Tuesday, March 24, 2015

Bir Nevi Halkla İlişkiler Dersi - 1

Bildiğiniz ya da bilmediğiniz gibi, eskinin çevirmeni bugünün reklam-pazarlama sorumlusu, yarının ne olacağı belli olmayan insanıyım. Kurumsal & halkla, kısacası her bir türlü ilişkiler ilgimi çekiyor.

Ayın başında annemin doğum günüydü. Ani bir kararla çiçek göndermeye karar verdim. Oradan mı alsam buradan mı alsam diye 2 saat oyalandım. Tam karar verdim derken (interflora'dan alacaktım), yine aman tamam çiçeksepeti olsun dedim. Çünkü aranjmanları daha güzel.

2 sene önce birkaç kere kullandığımda, çiçekler fotoğraftaki gibi değildi, geçen sene de doğum günümde İpek bana yollamıştı - onlar da 2. gün soldular ve lilyumlar acaba yapay mı diye ilk geldiğinde kontrol ettim. O kadar kokmayan lilyum olamazdı çünkü :D

Bonnyfood bir hayli kullandım, baktım o da çiçeksepetine geçmiş. Uzatmayayım, çiçek gönderdim anneme. 15:00 - 18:00 arasında teslim edilsin dedim. Önce bir düşündüm 90 dk'da hızlı gönderi yapsam yetişir mi diye (ekstra ücretli), sonra boşver ya ne vercem o kadar para dedim. Doğrusu bu :D

Saat 3'te Ahmet'i okuldan alıp geliyor annem. Anca evde olur 4-5 gibi çiçek gelir diye düşünürken annem 1'de aradı teşekkür etmek için. Zaten çiçeği 12'de sipariş ettim, adamlar 1 saatte götürmüşler.

Allah'tan o gün annemin misafiri varmış, Ahmet'i almaya babam gitmiş. Bir de bizimki çiçek gelince arkadaşlarına hava atmış. İstemeden iyi bir şey yapmışlar da, misafir olmasa durum fenaydı.

Ayrıca çiçekleri düzelmiş! Hem de çok iyi şekilde. Ev 1,5 hafta lilyum koktu resmen. açmamış halde getirmişler, belki bu biraz görüntüsünü bozsa da bende kalıcılık açısından süperdi.

Bir de teslimatı yapan yer çok çakal: 15:01'de teslim edildi diye geçtiler sisteme. Ben de yoruma yazdım bunu. Aynı gün dönüş yaptılar. Özür dilediler ve 1 sene içinde kullanmam için %20 indirim kodu gönderdiler.

Ben burada bitti sanarken, iki gün içinde bir daha aradılar "kabul ederseniz sizden özür dilemek adına bir hediye göndermek istiyoruz" dediler, adresimi aldılar. Buyrun gelen hediye; çok tatlı değil mi ya!


Gelelim halkla ilişkiler kısmına, daha önce bu kadar ilgili değillerdi. Defalarca yorum yazmıştım, kimse ilgilenmemişti. Sanırım halkla ilişkiler toptan değişmiş. İyi de olmuş. Etrafa yaydım "çiçeksepeti bana ne gönderdi baksanıza!" diye. Al sana neredeyse masrafsız reklam. Bir de insanların kafasında "çiçeksepetinden alayım bişi olursa da telafi ederler nasılsa" gibi bir düşünce oluşturup, "keşke hata yapsalar da bişi gönderseler!" algısı oluşuyor. Kelimelere dökünce saçma geliyor ama satın alma kararında etkili. Çünkü tereddüt yaşamamaya başlıyor müşteri.

Neyse ben döneyim işime de daha fazla VANA nasıl satarız ona kafa yorayım. Napiim benim ürünüm de çiçek çikolata olsun isterdim ama VANA işte :D

Friday, March 20, 2015

1. Hedefe hızla yaklaşırken!

Malumunuz diyetisyene devam ediyorum Aralık ayından beri. Mükemmel diyetisyenim Sahure Özay'la 3 aya yakın bir zamanda 8 kilo verdim. İnsülin direnci varken kilo vermek lanet bişi.

