Monday, February 28, 2011
Ne Manyak Bir İnsanım.
Kendi kendimi motive ediyorum. Tek bir şarkı ile geri geliyorsa kelebeklerim, Ajda Pekkan yorumu ile "Yiğğne ölümsüüüğz aşk bendeee" Hadi bebeğim :D
Thursday, February 3, 2011
Ooo Rock of Ages Do Not Crumble Love Is Breathing Still
Son bir senedir bu şarkıya takmış durumdayım. Meğersem evrene mesaj gönderiyormuşum da haberim yokmuş :D
"happy little day, jimmy went away
met his little jenny on a public holiday
a happy pair they made so decorously laid
'neath the gay illuminations all along the promenade
it's so good to know there's still a little magic in the air
i'll weave my spell"
Her şeyden üstte şu Freddie denen varlık mı desem, yaratık mı desem, ona duyduğum hayranlık var. Sevgisinden parçalamak deyimini uygulamak istediğim birkaç insandan biri. Pek "sıcak" bir insan olmadığım halde hem de.
Bu deyimi uygulamak istediklerimden biri elimin altında o güzel, zaten kendisi mini ama bek minik olmayan kardeşim. Freddie'yi parçalayan parçalamış bana bişi kalmamış. Üçüncü de kısmet :D
"happy little day, jimmy went away
met his little jenny on a public holiday
a happy pair they made so decorously laid
'neath the gay illuminations all along the promenade
it's so good to know there's still a little magic in the air
i'll weave my spell"
Her şeyden üstte şu Freddie denen varlık mı desem, yaratık mı desem, ona duyduğum hayranlık var. Sevgisinden parçalamak deyimini uygulamak istediğim birkaç insandan biri. Pek "sıcak" bir insan olmadığım halde hem de.
Bu deyimi uygulamak istediklerimden biri elimin altında o güzel, zaten kendisi mini ama bek minik olmayan kardeşim. Freddie'yi parçalayan parçalamış bana bişi kalmamış. Üçüncü de kısmet :D
Wednesday, February 2, 2011
Bazen Kendimden Korkuyorum

Daha doğrusu beynimin duygularım üzerindeki etkisinden korkuyorum. Fazla güçlü. Zaten güçlü olan duygu sistemimi (o da neyse artık) nasıl bastırıyor, nasıl bu kadar kontrollü olabiliyorum diye düşünüyorum bazen.
En abartılısını bu sabah yaşadım diyebilirim. 12 saatin ardından ilacın etkisini yitirmesi gibi kafamı toparlayıp işime geri dönebildim. İşime geri döndüm de, bu dönüş bana "neyim yahu ben? bir tür canavar mı?" diye sorularla tekrar u dönüşü yaptı.
Ama cevap çok basit: savunma sistemi. Oluşabilecek tüm ters durumlara karşı defence mode on oynuyorum oyunları. Sevincimi sonuna kadar yaşayıp, üzerine üzülsem de sonuna kadar üzülsem daha iyi değil mi? Yok illa ki sınır konacak (o sınır olmadığında bir lord voldemort'a, bir bellatrix lestrange'a dönüştüğümü biliyorum). (Aaa onlar kim bilmiyor musun? Google diyorum sana, o kadar)
Navraj Sihra - Emotional defence
Thursday, January 27, 2011
Ses.
İçimdeki ses ile dışımdaki ses hiç benzeşmiyor. Mesela şimdi bu yazıyı yazarken beynimde bunu okuyan sesi seviyorum. Benim sesim o da, ama ağzımdan çıkan, insanların ve benim kulağıma gelen ses bundan çok çok daha kötü. Onu da seviyorum ama ikisi aynı olsalar.
Mesela dış sesim çok takılıyor. Bir şey söylerken "eaaaaaa..." diye kalabiliyor durduk yere. Ama iç sesim hiç durmadan konuşabiliyor, hatta bazen eşzamanlı olarak iki farklı şeyden bahsediyor.
Dış sesim konuşurken, bir anda "neden konuşuyorum ki?", "niye bir şeyler anlatmaya çalışıyorum başkalarına?" diye iç sesim lafa atlıyor. O anda dış ses kesiliyor. Tabi bu diğer insanların konuştuklarımdan sıkılmasına, beni dinlememelerine ve belki de deli ya da salak olduğumu düşünmelerine neden oluyor. He, iç ses "niye anlatıyorum ki?" derken onların beni dinlemiyor olması ne kadar önemli ki zaten?
Çoğu zaman ağzımı kapalı tutuyorum bu yüzden. Dış sesle iç ses karışmasın diye. İç sesimi insanlardan kıskanıyor olabilirim belki de. Kimseyle paylaşmak istemiyorum. İkisi bir araya gelmeye başladıkları anda bıçak gibi kesiyorum kendi sözümü.
