü haber: hoca ikinci öğretim sınavına girdik diye sınavlarımızı kabul etmemiş hepimize sıfır vermiş. Hoca da sempati beslediğim bir insan(dı). Olamaz diyorum, kesin bir yanlışlık olmuştur. Çoğu hoca çalışıyoruz diye rahatlık sağlıyor, zaten bilimsel hazırlıksınız fark etmez istediğinize girebilirsiniz diyordu. Olmaz öyle şey dedim. Bir yandan da uykularımı kaçırdı tabi.

Çok sevdiğim bir insanın kanser olduğunu ve dün ameliyat olduğunu öğrendim. Böyle zamanlarda konuşamam ben. Yani hastalıktan konuşamam. Çünkü o kadar çok şeyi atlattık ki, öyle zamanlarda hep "aklı başında olan" kişi ben olmak durumunda kaldım. Çocuksu anne-babaya sahip olmanın sonuçları bunlar hep.

Eve geldim, İşler Güçler'i izliyordum. Oh ne güzel gülüyoruz derken Ahmet Kural'ın şu sahnesi çıktı:

http://www.startv.com.tr/dizi/isler-gucler/video-galeri/sayfa/1/feride-ahmetin-evlilik-teklifini-kabul-edecek"
http://www.startv.com.tr/dizi/isler-gucler/video-galeri/sayfa/1/su-hayatta-bir-defada-benim-istedigim-olsa-ne"

Hanginize küfür edeyim bilemiyorum. Yazana mı, oynayana mı, kendime mi? Yazılan yorumları okuyorum da hiç böyle aşık olmadım ama bunları izlerken sanki yaşamış gibi ağladım demişler. Yaşayan ne oluyor peki? Mal gibi kalıyorsun ben diyebilirim. Ağlamak istesen ağlayamıyorsun, tekrar midene o taş gelip oturmuş gibi oluyor. Yapmayın lan böyle şeyler?!

Sonra sabah uyandım, arkadaşım yine mesaj atmış. "Hoca kabul etmiyor, büte girmemiz gerekiyormuş. İşten izin alamıyoruz dedim ama beni ilgilendirmez, kafanıza göre giremezsiniz." demiş. Kafamıza göre? Bize vizede ikinci öğretim sınavına girebilirsiniz dendiğine göre neyi kafamıza göre yapmışız? Salak yerine konmak, bilimsel hazırlık okuyoruz diye ikinci sınıf öğrenci olarak görülmek mükemmelmiş. Oyuncak gibi olduk resmen ellerinde. Hangi derse gireceğimiz belli değil. Notlarımızı sistemde göremiyoruz. Bir de hocaların insiyatiflerine göre gireceğimiz ders de seçiliyor. Bu durumda ben çoğu zaman ikinci öğretim derslerine girdiğimden attığım imzalar da geçersiz olabilir. Vay anasını!

Nette gezinirken "aile vergisi" diye bir şey çıktığını, MüzeKart'ın artık bir sene sınırsız olarak değil "her müzede bir kere" kullanılacağını, doktorasını bitiren araştırma görevlileri atanmazsa kadrodan atılacaklarını falan öğrendim. Sonra kendime dönüp baktım. Hala hiçbir şey yapamamışım. Çeviriye devam etmek istemiyorum. Yeni bir şeyler yapmak istemiyorum. Dil bilmeme rağmen başka ülkeye gidip yapabileceğim bir şey yok. O yüzden "başka ülkeye giderim" gibi bir lüksüm de yok. İngiliz filolojisinin Londra'da işime yarayacağını sanmıyorum. İspanya'ya gidip İngilizce öğretmenliği yapmanın ise bana ne gibi bir getirisi olur bilmem.

Evet yeniden kendim hakkında çok umutsuz düşüncelere sahibim.