Mesela geçen randevumuzda dedi ki bu kadar kilo verdin, zaten çok kilolu da değilsin. Hep de yağdan kaybettin, direnç biraz düzelmiştir. Diyetteki ekmekleri falan azalttı, normal diyetimden daha az yenen - beni normal şartlar altında hızlandırması gereken bir diyet verdi.

Peki bana noldu? Az yediğim halde 1 kilo fazla çıktım. 1.6 kg yağ vermişim ama ödemi depolamışım. Hemen eski diyete dönüyorsun dedi. İlk verdiği diyet direnci kırmaya yönelikmiş meğerse. Şimdi ona devam ediyorum. Ne acıkma hissi kaldı ne de tatlı krizlerim.

Neyse ki yağ miktarım hızla düştüğü için normal yağ oranlarına ulaşmama çok az var. He yapılı bir insanım bunu kabul etmem gerek. Ama bu normale dönmemek için bir bahane değil :)

Neyse işte, hani demiştim ya ilk hedefe ulaşırsam dövme yaptırıcam diye; hedefe ulaşmaya çok az kaldı. Benim ise seçeneklerim çoğaldı! Tek bir tane şeyi beğenmişken hayat çok kolaydı da, şimdi bir sürü şeyi beğeniyorum. İşte bazıları: İlk üçü favorim, diğerleri HP ile ilgili olduğundan beğendiğim şeyler. Ağaçlı olanı çok aşırı beğendim ama çok kişide de var. Kafam karışık!












Monday, March 9, 2015

7 Mart 2015

Son zamanlarda geçirdiğim en eğlenceli hafta sonlarından biriydi.

Önce ani bir kararla anneme gel alışverişe gidelim dedim. Ahmet'in telefonla tacizlerine rağmen 3-4 saat ana-kız zamanı geçirdik. Annem bile en son eve giderken "arada yapalım, özlemişim seninle gezmeyi" dedi :)

Akşam 6 gibi Anıl'la Kadıköy'de buluştuk. Biraz takıldık işte 1 saat kadar. Waffle bile yedim kabul ediyorum. 2 beden küçülmüş iken pek mantıklı bir hareket olmadı ama olsun.

Sonra çıkıp Fulyalarla buluşmak üzere Maltepe'ye geçtik. Meyzen Fasıl diye bir yere gittik. Ancak fasıldan önce o geceye özgü bir adam çıktı sahneye. O adam nerede çalıyorsa oraya gitmek lazım! Akla gelebilecek her şeyi çalıyor - Hotel California'dan Beni Benden Alırsan Seni Sana Bırakmam'a geçti - yani tam benlik :)

Fiyatlar falan da çok iyiydi. Ana yemek almadık ama masada meze çeşitlerinin neredeyse hepsi vardı (10 çeşit yaklaşık) - kalamar, karides güveç, patates, paçanga gibi akla gelen tüm ıvır zıvır da alındı. 50'lik söyledik, Fulya bira içti. Tüm bunlara kişi başı 50 lira falan verdik. Izgaraların 15 lira civarı olduğu düşünülürse yemek yesek de çok fazla değişmeyecekti fiyat. Baharda bahçe kısmı açılınca bir kez daha gitme kararı aldık.

Bu arada ben hafiften kafayı bulmuş olabilirim. Doktor şarkısı çalınca, üstüne Anıl eşlik etmeye kalkınca şarkıya biraz gülme krizi geçirmiş olabilirim. Bir de Anıl "şu kadın niye bana bakıyor?" diye söylenince "HANGİSİYMİŞ O?!" diye ayağa fırlamış ve masayı krize sokmuş olabilirim. Anadolu yakasını sevme sebeplerimden biri de insanların birbiriyle çok daha kolay kaynaşması. Yan masamızda kalabalık bir aile vardı mesela. Müzik ara verdiğinde onlar söylemeye başladı biz eşlik ettik, kendi kendimize eğlendik :)

4 tek içtiğimde normal şartlar altında aşırı sarhoş olmam lazımdı - insülin ilacının etkisi. Ama akıllıca mı dersin salakça mı dersin bilmem, ilacı almadım. O yüzden çok hafif çakırkeyif oldum anca. Anıl da zannediyordu ki iyi içiyorum. Teey tey :D






Friday, February 27, 2015

Ölüyorum galiba?

