Showing posts with label Aile. Show all posts
Showing posts with label Aile. Show all posts

Sunday, January 27, 2013

Blogum varken sözlüğe ne gerek var

Yok işte o yüzden buraya yazayım dedim. Ahmet daha beşinci sınıfta ilk birini getirdi karnesinde sağolsun. Babamdan sonra okul hayatı başarısız olan ikinci aile ferdimiz kendisi. Bu dönem annem Ahmet'e iltimas gösteren öğretmenlere "hiç şımartmayın bunu ne hak ediyorsa onu verin hepimizi kullanıyor" demiş. Yoksa görmezdi şanslı herif. Evde yata yata üç beş alıp geçerdi dersleri. Böyle de anne pek görülmez heralde.

Ama Ahmet'e asıl ayarı İpek verdi. Hala aklıma geldikçe gülüyorum. Adam loto gibi gelmiş karnesi için "sadece Türkçe bir, diğerleri normal" diyebiliyor. Yine böyle dediğinde "babam dün gece baktı milli piyangodan bişe çıkmamış Ahmet" diyerek son noktayı koydu İpek.

Böyle bişi işte.

Wednesday, January 16, 2013

Gözüne Güneş Giren İnsan

Tam hayatımı düzene sokma, olumsuz duygulara kapılmama, bir şeyleri başarmaya çalışmaya karar vermişken üst üste bu kadar da darbe vurulmaz ki bir insana.


Oh be sonunda evden dışarı kendimi attım diyerek akşam sinemaya gitmeye karar verdim. Lay lay lom modunda Optimum'a yol alırken minibüsün beni tam inşaat olan yerde indirmesi ile kendimi çamur içinde buldum. Daha botlarımı yeni boyamışken böyle bir şey olması sinir bozucuydu tabi ama önemli değildi o an. Az önce inşaatta ben çalışıyormuşum gibi Optimum'a gitmem de sorun değildi. Silerim geçer sonuçta değil mi?

O sırada yüksek lisanstan bir arkadaşım mesaj atmış, kötü haber: hoca ikinci öğretim sınavına girdik diye sınavlarımızı kabul etmemiş hepimize sıfır vermiş. Hoca da sempati beslediğim bir insan(dı). Olamaz diyorum, kesin bir yanlışlık olmuştur. Çoğu hoca çalışıyoruz diye rahatlık sağlıyor, zaten bilimsel hazırlıksınız fark etmez istediğinize girebilirsiniz diyordu. Olmaz öyle şey dedim. Bir yandan da uykularımı kaçırdı tabi.

Çok sevdiğim bir insanın kanser olduğunu ve dün ameliyat olduğunu öğrendim. Böyle zamanlarda konuşamam ben. Yani hastalıktan konuşamam. Çünkü o kadar çok şeyi atlattık ki, öyle zamanlarda hep "aklı başında olan" kişi ben olmak durumunda kaldım. Çocuksu anne-babaya sahip olmanın sonuçları bunlar hep.

Eve geldim, İşler Güçler'i izliyordum. Oh ne güzel gülüyoruz derken Ahmet Kural'ın şu sahnesi çıktı:

http://www.startv.com.tr/dizi/isler-gucler/video-galeri/sayfa/1/feride-ahmetin-evlilik-teklifini-kabul-edecek"
http://www.startv.com.tr/dizi/isler-gucler/video-galeri/sayfa/1/su-hayatta-bir-defada-benim-istedigim-olsa-ne"

Hanginize küfür edeyim bilemiyorum. Yazana mı, oynayana mı, kendime mi? Yazılan yorumları okuyorum da hiç böyle aşık olmadım ama bunları izlerken sanki yaşamış gibi ağladım demişler. Yaşayan ne oluyor peki? Mal gibi kalıyorsun ben diyebilirim. Ağlamak istesen ağlayamıyorsun, tekrar midene o taş gelip oturmuş gibi oluyor. Yapmayın lan böyle şeyler?!

