Thursday, April 19, 2012

Bazen tam bir fan-girl olabiliyorum

Evet Twilight fanları gıcık oluyordur belki bu duruma ama böyle karşılaştırmaları görünce hem çocukça buluyorum "ne gerek var ki karşılaştırmaya?" diye, bir yandan da içimde bir canavar "owwwwwwwww yeaaaaaaaaaaa!" diye kükrüyor. Seviyorum HP'yi, hem de deli gibi, hem de Alan Rickman'in izinden gidip:

"When I'm 80 years old and sitting in my rocking chair, I'll be reading Harry Potter. And my family will say to me 'after all this time?' and I'll say "Always'".

diyecek kadar seviyorum. Eğer lucid dreaming'i başarabilsem, Hogwarts'ta okuduğumu görmek isterim. Öyle yani.

Şimdi işyerinde sıkılmışken de şunu gördüm ve ecnebilerin deyimi ile "it made my day!":


Sunday, April 15, 2012

Are you lonesome tonight?

Çok bir şey yazasım yok, bol miktarda şarkım var bu gecelik. Normalde bu saate kadar da oturmazdım zaten, öyle yani.













Son olarak en fenası;


Monday, April 2, 2012

Ben bir delilik ettim :)

Daha kref.net'te çalışırken, çeşitli yönetim bilimleri sitelerinde bu sitenin reklamına rastlamıştım. O zamandan beri kendilerini takip etmekteyim. Malum, Çin merkezli bir şirket. Çok güzel gelinlikler, "special occasion" dedikleri, özel gün kıyafetleri var. Hatta bu kıyafetleri çok büyük bedenlere kadar yapmakla kalmıyorlar, 20-25 $ gibi bir ücretle kişiye özel de yapıyorlar. Yani vücut ölçülerinizi bildiriyorsunuz, ona göre dikiyorlar istediğiniz elbiseyi. Buraya kadar hala güven vermiyor belki, ama sitenin bir de "yorum" kısmı var. Satın almada en önemli kısmı burası. Çünkü üyeleri yorum bırakırsa ipad kazanma şansı elde ediyor, hele bir de aldıkları kıyafetin fotoğrafını eklerse şansı katlanıyor. Zaten bu "elbisem geldi, çok güzel işte fotoğrafım" kısmı siteyi güvenilir kılan.

İşte geçenlerde burada dans ayakkabıları da sattıklarını fark ettim. Türkiye'de aynı kalitede ayakkabılar 150-200 TL arası. Daha kendime beğenip bootie alamamışken, dans ayakkabısına o kadar para bayılmak istemiyordum. Ve evet, lighinthebox'u denedim. Dün akşam siparişimi verdim, paypal ile ödeme yaptım (kredi kartları da geçiyor ancak ben yine de işimi sağlama aldım).

1 - 1,5 ay içerisinde gelmesi tahmin ediliyor kendisinin. Ben shipping (kargo) ve garanti (oldu da yolda kaybolursa yenisini göndersinler parası 2-3 $ bişe) ücreti dahil 72 tl'ye aldım şu güzelliği :):)



Tuesday, March 27, 2012

Dig in the dancing queen!!!

Bugün aslında dün ofiste bunalıp okuduğum Oscar Wilde oyunu hakkında yazacaktım. Ama üstüne biraz daha okurum diye vazgeçtim. Zaten Dancing Queen'i dinleyince içimden onu yazmak geldi.

Mamma Mia filmi çıktığında deli oldum çünkü tam bir Meryl Streep hayranı diyebilirim kendime. Ancak birçok arkadaşım filmin çok kötü olduğunu söyleyince, izlemesem mi demiştim. Sonra bir gün can sıkıntısı, merak ve mutlu olma ihtiyacı nedeniyle oturup izledim.

Halt etmiş güzel değil diyenler.

Tamam Pierce Brosnan adeta Yunan Adalarının kütüğü olarak oynamış filmde, ama olsun, Streep var :)

Benim için iki önemli noktası vardı filmin. Biri Donna depresif depresif makyaj masasında otururken/söylenirken arkadaşlarının Dancing Queen'i söylemeye başladıkları yer. Bu sahneyi sanki yaşamışım/yaşayacağım gibi hissediyorum. Bundaki en önemli sebep bu üçlünün bana hiç yabancı olmaması.
- donna, bizzat ben. yay burcu olduğuna eminim bak. hangi manyak yunan adalarına kaçıp yaşar ki? zamanında 3 tane sevgilisi olmuş, hala oraya takılmış kalmış. sonunda her şeyi yaparım ben diye otel açmış takılıyor.
- rosie, kesinlikle dino. kısa saçları, özgürlüğü, istediğini elde etmesi.
- tanya, al sana fufu. süslü, zengin, çekici.


