Showing posts with label Eleştiri. Show all posts
Showing posts with label Eleştiri. Show all posts

Wednesday, April 8, 2015

Halkla İlişkiler Dersi - 2

Bu sefer olmaması gerekeni işliyoruz beybiys.

Hayatta gördüğüm en tırt reklam, en tırt sloganı bulan firma Şölen.

Biscolata erkeği "reklamın iyisi kötüsü olmaz" tarzında bir şeydi, tuttu. Bir hayli de radikaldi tabi şimdiye kadar hep kadın oynatılan çikolata reklamlarında taş gibi erkekleri oynatma fikri. Ama sadece reklamlarda kalmıştı, ürün paketi üzerinde herhangi bir ibare yoktu.

Şimdi wapps diye bir ürün çıkardılar. Üstünde kocaman puntolarla "ERKEK GİBİ YE!" yazıyor. Tv reklamları radikal olmadıkça aşırı etkili olmuyor bence bu tip fmcg ürünlerinde. Müşterinin satın alma anındaki kararı daha önemli. Bu yüzden de reyon, ambalaj vs. daha önemli oluyor. (Aslında bir de yurtdışında bu ürünlerle abik gubik tarifler verme meselesi var ama onu da bir ara anlatırım)

Dün bir markette geziyordum, -çünkü sorunluyum ve market gezmesini seviyorum- saçma sapan ürünleri incelerken 4 kişi geldi geçti çikolata reyonundan. Hepsinin 1 dakikadan fazla ürünleri incelemesine bakacak olursak hiçbiri kafasında kararlaştırıp gelmemişti ürün almaya. Hepsi o an karar verecekti.

Bu wapps'ın paketi büyük - sanırım o nedenle de ilgi çekiyor. Bir de ürün paketi aşağıdaki şekilde, siyah kısmı iç tarafa gelecek şekilde dizilmişti. Bilinçli yapılan bir şey mi onu bilmiyorum ama.

Gelen 4 kişi de kadındı benim şansıma, hepsi ürünü bir kez eline aldı - erkek gibi ye kısmını gördü ve "hadi len" edasıyla geri "attı".

Sonra kız kardeşim geldi, o da aynı şekilde abur cubur almak için bakınıyordu. Tamamen aynı hareketleri o da yaptı.

Erkek müşteri gelmedi nedense :) onları inceleyemedim.



Wednesday, October 31, 2012

Donna'yı sevmeyeni ben de sevmiyorum.

Donna kim be? dediğini duyar gibiyim. Doctor Who'daki Donna Noble tabi ki!

Neden sevmeyeni ben de sevmiyorum o kısma geleyim. Bu Donna fazla sıradan bir kadın. Güzel değil, çıtı pıtı hiç değil, belki sevimli bile değil. Üstelik genç de değil. Ama işte onunla empati kuramayan, onun neden asabi olduğunu anlamayan sözde doctor fanlarına dayanamıyorum nedense. Sadece güzel ve genç değil diye bir kadını "dayanılmaz" diye nitelendirmek, zaten baştan sona abik gubik bir diziyi anlayabilen (veya anladığını sanan diyelim) insanlara yakışmıyor diye düşünüyorum.


Gerçi anlamayanlar kendileri düşünsün, yapılan anketlerde hep en sevilen yoldaşlardan seçiliyor kendisi. 

Tuesday, June 26, 2012

Tarkan, bebeğim, sen başkasın!

Ne dinlersem dinleyim, dönüp dolaşıp bir Queen, bir Zeki Müren, bir de Tarkan dinliyorum işte. Hatta kıt müzik bilgimle iddia ediyorum ki şu şarkı Türkiye'de yapılmış en iyi pop şarkılarından biri. Ama nedense pek kimse ilgi göstermedi, hatta Tarkan kendisi bile! İlk çıktığından itibaren sevdim kendisini. Nasıl "Bir Ben Bir Allah Biliyor" şarkısı son zamanlarda yapılmış en mükemmel tsm-arabesk karışımı şarkı ise bu da en iyi pop şarkılarından biri.



Tuesday, March 27, 2012

Dig in the dancing queen!!!

Bugün aslında dün ofiste bunalıp okuduğum Oscar Wilde oyunu hakkında yazacaktım. Ama üstüne biraz daha okurum diye vazgeçtim. Zaten Dancing Queen'i dinleyince içimden onu yazmak geldi.

Mamma Mia filmi çıktığında deli oldum çünkü tam bir Meryl Streep hayranı diyebilirim kendime. Ancak birçok arkadaşım filmin çok kötü olduğunu söyleyince, izlemesem mi demiştim. Sonra bir gün can sıkıntısı, merak ve mutlu olma ihtiyacı nedeniyle oturup izledim.

