Sunday, April 28, 2013

Haftasonu Saçmalamaları No: 3

Bu adamı dünyanın en güzel "motherfucker" diyen şahsı ilan etmek istiyorum buradan (2.20'den itibaren). Son zamanlarda işten dönünce yapmaktan en çok zevk aldığım şey bu şarkıyı dinlemek. Playstation da sonunda akıl etmiş ve bir youtube uygulaması çıkarmış da rahat rahat HD dinleyebiliyoruz/izleyebiliyoruz videoları.



Ben rap dinleyecek insan mıydım Macklemore? Ayrıca kendisinin geyikli kazağına, batmak pijamasına ve yeşil kazağına bayıldığımı belirtmeliyim. Pembe takım elbiseli adamın ise (kendisi Wanz oluyor) '61 doğumlu olduğuna inanmak güç!

Alakalı ya da alakasız şu anda bilemedim ancak PSY'nin son şarkısı berbat. Ancak lanet gibi insanın aklından çıkmıyor. Bir kere dinlediğinde tüm gün "mother father gentleman" diye beyninde tekrarlıyor kendini. Kurtulmak imkansız. Matırfatı' centılmın. Dansının ise tamamen Psy'nin İstanbul'a geldiğinde izlediği Ankara'nın Bağları videosundan araklandığını hissediyorum. Olabilir, neden olmasın?




Sunday, April 21, 2013

Mont

Naber?

Hayatım güzel güzel devam ederken kendi kendime nazar değdirmeyi başardım ya, bir şey diyemiyorum.

O montun varlığını, burada unutulduğunu biliyordum zaten. Ama nerede olduğunu sorgulamıyordum. Meğerse evlendiklerinde fufuların evine gelmiş taşınan diğer eşyalarla beraber. Bizimkiler de dalga geçiyorlardı "bakmadık da içine bişe varsa ya" diye. Neredeyse iki sene geçti. Hala bakmamıştık.

Dün gece yine nasıl olduysa oraya geldik. Nasıl olduğunu hatırlamıyorum bile. Alerji ilacı üzerine Bordeaux şarabı iyi gitmiyormuş. "Ya içinden fotoğraf çıkarsa, ya bir şey çıkarsa" diye diye beni stresten strese soktular. Fufu sonunda dayanamadı gidip getircem artık bakalım ne varmış dedi. Bir şey hissetmem zannediyordum. Ama çok garip bir duyguydu.

Getirdi montu. Ceplerine bakarken sanki onu 2 sene önce değil dün görmüş gibiydim. Ya gerçekten bişe çıksa içinden ne yapıcam? Bişe yapamicam tabi.

Çıka çıka bir paket sigara çıktı arkadaş?! O monttan çıkmasını bekleyeceğim en son şey. Acaba onun değil miydi mont bile dedim sigarayı görünce. Ama içinden bir de fiş çıkınca doğrulandı onun olduğu.

Sonra o mont kaldı kanepenin üzerinde. İpek geldi oturacak oraya. Bakıyor monta napayım diye. Aldı astı sandalyeye. Diyorum hasta mısınız siz bana inat mı yapıyorsunuz? Sanki buradaymış gibi bir de astınız sandalyeye. Öyle bir hava var.

Neyse ki sonunda gözümün önünden kaldırdılar. Sigarayı da içti ipekle fufu. Bense bildiğin elimi bile süremedim lanet olasıca monta.

Sebep nedir bu kadar zaman sonra, bir anlasam kendimi.

Bu da ekstrası olsun madem:

Saturday, April 6, 2013

İlk haftasonu

Artık bu mevzu bende standart halini almaya başladı. Mevzu şu; işe başladığım ilk haftanın cumartesi günü mutlaka evde, hasta bir biçimde geçiririm. Şaşmadı şimdiye kadar.

Bu sefer kendi salaklığıma yanıyorum çünkü alerji ilacımı almayı unutunca bir gece önceden, sabah iğrenç bir baş ağrısı ile uyandım. Baş ağrısı migreni, migren mide bulantısını, hepsi beraber tansiyonu tetikledi. Tansiyonumun oynaması durumuna dayanıklı değilim, hayatta dayanıklı olmadığım birkaç şeyden biri bu da. Altı üstü 12-8'e çıkan tansiyonum beni yerden yere vuruyor, çünkü anneden gelen mirasla 10-5 tansiyona alışkın insanlarız.