Thursday, April 19, 2012

Bazen tam bir fan-girl olabiliyorum

Evet Twilight fanları gıcık oluyordur belki bu duruma ama böyle karşılaştırmaları görünce hem çocukça buluyorum "ne gerek var ki karşılaştırmaya?" diye, bir yandan da içimde bir canavar "owwwwwwwww yeaaaaaaaaaaa!" diye kükrüyor. Seviyorum HP'yi, hem de deli gibi, hem de Alan Rickman'in izinden gidip:

"When I'm 80 years old and sitting in my rocking chair, I'll be reading Harry Potter. And my family will say to me 'after all this time?' and I'll say "Always'".

diyecek kadar seviyorum. Eğer lucid dreaming'i başarabilsem, Hogwarts'ta okuduğumu görmek isterim. Öyle yani.

Şimdi işyerinde sıkılmışken de şunu gördüm ve ecnebilerin deyimi ile "it made my day!":


Friday, March 23, 2012

Aman Allahııım!

Sevgili kardeşim daha dün yazdıklarımı duymuş gibi bana kitap almış. Hem de Shakespeare (kalp gelsin buraya)!

İngilizce'sini okuyacak kafa kalmadığı için bugünlerde bende, Türkçe'sini istiyordum. (nasılsa iki gün sonra bitirince oturur İngilizce'sini de okur, çevirisini eleştiririm zaten, huyumu biliyorum)

İşte kitabım bu :)



Remzi Kitabevi'nden almayacaktım ama almış bir kere. Çevirmen de Bülent Bozkurt'muş. Şöyle bir göz gezdirdim, notlar kitabın sonunda. O bile yeter şimdilik. Bir de Digital Theatre bana bir iyilik yapsa da İngilizce altyazılı olarak David Tennant & Catherine Tate versiyonunu yayınlasa. Ya da DVD'si Bluray'i çıksın arkadaşım. Üzülüyoruz burada zaten gidip göremedik canlı canlı :(



not: kendileri Beatrice ve Benedict'i oynuyorlar.

Saturday, March 3, 2012

Ulysses Moore - Zaman Kapısı


Bak baştan söylüyorum sıpoylır içerebilir!

Kendisi Pierdomenico Baccalario tarafından yazılmış bir roman serisi. Çocuklara mı yönelik, yoksa gençlere mi bilemedim. Yazarın "ulan ben bu ara şöyle bir kitap yazsam kesin köşeyi dönerim" diyerek, planlı planlı yazdığını hissediyorsunuz. Harry Potter'da hissedilen planlı fakat içten gelen yazım türü bunda yok. Zaten onu her genç-fantastik yayında aramak manasız.

Yine de metrobüste giderken okumaktan çok eğlendim ben. İlk kitabı okudum sadece. Zaman kapısı diyor ama zaman kapısı nedir daha tanışamadık. Sonraki kitaplarda öğreniliyor herhalde.

Öyle çok şey beklenmeden okunursa, hoş vakit geçirtiyor. Şu an karar verdim ki kitap daha çok ergenlik öncesi dönemdeki ya da ilk ergenlik dönemindekilere yönelik yazılmış. Şöyle 4-5-6-7. sınıflardakilere göre. Hatta çok kitap okuduk etkisi vermek için olmadık yerde dizi izler gibi kesiliyor ilk kitap. Şahsen ben baya küfrettim bittiği yerde. Adeta Aşk-ı Memnu izliyorum da, kamera Bihter'in yüzüne zoom yapmış, orada bölüm bitmiş hissi verdi.

Her şeye rağmen böyle kitaplar okumayı seviyorum. Tekrar ortaokuldaymışım da Harry Potter'ı ilk defa okuyormuşum hissini yaşıyorum.

Zaten internette bu ara dolaşıyor, "darth vader'ın luke'un babası olduğunu bilmeden yeniden izleyebilsem Star Wars"u lafı. Ben de R.A.B.'nin kim olduğunu, Dumby'nin öldüğünü, Snape'in iyi mi kötü mü olduğunu bilmeden yeniden okuyabilseydim şu kitapları. Umarım böyle birçok kitap karşımıza çıkar - özellikle de fantastik yazında!

