Showing posts with label spor. Show all posts
Showing posts with label spor. Show all posts

Tuesday, July 15, 2014

Blogilates'e sarmış olabilirim

Cassey Ho da idolüm olmuş olabilir. Ama bir sor neden?

Hem güçlü hem feminen kadın tipini oldum olası seviyorum. Böyle çocukluktan gelen bir şey bu bendeki.

Kızlar bulmuş pop pilates başlangıç seviyesi takvimini. Zaten pilates'e başlayasım vardı, hatta pilates setimi sipariş bile etmiştim ki bunu gönderdiler. Ebru Şallı'ya mecbur bırakmadığı için beni bir kez daha seviyorum ben bu kadını.


Daha önce tariflerini falan izliyordum canım sıkıldıkça Cassey'in Youtube'da. Blogilates.com'a bir bakayım dedim. Veee beslenme planını gördüm. Dünden itibaren uygulamaya başladım. Aslında şunu bildikten sonra plana ihtiyaç yok ama ben sarsak bir insanım. Neyi bilmeliyiz:

- Bol su iç
- Sebze ve meyvelerle adeta birer sevgili ol
- Protein tüketimini arttır

Protein diye illa ki et yiyecek halimiz yok. Ben yumurta, süt ürünleri, baklagil vs daha çok yiyorum mesela. Neyse işte. Cassey'in yayınladığı beslenme planı ve benim çevirdiğim halleri şunlar:



Thursday, May 29, 2014

Bundan istiyorum, aynısından!

Beyonce'nin en uyuz olduğum şarkısı olmasına rağmen, en güzel hali burada resmen. Başında ve sonunda kot ve beyaz üstle durduğu gibi durayım, daha fiziki açıdan bir beklentim kalmaz kendimden :)


Tuesday, May 27, 2014

Sağlıklı beslenme şeysileri falan

İğrenç bir espri ile başlayasım geldi "yeni brangelina mı olcaz ne" diyecektim başlıkta, insanlar görüp kaçar diye yazmadım. Ayıp.

Anıl haftada iki kilo veriyor olmamı kıskanmış olacak ki o da spora başladı 8-) yok be neyimi kıskansın benim. Ben daha maksimum 3 km yürürken o 10 km yürüyerek beni sinir krizine sokuyor anca.

Sanırım her şey fazla çikolatalı cumartesiden sonra gelişti. Ya birbirimizi gaza getiricez ya da yoldan çıkarıcaz. Yoldan çıkarılan halimiz hoş değil. Zaten çok deli yemek yemeyen iki insan berbat seçim yaparsa gider oh la la beatrice, cheesecake yer akşam yemeği niyetine. Şeker komasına 5 vardı. Zaman geçti oturduk Real Madrid vs. Atletico Madrid maçını izlerken benim yediğimiz çikolatalar yetmezmiş gibi yaptığım keki yedik. Getirdiğim kutuyu bitirmemiz sanırım 30 saniye falan sürmüştür.

şurda küçük bi not: şu anda aklıma geldi. maçı izlerken baya bildiğin amca muhabbeti yapmışım. "real'in kondisyonu çok iyi tabi, atletico dayanamadı uzatmalarda o tempoya, yorulunca hemen atağa başladılar" bu ne ya. kendime yabancılaştım şu an slfkdgjnb  :D

Şaka bir yana çok heveslendirdi beni onun da başlaması. myfitnesspal diye bir uygulama buldum, bayıldım. onu kullanıyoruz. ona 2000 kalori izin verirken bana 1200 vermesi metabolik kanunlara isyan etmeme neden oluyor tabi. yalnız türk kullanıcılar baya azimli, kısırın kalorisini bile eklemişler uygulamaya.

Sporda ağırlık çalışmalarına hız verdim, bir süredir bırakmıştım. kardiyo, zumba, yüzme vs takılıyordum. ama artık toparlanmam lazım biraz bu ara çok kilo verdim, sarkma olmasın. 

Giyecek pek kıyafetim kalmadı ve bu durumdan aşırı memnunum :D Yine de kıyafet almayı değil spor kıyafeti almayı planlıyorum. Çok tatlı şeyler var özellikle H&M'de ^-^ 25 tl'ye spor sütyeni satıyorlar, delirmiş bunlar!