Sonra sabah uyandım, arkadaşım yine mesaj atmış. "Hoca kabul etmiyor, büte girmemiz gerekiyormuş. İşten izin alamıyoruz dedim ama beni ilgilendirmez, kafanıza göre giremezsiniz." demiş. Kafamıza göre? Bize vizede ikinci öğretim sınavına girebilirsiniz dendiğine göre neyi kafamıza göre yapmışız? Salak yerine konmak, bilimsel hazırlık okuyoruz diye ikinci sınıf öğrenci olarak görülmek mükemmelmiş. Oyuncak gibi olduk resmen ellerinde. Hangi derse gireceğimiz belli değil. Notlarımızı sistemde göremiyoruz. Bir de hocaların insiyatiflerine göre gireceğimiz ders de seçiliyor. Bu durumda ben çoğu zaman ikinci öğretim derslerine girdiğimden attığım imzalar da geçersiz olabilir. Vay anasını!

Nette gezinirken "aile vergisi" diye bir şey çıktığını, MüzeKart'ın artık bir sene sınırsız olarak değil "her müzede bir kere" kullanılacağını, doktorasını bitiren araştırma görevlileri atanmazsa kadrodan atılacaklarını falan öğrendim. Sonra kendime dönüp baktım. Hala hiçbir şey yapamamışım. Çeviriye devam etmek istemiyorum. Yeni bir şeyler yapmak istemiyorum. Dil bilmeme rağmen başka ülkeye gidip yapabileceğim bir şey yok. O yüzden "başka ülkeye giderim" gibi bir lüksüm de yok. İngiliz filolojisinin Londra'da işime yarayacağını sanmıyorum. İspanya'ya gidip İngilizce öğretmenliği yapmanın ise bana ne gibi bir getirisi olur bilmem.

Evet yeniden kendim hakkında çok umutsuz düşüncelere sahibim.

Sunday, December 16, 2012

Meraklı Köfteci ve Konser Maceraları

(Yazdığım gün göndermedim. -Biraz- düzeltilmiş halidir. Asıl yazıldığı tarih: 14 Aralık 2012)


Yine dağ gibi çevirim var ama ben oturup yazı yazmayı uygun görüyorum. Hiç şaşılmayacak bir şey bence!?

Ceceli'ciğimin konserine iştirak ettik tabi ki. Gitmemiz 2 numaralı İETT hattının 65 yaş ve üzeri teyze ve amcalar tarafından işgal edilmesi nedeniyle biraz aksadı. Anlamıyorum akşam saatinde -trafiğin en karışık olduğu anlarda- ne işleri var? Fıstıkağacı-Göztepe ilişkisinin 65 yaş üzeri insanlarla olan ilgisini çözersem; bu konu üzerine tez yazarım gibime geliyor. Direksiyon dersleri alıp babamı ikna etmeme ve arabaya el koymama neden oldular o da güzel bir şey tabi.

Araba kullanamıyor değilim, çoğu bildiğini sanandan iyiyimdir ama işte babam & paranoyaları. En kolayı ise 300 lira verip ders almak. Giden param oluyor her durumda, tabi bir de zamanım. Ama ne demiş Oscar'cığım, "Bana lükslerimi verin, gereksinimlerim olmadan da yaşarım".

Neyse işte, yine yerimiz pek matah değildi konserde. İlk 20 dakika tüm seyirciler sesi kısık televizyon izlemeye çalışır gibilerdi. Çünkü akustik berbattı. O 20 dakika boyunca Ceceli her bize döndüğünde duymadığımızı belirtmek için yapmadığım kalmadı. Yanımda kağıt kalem olsa yazıp gönderecektim duymuyoruz diye ama neyse ki biri akıl etti yazıp yollamayı ve 20. dakikadan (ve yaklaşık 4. şarkıdan sonra) dediklerini anlamaya başladık.

Bir bahar şenliği konseri değildi tabi, önde VIP'de oturan ve tiyatro izler gibi duran ve aşırı hareketli Ceceli'den etkilenmiş/hipnotize olmuş bir seyirci grubu vardı. Gerisi de pek genç değildi seyircilerin. Adam coşturmaya çalışsa da kalkıp oynayan bile yok "yhaaa biz romantik takılcaktık diye geldik olmadı kiii" sevgilileri vardı bol miktarda. Bunu her romantik şarkıda birbirlerine yapışmalarından anlayabilirdiniz zaten.