Friday, January 27, 2012

dipnotlar, ömrümü yediniz


Geçtiğimiz salı, d&r'dan Remzi Kitabevi yayınlarının "Onikinci Gece" çevirisini aldım. İşe gelirken ya da işten çıktıktan sonra İngilizce bir şey okuyamıyorum. Tüm gün zaten beynim İngilizce çalışmış, bir de eğlenmek için İngilizce'ye -özellikle de yazılı haline- tahammül edesim kalmıyor. Ama deli gibi de Shakespeare okuyasım var.

Bir İngiliz edebiyatı mezunu için, Shakespeare'i İngilizce okumamak, eziyet gibi bir şey değil, düpedüz eziyet.

Bir sürü çevirisi var oyunların piyasada. Hangisi daha iyi bilemiyordum. O yüzden sordum soruşturdum. İnsanlar da bir garip "oyunlar Remzi Kitabevi versiyonuyla okutuluyor genelde" dediler. Ben de güvenip aldım.

Bu noktadan sonra, benim kılkuyruk olmam mı yoksa çevirinin bir garip olması mı sorun bilemiyorum. Ama -her ne kadar edebi çeviri yapmasam da- bir çevirmen ve de artık deneyimli bir okuyucu olarak bu açıdan bakmak zorunda kalıyorum. Eğer bir deyişi, Türkçe'ye aktaracak (ya da dipnotta yazdığı hali ile "transpoze edecek") isen et, o kadar ayrıntılı bir şekilde "aslında İngilizce'si bu ama biz bıdı bıdı yüzünden bıdı bıdı yaptık böyle de Türkçe'ye transpoze ettik" diye anlatırsan olmuyor ki. Dipnotta önemli bir şey yazıyor diye okumadan geçemiyorum. Hele bir yerinde "X karakteri salak tipinde, herkes onla dalga geçiyor, ama sonunda bu kadınla evlenecekler" diye spoiler verirsen, seni bulup ağzını kırasım gelmiyor değil dipnotu yazan kişi.

O kadar ayrıntılı okumak isteyen adam zaten gider İngilizce'sini okur diye düşünmekteyim. Ya dümdüz, mot-a-mot'a yakın bir çeviri yap, ya da "transpoze" ettiğin deyimler bırak öyle kalsın. Ya da için rahat mı etmedi, dipnot vereceksen de okuyucuya gerizekalıymış gibi davranma, başta bir not ekle "bazı kısımlar şöyle şöyle yapılmıştır, dipnotlarda orjinal halleri de mevcuttur" de, sonrasında beşbin kere o deyişi ne de güzel transpoze ettiğini bizim gözümüze sokma. Hele de oyunun ilerisi hakkında spoiler vermek... Dipnot bu yazayım zaten kimse okumuyor mu dedin kuzum naptın?

Buna rağmen okuyorum ben oyunu. Sonlara yaklaştım sayılır. Aslında çevirisi gerçekten kötü değil. Hatta bence iyi bile (Bu kadar bok attıktan sonra dipnotlara çeviri kötü sanmayın diye diyorum, çok iyi bir dili var ve aktarılan deyimler çok iyi seçilmiş). Biraz sizli bizli konuşmaları yordu beni sadece. Shakespeare oyunlarının sadece asillere yönelik olduğunu düşünen, ya da onları konu aldığını sanan büyük bir çoğunluk var. Hoş, ben bu konuda laf söyleyecek bir konumda değilim. Ancak en azından orjinal dilinde okuduğumda daha halkın içinden olduğunu hissettiren, çok daha sıradan bir dil olduğunu düşünüyorum. Edebi bir basitlikten bahsetmiyorum. O dönemde yaşamış sıradan bir insanın yüzeysel olarak anlayabileceği, kendi konuştuğu kelimeleri içeren, ama çok pis (iyi manada) kelime oyunlarına ve olay örgüsüne sahip bir dili var. Ama sen Türkçe'sinde kalkıp herkesi "siz bayım" diye konuşturursan, o mükemmel akıcılık gidiyor, yerine kasıntı bir metin geçiyor. Bu ülke zaten bu nedenle Şekspir'e pek ısınamamış belli ki. Halbuki bu oyunda (Twelfth Night/Onikinci Gece) dük ve çevresi asil bir dille konuşurken, şu Olivia'nın amcası (Toby) ve budala (budala kelimesi bile biraz havada duruyor bence, aptal bile denebilirdi, asilliğe lüzum yok) Andrew aralarında siz-sen'i karıştırıp konuşsalar, bu onların hem sarhoşluğuna, hem Andrew'in soylu davranmaya çalışıp becerememesine, hem de diğerlerinden biraz daha düşük bir statüye sahip olduklarını gösterse fena olmazdı. Türkçe'deki sen-siz ayrımı, eğer çevirilerde yanlış kullanılırsa berbat bir şey ortaya çıkıyor, ama eğer zekice kullanılırsa çok mükemmel - hatta İngilizce ile verilemeyecek mesajlar verilebiliyor.