Bu da çok güzeel :D



Wednesday, September 25, 2013

Her şeyini blogda paylaşan insan

Benim bu, yine geldim.

Sevgili vücuduma ithaf ediyorum bu yazıyı.

Manyak mısın arkadaşım? Bir vücut bu kadar mı zayıflamak istemez? Daha bir şey çıkarma gözünü seveyim!

Etrafımdaki herkesin "kızım sen bir git doktora, bu kadar spor bu kadar diyetle senin olimpiyatlara katılman lazımdı" (sporcu olmayan ülkemizde benim olimpiyatlara katılma ihtimalim baya var bence) yorumları biraz tırtıklasa da beni sallamamıştım. Fakat son zamanlarda fark ettiğim gereksiz asabiyet, artık benim bile dikkatimi çeken konsantrasyon bozukluğum "bi gideyim evet" noktasına getirdi beni.

Bir de insanın morali bozuluyor tabi. Haftada en az 3 gün 2'şer saat spor yapan bir insanım, etrafımdaki normal insanlara baktığımda onların yarısı kadar anca yediğimi fark edebiliyorum sonuçta. Ama diyabet aklıma en son gelecek sorundu. Tamam henüz diyabet hastası değilim ama bi bokluk varmış insülinde.

İnsülin direnci çok saçma bir şey bence. Kilo alınca "ehehe salak, artık veremicen de bunları" diye kıs kıs gülen bir hormon problemi bu.

Benim durumumda görüyoruz ki egzersiz, spor, diyet, bazen vız gelip tırıs gidebiliyor bu naneye. Genlerinizde varsa en ufak aralıktan ce-e yapıyor.

Haşimato uyuzunu uzun süre fark edemediğimden zaten kilo alma ve verememe problemim olmuştu. Bir insan 2-3 ayda 10 kilo alır mı? Ben aldım. Yine bunu kendi hatam sanıp 5'ini verdim bir de. Bence tsh'ı 80'lerde bir insan için büyük bir şey başarmışım. Devamını veremiyor olmamı buna bağladılar. Peki dedik. Bir sene geçti aynı yerdeyiz.

Meğerse insülin de diyormuş ki madem aldın kiloyu veremedin artık hiç veremezsin. Sapık mısınız lan?

Doktorcuğum bile "eğer spor yapmasan, beslenmene dikkat etmesen böyle kalamazdın; çok daha ciddi sorunların olurdu" dedi. Bazen inadım işe yarıyor ne diyeyim.

Neyse ki tıp çok ilerlemiş :D 20. yüzyılın başlarında yaşıyor olsaydım tedavisi de olmayınca ne olurdum bilemiyorum. Bi defa ikisi de asabiyet yapan sorun, etrafta adeta Vezüv yanardağı gibi dolaşırdım, kime patlayacağım belli olmazdı.

Artık bundan sonra I Levotiron & IDiaformin.

Friday, May 3, 2013

Ben? Futbol? Hele yorumlamak?

"Ne haddime canım" demeyeceğim. Az çok anlarım futboldan. Tabi evde fanatik GS'li dede, babane & baba ile yaşamak, üzerine anneannenin de fanatik GS'li olması sonucu istesen de istemesen de öğreniyorsun futbolu.

Dün akşam zaten sinirlerim kendiliğinden bozuktu. Bir de maç izleyerek bozmak istemedim. Bir yanım Fb kazansın tur atlasın istiyor, bir yanım da "ulan bunlar kesin aheste aheste oynayacaklar" diyordum. Haklı da çıktım işin kötüsü. Fb'deki eksiklik bariz, heyecan yok adamlarda. Kendilerini "biz iyi bir takımız gençler" diye kandırıyorlar. Bebişim dünyanın en iyi futbolcularını da alsan bu bir takım oyunu. Heyecan yaratacaksın, hayal kurduracaksın. "Uefa kupasını alıcaz bu sene!" ifadesi futbolcunun gözlerinden okunacak. Biz buna iş dünyasında çalışanları motive etmek diyoruz.