Deniz'le artık bir fenomen haline gelen "şarkı tutmaca" geleneğimiz konserlerde de devam ediyor tabi! (Balıkesir'e gittiğimizde arabasına bindiğimiz her insan evladı bu sebeple bizden nefret etmiş olabilir / hatta 2 saat bizimle yolculuk etmek zorunda olanı hiç düşünemiyorum)

Deniz'in şansına Sensiz Olmaz ki çıktı. Güzel, mantıklı, eğlenceli bir şarkı. Bana ne çıktı? Tabi ki "Dön". Tabi bu arada şarkılarımızın "bana mı söyleniyor yoksa ben mi söylüyorum" gibi kategorileri var. Bunlar bize söylenenlerdi. Gariplik şu ki ömrümde kimseden ben ayrılmadığım için kimsenin bana Dön diyemeyecek olmasıydı. Hoş bir tek kişi diyebilir, ama kendisini birkaç hafta önce hayırlısıyla evlendirdiğimizi öğrendim. (İşte meraklılık kısmı burada başlıyor aslında)

Konser sonrası zar zor taksi bulup Fufu'lara geçtik. Aslında Emre, tam Ceceli bis yapmaya geldiğinde sahnede Ceceli ve arkada oynayan bizi çekmiş ama hala fotoğrafları bekliyorum :D

Emre'nin becerilerini konuşturup tost tavasında yaptığı kestaneler ve Baileys ile karıştırılmış filtre kahve ile tam bir kış gecesi yaptık. Emre'nin uyuması ile beraber de dedikodu kısmına geçtik. Nihahaha!

Deniz ile İpek bilgisayarı ellerine geçirince bırakmıyorlar, her şey Fufu'nun ünlü ve "pek sevimli(!)" yöneticisinin fotoğrafını aramakla başladı. Sonra oydu buydu derken (hatta benim en başta ismini google'da aratmayacağım konusunda kendi kendime söz verdiğim insana bile bakmalarından - benim ise bakmamamdan sonra) sıra evlenen vatandaşa geldi. Normalde merak etmem böyle şeylere, ilgilenmem çünkü. Hani ne bileyim görünce üzülürüm falan diye. Ama işte bununla ilgim alakam o kadar bitmiş ki evlenmiş diye sevindim ciddi ciddi. Tek sorun evlendiği kişiyi çok fena merak etmem. Aksi gibi o da internet ortamında ortaya çıkmıyor. (Not: denk gelir de okursa rezil olduğumun resmidir bu da)

İpek'i sorguladık biraz, Ece ise aramıza ilk defa katıldığından yırttı tabi :)

Ertesi gün Fufu deneysel çalıştı ve bize baileys'li türk kahvesi yaptı. Sonuç mükemmeldi :D Çok beğendik.

Sonra geçen gün yine bir Merter Kahve Dünyası buluşması düzenledik. Bu bizim kendimizi çok kötü hissettiğimizde yaptığımız buluşmamız. Bir kahve içer, fal kapatır, soğuyana kadar konuşur, ardından fala bakar, kalkarız. En fazla iki saat sürer ama ikimizi de psikologa gitmekten bir süreliğine kurtarıyor :D Daha önce kendimize bile itiraf etmekten çekindiklerimizi anlatıyoruz çünkü. Orada öyle bir ortam oluştu. İnsanın her şeyi anlatası geliyor. Mesela ben bu sefer neredeyse 1.5 sene geçtikten sonra hiç ne kadar üzüldüğümü insanlara belli etmemiş olduğumu fark ettim. Hep geçiştirmişim, dalga geçmişim, olanlardan etkilenmediğimi belli etmek için ne varsa yapmışım. Benim huyumdur zaten önemli ve beni üzen bir şey olursa sonuna kadar dalga geçerim. O zaman sanki daha katlanır oluyor her şey. Herkese de bunu büyük bir dalga konusu gibi anlatırım.