Aksi takdirde aklımda çağa ayak uydurmaya direnen, "seni budala!" diye boşluğa bakarak konuşan, ezberden gidip tepki vermeden devam eden oyunlar canlanıyor. Yani, 200 sene önce mikrofon yoktu da bağırıyorlardı, şimdi mikrofon varken oyuncuların bağırmasına ne gerek var? Tiyatronun asıl amacı hayatı örneklemek değil mi? Daha doğal olsalar daha çok insan izlemez mi? diye düşünüyorum. Ama bu konuya girersem çıkamam gibi geliyor. Hatta şu anki kısıtlı bilgimle hiç yorum yapmak istemiyorum. Biraz araştırma sonrası ancak konuşabilirim bu konuda. (Fakat üsttekiler hala benim kişisel görüşüm ve bu nedenle tiyatroların çoğu bende pek güzel izlenim uyandırmıyor).

Artık okurken dipnotlara bakmayım diyorum. Bantla mı kapatsam napsam? Yoksa doğrudan "sonunda adam ölüyor" diye bir spoylırla karşılaşmaktan korkuyorum.

Wednesday, June 22, 2011

Variation On the Word Sleep by Margaret Atwood

I would like to watch you sleeping,
which may not happen.
I would like to watch you,
sleeping. I would like to sleep
with you, to enter
your sleep as its smooth dark wave
slides over my head

and walk with you through that lucent
wavering forest of bluegreen leaves
with its watery sun & three moons
towards the cave where you must descend,
towards your worst fear

I would like to give you the silver
branch, the small white flower, the one
word that will protect you
from the grief at the center
of your dream, from the grief
at the center. I would like to follow
you up the long stairway
again & become
the boat that would row you back
carefully, a flame
in two cupped hands
to where your body lies
beside me, and you enter
it as easily as breathing in

I would like to be the air
that inhabits you for a moment
only. I would like to be that unnoticed
& that necessary.



deep-breath

Wednesday, December 29, 2010

Çeviri Editörleri, Sesimi Duyar Mısınız Bir Ara?

Canım iş arkadaşlarım, dostlarım, canlarım, ciğerlerim:

1. Tureng, zargan gibi olmadı Google translate gibi olanaklar varken, cep telefonunu eline alman, benim numaramı bulup beni arayıp "Dilek hanım, burada bir çevirmen termal sulara thermal spring demiş, ne alaka ilkbahar şimdi burada?" diye sorman biraz garip değil mi? Girer bakarsın sözlükten "aaa spring kaynak anlamına da geliyormuş" diye kendi başına yaşarsın aydınlanmanı.

2. Az kabuğunuzdan sıyrılın. Çevirmen, ikinci yazar demektir. Yazan her ne yazmışsa robot gibi aynısını çevirmemi bekleme benden. Sonra iğrenç çevirilere sebebiyet verirsin, yine benim başıma gelirsin "müşteri buna anlamsız dedi:(" diye. Kelimesi kelimesine çeviri ortaçağda kaldı. Hiç mi Can Yücel çevirisi okumadın arkadaşım yahu?

3. Beni zaman konusunda sıkma. Kaslarımla yapıyor olsam işi tamam, ama beyin ve göz daha hızlı yoruluyor biliyorsun değil mi? "Çok harika çeviriyorsunuz, ama yavaş" yorumunun anlamı bende şu; "Yavaş çevirmiyorum, önce araştırıp öyle çeviriyorum. O yüzden çevirim okunabilir bir metin haline geliyor".