Böyle hastalık mı olur arkadaşım yahu? 3-4 gündür yaşıyor muyum emin değilim.

Besin zehirlenmesi gibi başlayıp kendini mide yanması olarak devam ettiren bir sürecin içindeyim. Diyet yapmak için kasarken şu an diyorum ki keşke canım istese de yemesem. 4 gündür yediklerim muz, kek ve sütten ibaret. Dün çorba içmeye çalıştım - önümüzdeki 5 sene mantar çorbası içmem sanırım.

İşe geldim bugün mecburen. En azından ofiste yemek kokusu olmadığı için rahat ediyorum. Evde ise annem inatla kızartmalar falan yapıyor. Biri bu kadına hasta olduğumu söylesin.

Akşam Gamze'nin doğum gününü kutlayacaktık, benim halim yüzünden haftaya ertelendi tabi. Aslında iyi oldu çünkü bu şekilde gitseydim yediğimden de içtiğimden de bir şey anlamayacaktım.

Cumartesi de Gizem'le buluşucaz, umarım yarın akşama kadar bari biraz olsun düzelirim.

Bu gidişle Pazartesi kontrolde efsane bir kilo vermiş olarak çıkabilirim -_-

Friday, February 13, 2015

Film izledik: İçimdeki Ses

Turkcell'in bir alana bir bilet bedava işi devam ettikçe sinemaya gideceğiz sanırım. Daha yeni başladık sinema serüvenimize ama olsun. Bundan sonra neredeyse her hafta gitme planımız var.

Normalde sinemaya gidemeyen bir insanım, çünkü uzun süre oturmaktan sıkılıyorum! Evet tek sebebim bu. O yüzden hatta bir daha Interstellar gibi asırlar süren filmlere girmemeye karar verdik. Bu biri bedava meselesi sayesinde de filmi sevmezsek bile "amaan az para verdik zaten izleyelim" diyebiliyoruz.

Gelelim İçimdeki Ses'e. Film ilk bakışta saçma gibi. Feci şekilde güzel, zengin ve seksi bir kız, tipsiz (valla ben demiyorum Engin Günaydın kendi böyle diyor) bir yazara aşık oluyor. Höff ne kadar da yaratıcı! denebilir. Ama filmde öyle ufak ayrıntılar var ki sıradan bir olaymış gibi gelmeye başlıyor. Yaşadığı evin doğallığı, hareketlerinin, konuşmalarının doğallığı benim hoşuma gitti.

Esas kızı salak ve beceriksiz göstermedikleri için hoşuma gitti. Kim bilir belki Engin Günaydın gerçekten öyle bir kızla tanışmıştır? :)



Filmin gereksiz karakteri bence Ersin Korkut ile yancısıydı. Hiçbir anlamları yok, öyküye katkıları yok, öyle boş kalmasın diye takılmışlar.

Çok ayrıntılı yazıp spoiler vermek istemiyorum. Kısaca öyle delicesine güleceksiniz falan demiyorum. Engin Günaydın'ın her zamanki tarzı - ki ben de bunu seviyorum zaten - sıradan olayları ele alıyor. Öyle vıcık vıcık duygusallık yok, absürd durumlarla güldürme yok. Basit, sade ve güzel.

--bir nevi spoiler--

Ayşıl konuşurken Selim'in iç sesi konuşmaya başlar "ne anlatıyor ki bu? gözleri/dudakları çok güzel" diye kendi içinde bir diyaloğa girer.

Anıl: Bak bu bile gerçekçi, çünkü senle ilk tanıştığımızda sen konuşurken ben de böyle düşünüyordum :)

--bir nevi spoiler--

Tuesday, February 10, 2015

Kar yağıyor ama benim aklım yazda

Başlıktaki cümle şu anki ruh halimi özetliyor. Kar yağıyor, sabah işe zor yetişmişim, her yer trafik.