Yine de şizofren benzeri bir ruhtan çok, sakin ve dingin bir ruha sahip olmak isterdim.
Wednesday, January 26, 2011
Hayat biraz garip mi ne?
Depresif günlerimden birinde olduğumu söyleyebilirim. Sabah uyan, işe git, geri gel, spora git, tekrar eve gel, uyu şeklinde geçen bir ayın ardından, bu eylemler arasında insanlarla iletişimimin minimum seviyede olduğunu gördüm. Messenger, blog, facebook, bunları bile kullanmıyorum. Sanal bir sosyalliğim bile kalmadı kısaca.
Bunun yanında kitap da okumuyorum, kitap değil dergi bile okumuyorum. Zamanımı çalacak bir sevgilim de yok. Kısaca ot gibi yaşıyorum. Fakat bir sor neden böyleyim?
Etrafıma bakıyorum, benim ilkokulda bir kez yapıp sonra da utanç duyarak hatırladığım eylemleri yetişkin haliyle yapıp, bu şekilde ilgi çekmeye çalışan insanlar var. Tamam, gerizekalıdır. Bir şey demiyorum. Ama bunu normalmiş gibi karşılaması herkesin? Ona ne demek lazım?
Ailemden, okuduğum okullardan aldığım tüm terbiyenin, bir anda yerle bir olduğunu görüyorum. Sinirlerim bozuluyor, konuştukça birilerine bağırma ihtiyacı hissediyorum. Bağırmak mı? Fazla hafif kaldı sanırım: saçından - bacağından neresinden olursa tutup duvarlara vurmak istiyorum. Bunu yapamayacak kadar pasif agresif olduğumdan da kulaklıklarımı takıp oturuyorum yerime. İşyerinde, sporda, evde, yolda... hep aynı bu durum.
Tek kaçış yolu uyumak. Böyle bir psikoloji içindeyken de kitap okumak imkansız hale geliyor. Çünkü yaptığım hiçbir şeyin gerçek dünyada karşılığı olmadığını görüyorum. Ben ve benim gibiler yapabildikleri şeylerin birileri tarafından farkedilmesini beklerken, bazıları yapabildiklerini sandıkları şeyleri insanların gözüne gözüne sokarak takdir topluyorlar.
Buradan, bana imla ve yazım kurallarını, en ufak şeyden kişilik tahlili yapabilmeyi, toplum içinde nasıl davranılacağını, dünya hakkında birçok bilgi sahibi olmayı fakat bilgi sahibi olmanın pek matah bir şey olmadığını (google denen bir şey var) öğreten tüm hocalarıma teşekkür (!) ediyorum. Evet, topluma yararlı olabilecek bir birey oldum. Ama toplum yararlanmak istemiyor. O daha çok, yarar sağlayacakmış gibi görünenleri tercih ediyor.
Artık Virginia Woolf'un neden intihar ettiğini anlayabiliyorum. Bir süre sonra insanların tüm hareketlerinin ne kadar mantıksız olduğunu, zaman kavramının geçersizliğini anlamak; ardından etraftaki herşeye fazla duyarlı hale gelmek insanı delirtmeye yeter. Ben delirdim mi? Bilmiyorum ki. Ama ben ne Woolf ne de Plath gibi kendimi öldürebilecek cesarete sahip değilim, bunu biliyorum. Yazmak, çizmek, okumak, dans etmek istiyorum. Fakat ya sisteme boyun eğerek (bu lafı da kullanmış bulundum) bu kısır döngüde çalışmaya devam edeceğim, ya da bir şekilde her şeyden kaçmayı başarıp yeni yerler keşfedeceğim. Aptallara özgü bir şansa sahip olmayabilirim, ama elimden geleni yapacağım.
Sunday, January 9, 2011
Ben...
İnsanların birileriyle sohbet ederken ne kadar da çok "ben" dediklerinin farkına vardım.
Çok ilginç bir şey değil belki sana göre ama bana göre ilginç, allallah ya!
- Ben camdan atlamayı çok severim, küçükken de hep böyle yapmışım biliyor musun?
+ Hadi ya, ben de çocukken hiç atlamazdım işte, sonradan oldu bende de.
Böyle giden konuşmalara gün içinde çok rastlamıyor muyuz? Şahsen ben iş yerimde, spor salonunda, otobüste, misafirlikte, internette her yerde rastlıyorum. Katılmak istemiyorum çoğu zaman, ama insanların artık hangi yemekten "nefret" ettiğine kadar her bir şeyle var olmaya çalıştıklarını görüp deliriyorum.
"Ayy nasıl yiyorsun onu, nefret ederim beeeen!" dediğinde ne elde ediyorsun sayın arkadaşım. Veya "Ben Tv izlemem hiç tarzım değil", napayım yani, sen televizyon izlemiyorsun diye seni aziz/e mi ilan edeyim istiyorsun?