Halt etmiş güzel değil diyenler.

Tamam Pierce Brosnan adeta Yunan Adalarının kütüğü olarak oynamış filmde, ama olsun, Streep var :)

Benim için iki önemli noktası vardı filmin. Biri Donna depresif depresif makyaj masasında otururken/söylenirken arkadaşlarının Dancing Queen'i söylemeye başladıkları yer. Bu sahneyi sanki yaşamışım/yaşayacağım gibi hissediyorum. Bundaki en önemli sebep bu üçlünün bana hiç yabancı olmaması.
- donna, bizzat ben. yay burcu olduğuna eminim bak. hangi manyak yunan adalarına kaçıp yaşar ki? zamanında 3 tane sevgilisi olmuş, hala oraya takılmış kalmış. sonunda her şeyi yaparım ben diye otel açmış takılıyor.
- rosie, kesinlikle dino. kısa saçları, özgürlüğü, istediğini elde etmesi.
- tanya, al sana fufu. süslü, zengin, çekici.


Biz de yaşlanınca böyle olacağız gibi geldiğinden bana çok hoşuma gidiyor bu sahne. Çok da kötü olmadığımızı gösteriyor yani :)

He bir de bizim de bu kadar deli olduğumuz :)



İkinci sahne ise, Donna'nın Sam (Pierce amcamız yani)'le adanın tepesindeki kiliseye tırmanırken içini dökmesi. Tabi "The winner takes it all" şarkısı aracılığı ile. Evet belki kadının sesi mükemmel değil, ama o sırada boynundaki şalı elinde döndürüp ne yapacağını bilememesi, kızsam bağırsam buna hakkım yok ama kızgınım işte tavrı, elinin ayağının dolaşması o kadar güzel anlatılmış ki, bir kez daha Donna'cım kesin yaysın bebeğim diyorum.



Not: burçlara düşkün değilim ama böyle arada takılıyorum işte.

Friday, March 23, 2012

Aman Allahııım!

Sevgili kardeşim daha dün yazdıklarımı duymuş gibi bana kitap almış. Hem de Shakespeare (kalp gelsin buraya)!

İngilizce'sini okuyacak kafa kalmadığı için bugünlerde bende, Türkçe'sini istiyordum. (nasılsa iki gün sonra bitirince oturur İngilizce'sini de okur, çevirisini eleştiririm zaten, huyumu biliyorum)

İşte kitabım bu :)



Remzi Kitabevi'nden almayacaktım ama almış bir kere. Çevirmen de Bülent Bozkurt'muş. Şöyle bir göz gezdirdim, notlar kitabın sonunda. O bile yeter şimdilik. Bir de Digital Theatre bana bir iyilik yapsa da İngilizce altyazılı olarak David Tennant & Catherine Tate versiyonunu yayınlasa. Ya da DVD'si Bluray'i çıksın arkadaşım. Üzülüyoruz burada zaten gidip göremedik canlı canlı :(



not: kendileri Beatrice ve Benedict'i oynuyorlar.

Thursday, March 8, 2012

Max Maceraları: Kralın Doğuşu

Ben bu filmi izlemeye gideceğimi hiç düşünmemiştim. Hele de galasına!

Yine beyazperde ile oradaydım. Gala Kanyon'da yapıldı. Geldiğini gördüğüm "ünlüler"; Yekta Kopan, Engin Altan & Özge Özpirinçci'ydi. Sezen Aksu da gelmiş diyorlar ama görmedim. Banane arkadaşım kim gelirse gelsin, sepet sepet dondurmaları görmüşüm ben, istediğim kadar yeme hakkım var, kim gelmiş diye bakmadım açıkçası. Saydıklarım da böyle ben dondurmalara dalmışken önümden geçenlerdi.

Organizasyon güzeldi. Büyükler için ızgaralar, şarap, kanepeler falan dağıtıldı ama benim gözüm sadece dondurmalardaydı. Bol bol dondurma yedik.

Filmi ise beğenmedim açıkçası. Kalite malite tamam da, artık çocuklar bizim gibi değil. Bana 5 yaşında ne gösterseler izlerdim. Bunlar her şeyi anlıyor, zorlanmak istiyorlar. Ama film dümdüz gidiyor işte. Öyle düz ki, ulan Max bu hikayeden prens olduğunu anlamaz dedim ama "o anlattığın prens benim değil mi?" dedi. He anam, sensin.