Hasta olmayı, hastalıktan bahsetmeyi sevmiyorum. Peki neden şu an bunları yazıyorum? Çünkü bütün günü uyuyarak ve tabi boş geçirdim. O yüzden şu anda hiç olmadığım kadar uyanığım. Ve tamamen gereksiz şeyler yazmak için hazırım.

Yeni işimde geçtiğimiz hafta pek bir şey yapmadım. Oryantasyon mu dersin, işe alışmak mı dersin bilemem. Ürünleri, rakipleri, üreticileri tanımakla geçti, ya da geçmesi gerekirdi. Ben ne yaptım? İlk iki gün bunları yaptım, hatta abartıp tüm vana modellerini wikipedia'dan okudum. Teknik çeviri yapmış olmanın faydaları bunlar tabi. Teknik meknik dinlemeyip çözüyorsun bir şekilde mevzuyu. Websitesindeki eksiklikleri buldum, ne olması gerektiğine dair görseller hazırladım. Siteyi tasarlayan firmayı ve diğer referanslarını inceledim. Bizim şirketin işini baya bir sallamış olduklarını gördüm. Cuma günü hızımı alamayıp yeni bir site tasarımı yaptım. He bir sor daha önce hiç yaptın mı diye? Hayır tabi ki. Ama ortalama photoshop bilgimle, şu an var olandan daha kurumsal ve daha güzel bir site tasarlayabildim. Tasarlamak derken tabi oturup kod yazmadım. Ancak bir şirketle çalışsak derdimi anlatacak kadar mantıklı bir çalışma yaptım.

Hızımı alamadım, olası bir organizasyon durumunda nerelerle çalışabileceğimizi, endüstriyel fuarlarda kullanılan görselleri, stand örneklerini falan inceledim. B2B modelinde sosyal medya kullanılır mı, kullanılırsa nasıl kullanılır gibi şeylere de baktım.

Bir şeyi fark ettim ki serbest olmasına rağmen ne facebook'a ne de başka bir sosyal zımbırtıya girme ihtiyacı hissetmedim şu bir haftada. O kadar kullanmıyorum ki son zamanlarda kendilerini, gmail'e bile daha fazla bağlanmışım.

Şimdi pazartesi gereksiz bir Türk Basın Tarihi sınavım var. Bu yüksek lisansı devam ettirip ettirmeme konusunda kararsızım zaten. İşimden memnun kalırsam seneye dondurmayı planlıyorum kendisini. Nasılsa artık beleşe okuyoruz, kayıt dondurmak serbest. Program içeriğinde işime yarayacak tek bir şey bile yok. Onun yerine iki ay süren GSÜ sertifika programlarına katılsam daha faydalı.


Sunday, March 31, 2013

Pazartesi Sendromuna Son 19 dk.

Evet genç, ben yarın bir sürelik aradan sonra yeniden çalışmaya başlıyorum. Uzun süredir freelance çalışan bir ev manyağı olarak insan içine nasıl çıkacağım konusunda endişelerim yok değil.

Gazetecilik iyi güzel fakat, GSÜ'nün medya iletişimi, marka yönetimi gibi sertifikaları daha cazip gelmeye başladı.

Farkına vardım ki yazacak bir şeyim kalmamış benim. E gideyim bari ben.

Tuesday, March 12, 2013

Spor ve Türk İnsanı İlişkisi

Kabul edelim ki genel olarak sportif bir millet değiliz. Yiyelim, içelim, yatıp zıbaralım, tuvalete bile gitmeyelim mümkünse diyen bir yapımız var genel anlamda. O yüzden gereksiz yere top peşinden koşturmalar falan yapıya ters.

Erkekler spor yapmak istese ya futbol oynayacak, az daha "elit" ise basketbol vs. Kadınlar için durum daha vahim. Ne gerek var sonuçta karımızın kızımızın efor sarfetmeli işlerin içinde?!

İşte o yüzden lömbür lömbür geziyoruz gençler. Üzerine bol tereyağlı, bol salçalı yemekler gelince de... ehm. Neyse, yemek konusuna girmeyelim.

Erkek kısmı beni şu an ilgilendirmiyor, o yüzden mevzuyu kadınlara indirgiyorum. Hatta daha da abartıp kendime dönüyorum.