....... (burada gereksiz bir sürü şey yazmıştım)

Arkadaş, çevirim var ya hala 10 sayfa kadar, ben destan yazdım resmen! Yalnız şunu yazmadan geçemeyeceğim, Çin'e çakma Mustafa Ceceli üretsinler diye teklif göndermeyi düşünüyorum. Deniz'in konserde 50 kere tekrarladığı gibi "Allah sahibine bağışlasın!" :D Fekat; böyle bir varlık evde iken insanın sıkılması mümkün değil ki? Giydir oturt karşına izle, sıkılınca ver eline orgu çalsın, ondan sıkılırsan darbuka çalar, ondan sıkılırsan da onu bırakıp başka bişe çalar.

Bu kadar yazdım, şimdi ise göndermesem mi diye düşünüyorum. Bilemedim.



------------------------


Ve bugün:

Bu yazıyı yazdıktan sonraki sabah çeviri işime tamamen nokta koydum. Yani çeviri derken "ıvır zıvır" çevirilerine. Artık -olursa- kitap çevirisi yapmayı planlıyorum. Hocalarımla da konuştum, elimden geldiğince dış haber servislerine geçmeye çalışacağım bakalım. Çünkü hepsi de tercümanlık deneyimimi kullanıp dış haberlerde çalışmamın daha doğru olacağını söylüyor. Bakalım artık, hayırlısı :)

Thursday, September 16, 2010

Ngatif elektrik yüklüyüm, yaklaşmanızı tavsiye etmem

1. Otobüste yer verdiğim yaşlı adam yerine yerime şişko bir kadın oturdu. Bir dakika, şişko çok "sevimli" kaçtı değil mi, "hayvan gibi" bir kadın oturdu. Her haliyle hayvandı kendisi. Ben sanki o rahat rahat otursun diye verdim yerimi. Adamın ayakta duracak hali yoktu be. Diğer "genç"ler de "biz işten döndük yorgunuz" tadında oturuyorlar. E be öküz, istersen taş taşımış ol, adamın ayakta duracak hali yok. Bu kadar mı mantarsınız be? Mantar güzel bir yiyecektir. Mantar kadar bile değilsiniz.

2. Motorsiklete binip kendileri kask takan ama 2 yaşındaki oğlunu tek kucağında oturtup tek eliyle kavrayarak taşıyan ve öyle otobüsleri sollamaya çalışan gerizekalı aile. O an durumun şoku ile yapabileceklerim aklıma gelmedi. Öncelikle fotoğrafınızı çekmeli ve plakanızı almalıydım. İkincisi polise haber vermeliydim. Şok oldum lan. Ötesi yok.

3. Eve geldim. Dakka bir gol bir. Rezalet ötesi bir akşam. Uyumak istiyorum ama 2 tane çevirim var.

Söylenecek çok şey var ama Allah'a şükür bir tek işim iyi gidiyor. Neyse ki günün 12 saati dışarıda olmayı başarıyorum da şu evin dışında kalıyorum.

Tuesday, September 7, 2010

Biri bana açıklayabilir mi?

Para kazanmamı istiyorsunuz, ama evde oturup çeviri yaptığım zaman ev işlerine yardım etmiyorum diye çemkiriyorsunuz.

Evde durmamdan sıkılıyorsunuz, ancak dışarı çıktığımın 2. saatinde arayıp "Nerede kaldın?! Bokunu çıkartma bi' seferde!" diye kalaylıyorsunuz.

Yine hem evde durmamdan sıkılıp, hem de çevirinin yeterli para getirmediğini, ve de "gözlerimi bozduğunu" düşündüğünüzden normal bi iş bulmamı istiyorsunuz, ama bulduğum hiçbir işi beğenmiyorsunuz.

Bunlar sadece işle ilgili olan kısımdı, diğer bölümlere geçelim:

Hem kilo aldın diyorsunuz, hem de 7/24 benden tatlı, börek, çörek yapmamı istiyorsunuz. Ben yediğim zaman ise çok yemiş oluyorum. Bebeğim, sabahtan akşama gördüm onları canım çekiyor di mi?