Türkçe seslendirmede değil Sezen Aksu, minik fili seslendiren kıvırık kafalı çocuk bile Özge Özpirinçci'den daha başarılıydı. Sezen Aksu gayet iyi kıvırmış seslendirmeyi valla. Ama Özge Ö. sanki haber sunuyormuş gibi konuşunca olmamış. Türkçe sandığımız gibi "yazıldığı gibi okunan bir dil" değil. Gideceğiz yazıp gitcez-gidicez diye okuyoruz. Normal hayatta "gideceğiz" dersen ortamda gereksiz gerginlik yaratırsın. Ama sorun sadece bu değildi. Sözcükleri vurgulamasında da sorun vardı. Ne bileyim işte çok verememiş kendini ya da pek uğraşmamış.

Engin Altan'ın sesini ise tanımadım valla başta. Bence başarılıydı kötü adam olarak. He ne kadar kötü dersen, eh işte.

Yani, ürün üzerine film çıkarırsan olacağı budur. Daha fazlasını beklemek yanlış zaten. İtirafım ise şu: Yarısında çıktım filmden. Gidip Starbucks'ta Chai Tea Latte içmek daha cazipti valla.

Saturday, March 3, 2012

Ulysses Moore - Zaman Kapısı


Bak baştan söylüyorum sıpoylır içerebilir!

Kendisi Pierdomenico Baccalario tarafından yazılmış bir roman serisi. Çocuklara mı yönelik, yoksa gençlere mi bilemedim. Yazarın "ulan ben bu ara şöyle bir kitap yazsam kesin köşeyi dönerim" diyerek, planlı planlı yazdığını hissediyorsunuz. Harry Potter'da hissedilen planlı fakat içten gelen yazım türü bunda yok. Zaten onu her genç-fantastik yayında aramak manasız.

Yine de metrobüste giderken okumaktan çok eğlendim ben. İlk kitabı okudum sadece. Zaman kapısı diyor ama zaman kapısı nedir daha tanışamadık. Sonraki kitaplarda öğreniliyor herhalde.

Öyle çok şey beklenmeden okunursa, hoş vakit geçirtiyor. Şu an karar verdim ki kitap daha çok ergenlik öncesi dönemdeki ya da ilk ergenlik dönemindekilere yönelik yazılmış. Şöyle 4-5-6-7. sınıflardakilere göre. Hatta çok kitap okuduk etkisi vermek için olmadık yerde dizi izler gibi kesiliyor ilk kitap. Şahsen ben baya küfrettim bittiği yerde. Adeta Aşk-ı Memnu izliyorum da, kamera Bihter'in yüzüne zoom yapmış, orada bölüm bitmiş hissi verdi.

Her şeye rağmen böyle kitaplar okumayı seviyorum. Tekrar ortaokuldaymışım da Harry Potter'ı ilk defa okuyormuşum hissini yaşıyorum.

Zaten internette bu ara dolaşıyor, "darth vader'ın luke'un babası olduğunu bilmeden yeniden izleyebilsem Star Wars"u lafı. Ben de R.A.B.'nin kim olduğunu, Dumby'nin öldüğünü, Snape'in iyi mi kötü mü olduğunu bilmeden yeniden okuyabilseydim şu kitapları. Umarım böyle birçok kitap karşımıza çıkar - özellikle de fantastik yazında!

Friday, January 27, 2012

dipnotlar, ömrümü yediniz


Geçtiğimiz salı, d&r'dan Remzi Kitabevi yayınlarının "Onikinci Gece" çevirisini aldım. İşe gelirken ya da işten çıktıktan sonra İngilizce bir şey okuyamıyorum. Tüm gün zaten beynim İngilizce çalışmış, bir de eğlenmek için İngilizce'ye -özellikle de yazılı haline- tahammül edesim kalmıyor. Ama deli gibi de Shakespeare okuyasım var.

Bir İngiliz edebiyatı mezunu için, Shakespeare'i İngilizce okumamak, eziyet gibi bir şey değil, düpedüz eziyet.

Bir sürü çevirisi var oyunların piyasada. Hangisi daha iyi bilemiyordum. O yüzden sordum soruşturdum. İnsanlar da bir garip "oyunlar Remzi Kitabevi versiyonuyla okutuluyor genelde" dediler. Ben de güvenip aldım.