Doğuştan sen de ayı yogi ben diyeyim winnie the pooh modelinde doğmama rağmen önlenemez bir hareket etme ihtiyacım vardı. Milletin çocukları götümüzü kaldırıma yayıp barbie'lerimizi giydirelim derdinde iken İpek ve ben evde top oynamaktan vazo bırakmamış, lastiğe üçüncü bulamadığımızdan evdeki bir sandalyeyi insan yerine koyup lastik oynamış, birimiz okula isek duvarlarla top oynamıştık. Buradan çıkacak ikinci anlam ise, evet evden pek dışarı çıkabilen çocuklar değildik. Yalnız ev danalarıydık.

Kenarda duran kızlardan biri yerine bizde devasa bir sandalye vardı işte.


İlkokulda sınıf ortalamasını ikiye katlayan boyum nedeniyle çeşitli basketbol okullarından insanlar gelip bizimkilerin aklını çelmeye çalışıyordu gönderin bu çocuğu spora diye. Babam & babanem ise "kız çocuğu ya iki gün sonra bunların deplasmanı olunca nasıl göndericez başka yerlere?" diyerek yollamadılar. Bu konuda tek teşekkürüm iyi ki baskete göndermemişler lan, daha da geliştiğimi düşünemiyorum kısmıdır.

Bunun ardından (ne basket ne jimnastiğe gidememenin yarattığı umutsuzluk ile) üniversiteye kadar devam eden evde yayılıp yatma kısmı gelir. Para kazanmaya başlamamla ve babamın da daha modern bir insan haline dönüşmesiyle birlikte spor sevdası gene başlar.

İlk evre evde pilates denemeleri.

Sonra sürekli devam eden fitness maceraları.

Kısa süren salsa macerası, sonrasında parasını verip ayakkabılarına kadar alıp tam latin dansı gurusu(!) olma dönemi. Baya parlak simli mimli, pembe ayakkabı aldım ben salsa yapıyorum diye?! O ayakkabıyı bir salsa gecesinde giymeden de yaşlanamam tabi!

Şu an hepsinden sıkıldığım, zumbaya merak saldığım dönemdeyiz. İnsan günde bir gün iki gün gider, her gün ne işin var? Ama hakkını vermek lazım, dünyanın en güzel şeylerinden biri. Artık her duyduğum hareketli şarkıda kolumu bacağımı sallayıp oynamak istiyorum! Eşli danslarda eşinin sana uymaması durumu var. Tabi eşli dansların erkek egemen olması, bizim erkeklerin de "biraz odun" olması durumu zorlaştırıyor. Ama solo danslar öyle mi?! Dağıt dağıtabildiğin kadar.



Bir de Üsküdar-Harem sahil yolunu keşfetmemiz güzel oldu. gidiş dönüş 4,5-5 km yürümüş oluyoruz Aylin'le. Ama yetiyor mu? Hayır! Bu hafta koşulacak artık.



Etraftaki bütün kızları toplayıp oryantale başlamayı da düşünüyorum son zamanlarda. Asıl hedef roman ama kurun başlamasını beklemek lazım (evet, hala lanet olasıca roman havasını oynayamıyorum! Trakyalı genlerim benden utanıyor).



İşte buldumcuk olmak böyle bir şey herhalde. Daha keşfetmediğim yüzme diye bir alan var. Yazın ona da bir şekilde el atacağım tabi.

Sunday, January 27, 2013

Blogum varken sözlüğe ne gerek var

Yok işte o yüzden buraya yazayım dedim. Ahmet daha beşinci sınıfta ilk birini getirdi karnesinde sağolsun. Babamdan sonra okul hayatı başarısız olan ikinci aile ferdimiz kendisi. Bu dönem annem Ahmet'e iltimas gösteren öğretmenlere "hiç şımartmayın bunu ne hak ediyorsa onu verin hepimizi kullanıyor" demiş. Yoksa görmezdi şanslı herif. Evde yata yata üç beş alıp geçerdi dersleri. Böyle de anne pek görülmez heralde.

Ama Ahmet'e asıl ayarı İpek verdi. Hala aklıma geldikçe gülüyorum. Adam loto gibi gelmiş karnesi için "sadece Türkçe bir, diğerleri normal" diyebiliyor. Yine böyle dediğinde "babam dün gece baktı milli piyangodan bişe çıkmamış Ahmet" diyerek son noktayı koydu İpek.

Böyle bişi işte.

Wednesday, January 16, 2013

Gözüne Güneş Giren İnsan

Tam hayatımı düzene sokma, olumsuz duygulara kapılmama, bir şeyleri başarmaya çalışmaya karar vermişken üst üste bu kadar da darbe vurulmaz ki bir insana.