"Üstüne git düzgün bir kıyafet al, hiçbir şeyin yok" diyorsunuz, bizzat kendi paramla aldığım kıyafetleri beğenmemekle kalmıyor "O kadar para mı verilir onlara!" diye burnumdan getiriyorsunuz.

Evet, çok demoratik, çok sevgi dolu, iletişimi bol bir aileyiz, ancak ben bu yaşıma gelmişken üstte sıraladıklarımı yaşamaktan da bıktım. Sevgili ailem, benim yaşımdakilerin büyük bir kısmı çoktan evlendi, bir kısmı evlenmek üzere, bir kısmı kendi başına yaşıyor, bir kısmı ailesiyle yaşasa da ailesi onun bir "birey" olduğunu kabul etmiş durumda. Hani diyorum, ben zaten bu kadar salak ve saf iken, hazır bu bize cevap vermiyor, nasılsa her dediğimizi yapıyor diyerek, benim üstüme daha fazla gelmeye çalışmasanız da, ben de yakın gelecekte yaşayabileceğim sinir krizi riskini üzerimden atsam nasıl olur?

Friday, August 27, 2010

Hayatta Nefret Ettiğim Şeylerin "sadece" Birkaçı

1. İstanbul'u "İstanbul'un şusu güzel, şusu değil" diye genellemeye çalışan, diğer şehirlerden gelmiş (özellikle İzmir) insanlar. Birinin onlara İstanbul'un simidi, ya da ne bileyim İstanbul yoğurdu gibi bir şey olmadığını, Ortaköy'ün kumpiri varken, Kanlıca'nın yoğurdu olduğunu anlatması lazım. Çok üzgünüm sayın İzmir, Antalya, Eskişehir, Ankara ve bilimum büyük şehirliler, buranın bir ilçesi sizin tüm şehrinize denk. Üzgünüm.

2. Annem ve babamın akıl erdiremediğim ilişkisi. Babamın hem her şeyi annemin kontrolüne bırakmak istemesi, fakat bir şey yaptığında "neden öyle?" diye kadını çıldırtması. Anneminse babam yokken bana ağlaması, fakat baban gelince benden aldığı tüm gazlara rağmen "Hayatım,canım" moduna girmesi. Bu kadının 20 sene Halimaanım'la yaşadığına inanmak zor. Hiç mi ders almadın be kadın? (Not: Hallimaanım, beğenmediğim bunu diye kocasını aynı gün içerisinde peynir değiştirtmek için markete yollamış bir kadındır.)

3. Evdekilerin bir sevgilim olmamasını anormal bulması, ama evden dışarı çıkmamı istememeleri. Ayrıca aynı zamanda "sen neden evdesin hep?" demeleri. Her çıkarken ne işin var dışarıda diye suçlarmışçasına konuşursanız çıkamam.

4. Bir-iki hafta hatta daha fazla samimi takılıp, sonra bir anda soğuyan insanlar. Soğuma evresinde "hmm merhaba nasılsın?" muhabbeti ile kaldığın insana tüm sırlarını açıkladın be! Sonra da "hmm merhaba"ymış. Sevsinler.

5. Aceleci insanlar. Her şeyi "topluyorum ben" bahanesi ile sağa sola tıkanlar. Sırf bunlar yüzünden kaç kitabımı kaybettim ben!

6. Olaylara objektif bakmaya kendini zorlamayanlar. Evet insanlar objektif olamazlar ama yine de bunu "denemelidirler".

7. Bir canlının hayatına, hislerine zerre önem vermeyen insanlar. Ben nefret ettiğim kelebekleri bile öldüremezken, babamın sokakta kendisine yılışan kediye tekme atan birisi olduğu gerçeği.

8. Şımarık insanlar. Tam anlamı ile. "Ayy ben ondan yemem, kokuyo o, rengi biraz garip, kusmuk gibi gözüküyo" diye yemeklere laf ederler. Her şeyin kendileri için olmasını isterler. Azıcık hastalansalar ölüyorum sanarlar. İki dakika sıkıntıya gelemezler. Hiçbir zaman ellerindeki parayla yetinmezler. Şımarıktırlar işte.

9. 118-18 ve 118-80 reklamları. ııııııııııaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaah!