Biz de yaşlanınca böyle olacağız gibi geldiğinden bana çok hoşuma gidiyor bu sahne. Çok da kötü olmadığımızı gösteriyor yani :)

He bir de bizim de bu kadar deli olduğumuz :)



İkinci sahne ise, Donna'nın Sam (Pierce amcamız yani)'le adanın tepesindeki kiliseye tırmanırken içini dökmesi. Tabi "The winner takes it all" şarkısı aracılığı ile. Evet belki kadının sesi mükemmel değil, ama o sırada boynundaki şalı elinde döndürüp ne yapacağını bilememesi, kızsam bağırsam buna hakkım yok ama kızgınım işte tavrı, elinin ayağının dolaşması o kadar güzel anlatılmış ki, bir kez daha Donna'cım kesin yaysın bebeğim diyorum.



Not: burçlara düşkün değilim ama böyle arada takılıyorum işte.

Friday, March 23, 2012

ayıp ettin

sensiz olacağımı bile bile
bana kendini neden yar ettin
bırakıp gitmene
arkandan ağlayacağımı bile bile
neden yüzüme güldün?



Ah bu şarkıların gözü kör olsun diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz.

Aman Allahııım!

Sevgili kardeşim daha dün yazdıklarımı duymuş gibi bana kitap almış. Hem de Shakespeare (kalp gelsin buraya)!

İngilizce'sini okuyacak kafa kalmadığı için bugünlerde bende, Türkçe'sini istiyordum. (nasılsa iki gün sonra bitirince oturur İngilizce'sini de okur, çevirisini eleştiririm zaten, huyumu biliyorum)

İşte kitabım bu :)



Remzi Kitabevi'nden almayacaktım ama almış bir kere. Çevirmen de Bülent Bozkurt'muş. Şöyle bir göz gezdirdim, notlar kitabın sonunda. O bile yeter şimdilik. Bir de Digital Theatre bana bir iyilik yapsa da İngilizce altyazılı olarak David Tennant & Catherine Tate versiyonunu yayınlasa. Ya da DVD'si Bluray'i çıksın arkadaşım. Üzülüyoruz burada zaten gidip göremedik canlı canlı :(



not: kendileri Beatrice ve Benedict'i oynuyorlar.

Thursday, March 22, 2012

değişiklik vol 2

Değiştir değiştir bitmiyorum. Ne kadar değişsem de ortada bir şey yok, onu biliyorum ama aynı kalmaya da dayanamıyorum!

Ani bir kararla spora yazılmaya karar verdim yine. Yorgunluktan pestilim çıkacak muhtemelen çünkü haftalık planım şu:

pazartesi: 20:30-22:30 Salsa
salı-perşembe-cuma: 18:30-20:00 spor
bazen cumaları: latin gecesi
pazar: dans pratiği 15:00-18:00

artık bu programla da iğne ipliğe dönmez isem 40'lı bedenlerle barışmak zorundayım gibime geliyor.

Şirket yemekhanesini bırakmayı düşünüyorum. Yemeklerinin kötü olması gibi bir durum yok aslında, herkes bilir ki benim zaten öyle sorunlarım yok. Mevzu yiyecek olunca iğrençleşebiliyorum bile. Ama kayda değer bir mide rahatsızlığı var maalesef. Kullanılan yağlar çok etkiliyor, kızartma pek yiyemiyorum. Bir de yemekhanede yemek istememin sebebi sulu yemek olur ümidiydi. Her gün döner, köfte falan çıkınca gözümü evden yemek getirmeye diktim. Bugün getirdim mesela. Tıka basa doydum ve eminim ki normalde yemekhanede aldığımdan daha az kalori aldım. Malum, annemin yağ kullanmama, tam tahıldı, bilmemneydi gibi sağlıklı yaşam takıntıları var. Bizim de işimize yarıyor tabi.

Evdeki kitaplara bakıyorum, onlar da bana bakıyor, bakışıyoruz ama tanışmaya girişmiyoruz. Hiç içimden gelmiyor yine kitap okumak. Evdekilerin yarısından çoğu İngilizce zaten, İngilizce'yi de ben görmek istemiyorum. Bir ara kitap alırsam okuyacağım umarım.

Kadıköy'e gidesim var deli gibi. Haftasonu kimse gelmezse fufu'yu kapıp kahvaltıya gidebilirim. Boğazı sırf köprü üstünden görmekten bıktım.

Bu arada tiyatroları kimin doldurduğunu öğrendim. Birbirlerine hava atmaya, "çok kültürlüyüz biz" imajı çizmeye çalışan plaza çalışanları. Bir deliliktir gidiyor bizim burada. Ama sorsan oyunları "güzeldi" "hımm biraz derin bir oyundu" şeklinde sınıflıyorlar sırf. Olsun, herkes tiyatro eğitimi mi aldı sanki. Benimki de yorum yani. Eğlenmeye gidiyor insanlar işte. Çok hoşuma gidiyor aslında. Birbirlerine hava atayım derken iyi işler yapıyorlar.