Ama aklımda yazın ne giysem, nerelere gitsem, bisiklet alsam mı gibi sorular.

Yazın insanın gidecek yerinin olması değişikmiş, eskiden yazın kıştan hiçbir farkı yoktu benim için. Şimdi yaz gelsin, cumartesi sabah 9'da Kadıköy'den motora binip yarı uyur vaziyette ineyim Çınarcık'ta; koşa koşa eve gideyim, balkonda kahvaltı edelim falan istiyorum.

Geçen yaz çok az gidebildiğim için kimseyle de tanışamadım doğru dürüst. Bu sene gidip ben de İpek'lerle sabaha kadar vampir oynamak istiyorum!

Anıl Yalova'da olursa akşam arabayı kapıp 3 liraya sinemaya gidelim istiyorum. Canımız sıkılırsa da birinden çıkıp başkasına gireriz.

Aklımda böyle şeyler işte. Hiç kar modunda değilim.

Dün akşam İçimdeki Ses filmini izledik, güzeldi, ama sonra anlatırım. Şimdi azcık daha yazı düşüneyim ben.

Bu arada içtiğim bira değildi. O sıra elim ayağım iltihap yüzünden tutmuyordu - antibiyotik kullanıyordum. İçtiğim de icetea mango. Son zamanlarımızın favorisi. Hoş 6 aydır içmedim şekerli diye ama olsun.

Wednesday, January 21, 2015

Uzak kaldık?

Bayadır yazamıyorum. Neden bilmem belki de yazacak bişi olmadığındandır. Yani kafamı kurcalayan bir şey yok çok şükür :D

Yılbaşında fufulara gittik. İki yeni arkadaş da edinmiş olduk - Emre'nin işyerinden arkadaşı ve nişanlısı. Efsane bir tabu oynadık "3,5" saat. Emre'nin kalp şeklinde çizdiği şeyin sucuk olduğunu nasıl tahmin edebildiğine Anıl da açıklama getiremedi. Ben hala kartal seviyesinde görebilen gözleriyle kağıdı okuduğunu düşünüyorum - ama aynı ekipte olduğumuzdan ses çıkarmadım :D

Hindimiz, şampanyamız, pastamız, fufunun yaptığı bir sürü çeşit mezelerimiz, sangriamız ile şimdiye kadarki en güzel yılbaşımızı geçirdik. İpek'le Gamze gecenin büyük kısmında selfie çektiler. Ben diyeti 1 günlüğüne bırakıp cheesecake ve pastaya doydum! Ama hiç cips, kuruyemiş falan yemedim.




Pazartesi sabahı öğrendim ki Anıl hastalanmış - öğlene kadar hastanedeydi. Sonra eve geçti. Midesi baya kötüymüş. Doktor çorba falan iç demiş. Dedim sen şimdi çorba diye hazır çorba yaparsın, ben akşama geliyorum.

Artık bir seneyi bulduk, ben adama daha yeni yemek yapıyorum. Denk gelmedi - kahvaltı hazırladım falan ama yemek yapmamıştım. Ne bileyim ben senelerdir teyzemde bile yemek yapmamış bi insanım. Dayımlarda da bi kere falan yaptım herhalde. Başka yerlerde yemek yapmaya çekinirim biraz.

Ama yeterli derecede alışmış olmalıyım ki alışverişi yaptım gittim, soğan almayı düşünememişim bi de adamı hasta hasta gönderdim markete soğan al açılırsın diye :D Alışmış olmalıyım ki kısmı şu yüzden - evdeki gibi yine atmasyon yemeklerimden yaptım. Bulgur seviyosun sen canın istemiştir dedim, giderken bulgur aldım da yaparken farkına vardım "ya ben böyle çok biliyomuş gibi yapıyorum da bizim evde yenmez o yüzden toplasan 3 kere falan yapmışımdır" dedim.

Tabi tavuk suyunu görünce çorba da pilav da güzel oldu. Zaten yemek yapmama güvenmiyor olsam "gelip yapcam!" demezdim. Bişi biliyoruz da yapıyoruz :D ama pilavdan iki tabak yiyince bi hoşuma gitmedi değil.