Wednesday, December 29, 2010
Çeviri Editörleri, Sesimi Duyar Mısınız Bir Ara?
Canım iş arkadaşlarım, dostlarım, canlarım, ciğerlerim:
1. Tureng, zargan gibi olmadı Google translate gibi olanaklar varken, cep telefonunu eline alman, benim numaramı bulup beni arayıp "Dilek hanım, burada bir çevirmen termal sulara thermal spring demiş, ne alaka ilkbahar şimdi burada?" diye sorman biraz garip değil mi? Girer bakarsın sözlükten "aaa spring kaynak anlamına da geliyormuş" diye kendi başına yaşarsın aydınlanmanı.
2. Az kabuğunuzdan sıyrılın. Çevirmen, ikinci yazar demektir. Yazan her ne yazmışsa robot gibi aynısını çevirmemi bekleme benden. Sonra iğrenç çevirilere sebebiyet verirsin, yine benim başıma gelirsin "müşteri buna anlamsız dedi:(" diye. Kelimesi kelimesine çeviri ortaçağda kaldı. Hiç mi Can Yücel çevirisi okumadın arkadaşım yahu?
3. Beni zaman konusunda sıkma. Kaslarımla yapıyor olsam işi tamam, ama beyin ve göz daha hızlı yoruluyor biliyorsun değil mi? "Çok harika çeviriyorsunuz, ama yavaş" yorumunun anlamı bende şu; "Yavaş çevirmiyorum, önce araştırıp öyle çeviriyorum. O yüzden çevirim okunabilir bir metin haline geliyor".
4. Editörüm, metinlerden ve kelimelerden para kazanıyorum diye geçiniyorsan bana de'yi, ki'yi, mi'yi kelimelere bitişik yazıp, sesli harfleri ortadan kaldırarak/katlederek gelme. Hele bunun üzerine "yazım kontrolünü çalıştırmamışsınız wordde" hiç deme. Word'ün yazım kontrolü olmadan da yazabiliyorum çünkü ben. Farkındaysan burada da yok yazım kontrolü, ama yazıyorum bir şekilde; değil mi?
5. Beni delirtmeyin. Delirirsem size rakip bir çeviri şirketi kurar, en azılı rakibiniz olurum. Ama keyfime düşkün olduğumdan şu anda bunu tercih etmiyorum.
Haydi size iyi çalışmalaaaaar.
Not: İki nokta yan yana diye bir şey yoktur. O iki nokta ya üst üstedir, ya tektir, ya da üç adettir. Haydi öptüm.
1. Tureng, zargan gibi olmadı Google translate gibi olanaklar varken, cep telefonunu eline alman, benim numaramı bulup beni arayıp "Dilek hanım, burada bir çevirmen termal sulara thermal spring demiş, ne alaka ilkbahar şimdi burada?" diye sorman biraz garip değil mi? Girer bakarsın sözlükten "aaa spring kaynak anlamına da geliyormuş" diye kendi başına yaşarsın aydınlanmanı.
2. Az kabuğunuzdan sıyrılın. Çevirmen, ikinci yazar demektir. Yazan her ne yazmışsa robot gibi aynısını çevirmemi bekleme benden. Sonra iğrenç çevirilere sebebiyet verirsin, yine benim başıma gelirsin "müşteri buna anlamsız dedi:(" diye. Kelimesi kelimesine çeviri ortaçağda kaldı. Hiç mi Can Yücel çevirisi okumadın arkadaşım yahu?
3. Beni zaman konusunda sıkma. Kaslarımla yapıyor olsam işi tamam, ama beyin ve göz daha hızlı yoruluyor biliyorsun değil mi? "Çok harika çeviriyorsunuz, ama yavaş" yorumunun anlamı bende şu; "Yavaş çevirmiyorum, önce araştırıp öyle çeviriyorum. O yüzden çevirim okunabilir bir metin haline geliyor".
4. Editörüm, metinlerden ve kelimelerden para kazanıyorum diye geçiniyorsan bana de'yi, ki'yi, mi'yi kelimelere bitişik yazıp, sesli harfleri ortadan kaldırarak/katlederek gelme. Hele bunun üzerine "yazım kontrolünü çalıştırmamışsınız wordde" hiç deme. Word'ün yazım kontrolü olmadan da yazabiliyorum çünkü ben. Farkındaysan burada da yok yazım kontrolü, ama yazıyorum bir şekilde; değil mi?
5. Beni delirtmeyin. Delirirsem size rakip bir çeviri şirketi kurar, en azılı rakibiniz olurum. Ama keyfime düşkün olduğumdan şu anda bunu tercih etmiyorum.
Haydi size iyi çalışmalaaaaar.
Not: İki nokta yan yana diye bir şey yoktur. O iki nokta ya üst üstedir, ya tektir, ya da üç adettir. Haydi öptüm.
Subscribe to:
Posts (Atom)