Hayır sonra "Gs de bi uefa kazandı kırk yıldır anlatıyor" oluyor. Katılıyorum kesinlikle ama bir yandan da m insanlar hala "biz onu alabiliriz" algısı yaratıyorlar ki bu da bim'in "en ucuz bim'dir" algısı yaratması gibi bir şey. En ucuz o olmasa da oymuş gibi hissediyor insanlar. Son Real Madrid maçında "lan bunlar bize kaç tane atar kim bilir, izlemicem ben gidiyorum odama" dediğimde bile son anda "lan yoksa? aha elicez galiba bunları!" heyecanı yaşatmasını başarmak da büyük bir iş.

Bu arada bir şey fark ettim ki Sow'a youtube'dan çok fazla "ilginç goller" videosu izletmişler. Çocuğum kalecinin arkasından koştu tüm maç belki topu elinden kaçırır da ben atarım diye. Rastlantı bunlar Sow'cuğum, kaleci salak değildir heralde topu senin ayağına verecek kadar.

Bizimkiler tırt toptan da, Real Madrid vs Dortmund maçı gayet ilginçti. Yıllar sonra keyifle izlediğim maçlardan biri oldu. Alman hayvanlığına bir örnek gördük resmen, adamlar sanki bizim zırhlı polisler - real de 1 mayıs'ta yürüyüş yapmaya çalışan işçilerdi. 

 0:26'daki kaleci golcüye gerek kalmaksızın salaklığını göstermiş.
Sow'un arkasında koştuğu ise 0:47 gibi bir durumdu. Bu seferlik olmadı diyoruz.

Tuesday, March 12, 2013

Spor ve Türk İnsanı İlişkisi

Kabul edelim ki genel olarak sportif bir millet değiliz. Yiyelim, içelim, yatıp zıbaralım, tuvalete bile gitmeyelim mümkünse diyen bir yapımız var genel anlamda. O yüzden gereksiz yere top peşinden koşturmalar falan yapıya ters.

Erkekler spor yapmak istese ya futbol oynayacak, az daha "elit" ise basketbol vs. Kadınlar için durum daha vahim. Ne gerek var sonuçta karımızın kızımızın efor sarfetmeli işlerin içinde?!

İşte o yüzden lömbür lömbür geziyoruz gençler. Üzerine bol tereyağlı, bol salçalı yemekler gelince de... ehm. Neyse, yemek konusuna girmeyelim.

Erkek kısmı beni şu an ilgilendirmiyor, o yüzden mevzuyu kadınlara indirgiyorum. Hatta daha da abartıp kendime dönüyorum.

Doğuştan sen de ayı yogi ben diyeyim winnie the pooh modelinde doğmama rağmen önlenemez bir hareket etme ihtiyacım vardı. Milletin çocukları götümüzü kaldırıma yayıp barbie'lerimizi giydirelim derdinde iken İpek ve ben evde top oynamaktan vazo bırakmamış, lastiğe üçüncü bulamadığımızdan evdeki bir sandalyeyi insan yerine koyup lastik oynamış, birimiz okula isek duvarlarla top oynamıştık. Buradan çıkacak ikinci anlam ise, evet evden pek dışarı çıkabilen çocuklar değildik. Yalnız ev danalarıydık.

Kenarda duran kızlardan biri yerine bizde devasa bir sandalye vardı işte.


İlkokulda sınıf ortalamasını ikiye katlayan boyum nedeniyle çeşitli basketbol okullarından insanlar gelip bizimkilerin aklını çelmeye çalışıyordu gönderin bu çocuğu spora diye. Babam & babanem ise "kız çocuğu ya iki gün sonra bunların deplasmanı olunca nasıl göndericez başka yerlere?" diyerek yollamadılar. Bu konuda tek teşekkürüm iyi ki baskete göndermemişler lan, daha da geliştiğimi düşünemiyorum kısmıdır.

Bunun ardından (ne basket ne jimnastiğe gidememenin yarattığı umutsuzluk ile) üniversiteye kadar devam eden evde yayılıp yatma kısmı gelir. Para kazanmaya başlamamla ve babamın da daha modern bir insan haline dönüşmesiyle birlikte spor sevdası gene başlar.