10. Normalde zehir gibi çalışan kafamın, çeviri yaparken durması.

12. Ağız şapırdatanlar. Genel görgü kuralları ile alakası ilgisi olmayanlar. Kendine gurme diyip, bir de üzerine tv programı yapıp, hala çatal-bıçak kullanmasını bilmeyenler. (Şair burada belirli bir kişiye seslendi, ama isim vermeyecek. O adam yemek yerken ben baygınlık geçiriyorum lan!)

13. Toplu taşıma araçlarında, o sessizlikte yankılansın diye sanırım, cak cak cuk cuk sakız çiğneyenler. (Eğer bir gün cinnet geçirirsem bunların yüzünden olacak. Sonra birkaç tanesinin ağzı burnu yamulacak. Muhtemelen ağzından zorla alınan sakız burnuna sokulmuş olacak çünkü.)

14. 15 dakika çalışınca kendini ütü sanmaya başlayan laptopum.

15. Bilgisayarda çizilmiş öcü gibi çizgi filmler. (2 boyutun nesi vardı ki?)

16. Doctor Who dizisinden David Tennant'ın ayrılıp, abidik gubidik bi herifin gelmesi.

17. Hala olumlu ya da olumsuz haber vermemiş, şirketler.

Roaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaar!

Tuesday, July 13, 2010

Domates Çorbası

Nasıl olur? Bence koyu kıvamlı, malzemeleri "havuç-domates-soğan" üçlüsünü fazla aşmayan, ismi gibi "domates" kokusu dolu bir çorba olur.

Fakat babam için onun çorba olabilmesi için; biraz sulu, ve mutlaka şehriye barındırması gerekir.

İçinde şehriye olmayan çorbaya çorba demeyen evden bildirdim.

Edit: Ayrıca "domates çorbası = menemen benzeri bir yapıdır" iddiası da ortaya atıldı. İkisinin de ana maddesinin domates olduğunu düşünürsek, bunun nasıl da devrim niteliğinde bir iddia olduğu açıkça ortaya çıkabilir.

Sunday, July 11, 2010

I said yemek no dedim.

Artık bu ev sınırları içerisinde yemek yapmamaya karar verdim. Madem tüm dünyanın kabul ettiği, onlarca milletin bayılarak yediği yemekleri/baharatları "Iyy bu ne midem bulandı" diye reddeden bir ailem var, ben de o zaman bu evde onlara yemek yapmayı bırakıyorum.

Fesleğen? Köri? Biberiye? Kimyon? Kakule? Custard? Acı sos? bunların hiçbiri onlar için bir şey ifade etmiyor. Yemek dediğinin içinde tuz, karabiber, kekik, pulbiberden ötesi olamaz diye bir şey geliştirmişler.

Yaptığım yemeklerin iğrenç olduğunu düşünsem kendim yemezdim heralde. Başkalarına gösterdiğimde deli gibi beğenilen şeyler, bu evde "saçmalamışsın" tepkisi ile karşılaşıyor. Bütün arkadaşlarımın "yapsana bi ara ya!" diye sürekli istedikleri cheesecake'lerim bu evde babamın ünlü tatlı sevmeme sözü "benim şekerim var" ile tabağı ile bir kenara itiliyor. Merak ettiğim şey ise, bunların nasıl Halime Hanım'ın çocukları olduğu. Babanem ki, ilginç karışımlar denemede benden de üst seviyedeydi. Çünkü ben her ne kadar okuduğum-gördüğüm şeyleri denemeye çalışsam da, o tamamen kendi kafasından uydurduğu tarifleri uygulamaya sokardı. Hepsi de korkudan onları yemek zorunda kalırlardı tabi.

Ama ben kimseyi korkutmak istemiyorum. En azından 50 yaşıma kadar. O zamana kadar bu evde yemek falan yapmam. Yaptıklarım tamamen kendim için olur. Onu da mutfak sakinken yapar bitiririm. Kimsenin yememesi için de mümkün olan en garip karışımları denemeye razıyım. Nasılsa diyet yemeği diye yemeyeceklerdir. (bkz: türk ailesinin diyet yemeklerine olan önyargısı)