Oh be sonunda evden dışarı kendimi attım diyerek akşam sinemaya gitmeye karar verdim. Lay lay lom modunda Optimum'a yol alırken minibüsün beni tam inşaat olan yerde indirmesi ile kendimi çamur içinde buldum. Daha botlarımı yeni boyamışken böyle bir şey olması sinir bozucuydu tabi ama önemli değildi o an. Az önce inşaatta ben çalışıyormuşum gibi Optimum'a gitmem de sorun değildi. Silerim geçer sonuçta değil mi?

O sırada yüksek lisanstan bir arkadaşım mesaj atmış, kötü haber: hoca ikinci öğretim sınavına girdik diye sınavlarımızı kabul etmemiş hepimize sıfır vermiş. Hoca da sempati beslediğim bir insan(dı). Olamaz diyorum, kesin bir yanlışlık olmuştur. Çoğu hoca çalışıyoruz diye rahatlık sağlıyor, zaten bilimsel hazırlıksınız fark etmez istediğinize girebilirsiniz diyordu. Olmaz öyle şey dedim. Bir yandan da uykularımı kaçırdı tabi.

Çok sevdiğim bir insanın kanser olduğunu ve dün ameliyat olduğunu öğrendim. Böyle zamanlarda konuşamam ben. Yani hastalıktan konuşamam. Çünkü o kadar çok şeyi atlattık ki, öyle zamanlarda hep "aklı başında olan" kişi ben olmak durumunda kaldım. Çocuksu anne-babaya sahip olmanın sonuçları bunlar hep.

Eve geldim, İşler Güçler'i izliyordum. Oh ne güzel gülüyoruz derken Ahmet Kural'ın şu sahnesi çıktı:

http://www.startv.com.tr/dizi/isler-gucler/video-galeri/sayfa/1/feride-ahmetin-evlilik-teklifini-kabul-edecek"
http://www.startv.com.tr/dizi/isler-gucler/video-galeri/sayfa/1/su-hayatta-bir-defada-benim-istedigim-olsa-ne"

Hanginize küfür edeyim bilemiyorum. Yazana mı, oynayana mı, kendime mi? Yazılan yorumları okuyorum da hiç böyle aşık olmadım ama bunları izlerken sanki yaşamış gibi ağladım demişler. Yaşayan ne oluyor peki? Mal gibi kalıyorsun ben diyebilirim. Ağlamak istesen ağlayamıyorsun, tekrar midene o taş gelip oturmuş gibi oluyor. Yapmayın lan böyle şeyler?!

Sonra sabah uyandım, arkadaşım yine mesaj atmış. "Hoca kabul etmiyor, büte girmemiz gerekiyormuş. İşten izin alamıyoruz dedim ama beni ilgilendirmez, kafanıza göre giremezsiniz." demiş. Kafamıza göre? Bize vizede ikinci öğretim sınavına girebilirsiniz dendiğine göre neyi kafamıza göre yapmışız? Salak yerine konmak, bilimsel hazırlık okuyoruz diye ikinci sınıf öğrenci olarak görülmek mükemmelmiş. Oyuncak gibi olduk resmen ellerinde. Hangi derse gireceğimiz belli değil. Notlarımızı sistemde göremiyoruz. Bir de hocaların insiyatiflerine göre gireceğimiz ders de seçiliyor. Bu durumda ben çoğu zaman ikinci öğretim derslerine girdiğimden attığım imzalar da geçersiz olabilir. Vay anasını!

Nette gezinirken "aile vergisi" diye bir şey çıktığını, MüzeKart'ın artık bir sene sınırsız olarak değil "her müzede bir kere" kullanılacağını, doktorasını bitiren araştırma görevlileri atanmazsa kadrodan atılacaklarını falan öğrendim. Sonra kendime dönüp baktım. Hala hiçbir şey yapamamışım. Çeviriye devam etmek istemiyorum. Yeni bir şeyler yapmak istemiyorum. Dil bilmeme rağmen başka ülkeye gidip yapabileceğim bir şey yok. O yüzden "başka ülkeye giderim" gibi bir lüksüm de yok. İngiliz filolojisinin Londra'da işime yarayacağını sanmıyorum. İspanya'ya gidip İngilizce öğretmenliği yapmanın ise bana ne gibi bir getirisi olur bilmem.

Evet yeniden kendim hakkında çok umutsuz düşüncelere sahibim.