İlk evre evde pilates denemeleri.

Sonra sürekli devam eden fitness maceraları.

Kısa süren salsa macerası, sonrasında parasını verip ayakkabılarına kadar alıp tam latin dansı gurusu(!) olma dönemi. Baya parlak simli mimli, pembe ayakkabı aldım ben salsa yapıyorum diye?! O ayakkabıyı bir salsa gecesinde giymeden de yaşlanamam tabi!

Şu an hepsinden sıkıldığım, zumbaya merak saldığım dönemdeyiz. İnsan günde bir gün iki gün gider, her gün ne işin var? Ama hakkını vermek lazım, dünyanın en güzel şeylerinden biri. Artık her duyduğum hareketli şarkıda kolumu bacağımı sallayıp oynamak istiyorum! Eşli danslarda eşinin sana uymaması durumu var. Tabi eşli dansların erkek egemen olması, bizim erkeklerin de "biraz odun" olması durumu zorlaştırıyor. Ama solo danslar öyle mi?! Dağıt dağıtabildiğin kadar.



Bir de Üsküdar-Harem sahil yolunu keşfetmemiz güzel oldu. gidiş dönüş 4,5-5 km yürümüş oluyoruz Aylin'le. Ama yetiyor mu? Hayır! Bu hafta koşulacak artık.



Etraftaki bütün kızları toplayıp oryantale başlamayı da düşünüyorum son zamanlarda. Asıl hedef roman ama kurun başlamasını beklemek lazım (evet, hala lanet olasıca roman havasını oynayamıyorum! Trakyalı genlerim benden utanıyor).



İşte buldumcuk olmak böyle bir şey herhalde. Daha keşfetmediğim yüzme diye bir alan var. Yazın ona da bir şekilde el atacağım tabi.

Tuesday, January 8, 2013

Kar, kahve, blog falan

Çok romantik gibi görünüyor değil mi? Pek de cliché... Pencereden yağan karı izlemek, o sırada büyük bir kupada kahve veya sıcak çikolata içmek, şık ama nedense evde giyilen büyükçene hırkanın kollarını uzatıp ellerini de ısıtırken Ipad'de blog yazısı girmek falan filan.

Bence çoğu kimse yukarıdaki tip değil. Böyleleri yok değil, hatta tanıdığım çok kişi var böyle havalarda gezen ama aslında zorlamadan başka bir şey değil.

Mesela ben demin çay ve hanımeller asorti eşliğinde işler güçler'in ekstra bölümünü izledim. Sonra dışarı baktım "vay anasını millet hala dışarıda" dedim. hiç öyle Mango'dan alınma evde giymelik hırkam yok. Babanemin kendine ördüğü ama artık benim giydiğim siyah yeleği var üzerimde. Netbook'un altında ısınmasın diye annemin çözüm olarak sunduğu kesme tahtası, babamın terlikleri, Hello Kitty'li ama üzerimde hiç şirin durmayan pijamalarım, televizyonda ise beş bin kere kilo verip geri almış Kristie Alley'in bizi etkileyeceğini sanan Dr. Oz var.



Beş bin senedir Bağlarbaşı'nda gitmelik spor salonu arıyorum bu arada. En son hedefim Pazarbaşı'na doğru gitmek olacak gibi. Bıktım ulen! Bu kadar spora aç ama spor salonuna hasret başka semt yoktur herhalde. Olan üç beş yer de rezil ötesi ve başka yer olmadıklarından kendilerini Sporium zannediyorlar. Oğlum alt tarafı beş tane koşu bandı, üç tane bisiklet, bir tane de eliptik koymuşsun, aylık 160 lira istemek senin neyine?

Yaz olsa koruya gideriz, ne bileyim sahile ineriz ama karda kışta ne işin var? Bir de düz bir memleket değil ki buralar, "karda/yağmurda yürüme" romantizmi yaşayamıyorsun. Islak yaprağa basarsan bizim evin önünde, kendini Kuzguncuk'tan denize uçarken bulman olası.

Bu aralar çok sıkıldım hem de öyle böyle değil. Sıkıntıdan "How do I look?" ve hatta "Teen Mom" bile izliyorum düşün.