Bu noktadan sonra, benim kılkuyruk olmam mı yoksa çevirinin bir garip olması mı sorun bilemiyorum. Ama -her ne kadar edebi çeviri yapmasam da- bir çevirmen ve de artık deneyimli bir okuyucu olarak bu açıdan bakmak zorunda kalıyorum. Eğer bir deyişi, Türkçe'ye aktaracak (ya da dipnotta yazdığı hali ile "transpoze edecek") isen et, o kadar ayrıntılı bir şekilde "aslında İngilizce'si bu ama biz bıdı bıdı yüzünden bıdı bıdı yaptık böyle de Türkçe'ye transpoze ettik" diye anlatırsan olmuyor ki. Dipnotta önemli bir şey yazıyor diye okumadan geçemiyorum. Hele bir yerinde "X karakteri salak tipinde, herkes onla dalga geçiyor, ama sonunda bu kadınla evlenecekler" diye spoiler verirsen, seni bulup ağzını kırasım gelmiyor değil dipnotu yazan kişi.

O kadar ayrıntılı okumak isteyen adam zaten gider İngilizce'sini okur diye düşünmekteyim. Ya dümdüz, mot-a-mot'a yakın bir çeviri yap, ya da "transpoze" ettiğin deyimler bırak öyle kalsın. Ya da için rahat mı etmedi, dipnot vereceksen de okuyucuya gerizekalıymış gibi davranma, başta bir not ekle "bazı kısımlar şöyle şöyle yapılmıştır, dipnotlarda orjinal halleri de mevcuttur" de, sonrasında beşbin kere o deyişi ne de güzel transpoze ettiğini bizim gözümüze sokma. Hele de oyunun ilerisi hakkında spoiler vermek... Dipnot bu yazayım zaten kimse okumuyor mu dedin kuzum naptın?

Buna rağmen okuyorum ben oyunu. Sonlara yaklaştım sayılır. Aslında çevirisi gerçekten kötü değil. Hatta bence iyi bile (Bu kadar bok attıktan sonra dipnotlara çeviri kötü sanmayın diye diyorum, çok iyi bir dili var ve aktarılan deyimler çok iyi seçilmiş). Biraz sizli bizli konuşmaları yordu beni sadece. Shakespeare oyunlarının sadece asillere yönelik olduğunu düşünen, ya da onları konu aldığını sanan büyük bir çoğunluk var. Hoş, ben bu konuda laf söyleyecek bir konumda değilim. Ancak en azından orjinal dilinde okuduğumda daha halkın içinden olduğunu hissettiren, çok daha sıradan bir dil olduğunu düşünüyorum. Edebi bir basitlikten bahsetmiyorum. O dönemde yaşamış sıradan bir insanın yüzeysel olarak anlayabileceği, kendi konuştuğu kelimeleri içeren, ama çok pis (iyi manada) kelime oyunlarına ve olay örgüsüne sahip bir dili var. Ama sen Türkçe'sinde kalkıp herkesi "siz bayım" diye konuşturursan, o mükemmel akıcılık gidiyor, yerine kasıntı bir metin geçiyor. Bu ülke zaten bu nedenle Şekspir'e pek ısınamamış belli ki. Halbuki bu oyunda (Twelfth Night/Onikinci Gece) dük ve çevresi asil bir dille konuşurken, şu Olivia'nın amcası (Toby) ve budala (budala kelimesi bile biraz havada duruyor bence, aptal bile denebilirdi, asilliğe lüzum yok) Andrew aralarında siz-sen'i karıştırıp konuşsalar, bu onların hem sarhoşluğuna, hem Andrew'in soylu davranmaya çalışıp becerememesine, hem de diğerlerinden biraz daha düşük bir statüye sahip olduklarını gösterse fena olmazdı. Türkçe'deki sen-siz ayrımı, eğer çevirilerde yanlış kullanılırsa berbat bir şey ortaya çıkıyor, ama eğer zekice kullanılırsa çok mükemmel - hatta İngilizce ile verilemeyecek mesajlar verilebiliyor.

Aksi takdirde aklımda çağa ayak uydurmaya direnen, "seni budala!" diye boşluğa bakarak konuşan, ezberden gidip tepki vermeden devam eden oyunlar canlanıyor. Yani, 200 sene önce mikrofon yoktu da bağırıyorlardı, şimdi mikrofon varken oyuncuların bağırmasına ne gerek var? Tiyatronun asıl amacı hayatı örneklemek değil mi? Daha doğal olsalar daha çok insan izlemez mi? diye düşünüyorum. Ama bu konuya girersem çıkamam gibi geliyor. Hatta şu anki kısıtlı bilgimle hiç yorum yapmak istemiyorum. Biraz araştırma sonrası ancak konuşabilirim bu konuda. (Fakat üsttekiler hala benim kişisel görüşüm ve bu nedenle tiyatroların çoğu bende pek güzel izlenim uyandırmıyor).

Artık okurken dipnotlara bakmayım diyorum. Bantla mı kapatsam napsam? Yoksa doğrudan "sonunda adam ölüyor" diye bir spoylırla karşılaşmaktan korkuyorum.