4. Editörüm, metinlerden ve kelimelerden para kazanıyorum diye geçiniyorsan bana de'yi, ki'yi, mi'yi kelimelere bitişik yazıp, sesli harfleri ortadan kaldırarak/katlederek gelme. Hele bunun üzerine "yazım kontrolünü çalıştırmamışsınız wordde" hiç deme. Word'ün yazım kontrolü olmadan da yazabiliyorum çünkü ben. Farkındaysan burada da yok yazım kontrolü, ama yazıyorum bir şekilde; değil mi?

5. Beni delirtmeyin. Delirirsem size rakip bir çeviri şirketi kurar, en azılı rakibiniz olurum. Ama keyfime düşkün olduğumdan şu anda bunu tercih etmiyorum.

Haydi size iyi çalışmalaaaaar.

Not: İki nokta yan yana diye bir şey yoktur. O iki nokta ya üst üstedir, ya tektir, ya da üç adettir. Haydi öptüm.

Thursday, September 16, 2010

Şiir mi Şarkı mı?

İşten dönerken otobüste harika ötesi bir şarkı duydum. Nasıl oldu da şimdiye kadar duymamışım bilmiyorum. Emre Altuğ'un söylediği "Sev Diyemem" şarkısı. Şimdi böyle dediğimde "eaaa pop diyomuş amaan" dediğini duydum. Hiç inkar etme. Ama bu şarkıda başka bir şey hissettim. Müziği gerçekten bir işe yaramaz, bana göre yani. Çok uğraşılmış olabilir üzerinde, bilemem. Ama aynı sample'ı çalıp tüm melodiyi solistin vermesini beklersen pek de bir şeye benzemiyor bence.

Fekat ve lakin sözleri muhteşem. Yani nasıl desem, şiir olsa olacakmış. Bir yerde rastlasam ve okusaydım, belki şarkı olarak dinlediğimden daha fazla beğenecektim. Hatta bak şöyle uygulayalım, farzedelim ki bunun bestesi falan yok. Bu sadece bir şiir:

sevmedin beni n'apayım
zorla sev diyemem ya
ben sana çok aşıktım
sen de ol diyemem ya

herkesin bir dengi var
ben seninki değilmişim
baksın gözlerin bana
parlasın diyemem ya

ben böyle geldim böyle gideceğim
aynı şeyleri söyleyeceğim
binip yalnızlar vapuruna
gidip bir daha dönmeyeceğim
seni bir daha görmeyeceğim (burası olmasa da olur)

ne yaptıysam olmadı
gurursuz olamam ya
bir gün seversin sandım
o gün gelmedi asla

kalbimde duracağına
yanımda olsaydın ya
hayaline alışırım
gerçeğin üzüyorsa

Bak işte, üzerinde biraz daha düşünülse harika bir şiir olabilirmiş.

Bugünlük fazla romantik takıldım sayılır. (Evet, belki beni anlatıyor olabilir. Niye üstüme geliyorsunuz?)

O zaman şununla mı kapatsak bu giriyi de? Oooo beybi. Bu şarkıyı ve bu hatunu seviyorum. 36 bedene düşse ve saçlarını boyatmayı bıraksa soğuk nevale bir kuzeyliye benzeme ihtimali %75 olan bir insan olaraktan, güneyli hatunları çoookhoş buluyorum. Hatta itiraf ediyorum 175 boyu olan bir haaanım olarak da 165-170 arasındaki haanımların çok daha hoş gözüktüklerini düşünüyorum. Neden? Çünkü ben topuklu ayakkabı giysem minare ile plaza benzeri bir oluşuma dönüşüyorum. Onlarsa normal insan boyutlarında kalıyorlar. Ayrıca dizaltı etekler çok yakışıyor. Hele de şu kabarık olanlar. Ben bu boya bir de kabarık etek giyersem lunaparklardaki balerinler gibi oluyorum :D

Pussycat Dolls - Hush Hush. Watch more top selected videos about: Hush Hush Baby, Pussycat Dolls