Monday, August 30, 2010

Depresyon

Bir hafta içerisinde 3 kişi birden bana depresyondasın sen sanırım dedi. Bunu söyleyenlerden biri annem, biri kızkardeşim, biri ise Aylin, yani beni en iyi tanıyan insanlardan üçü. Onların bu söylediklerine katılmam gerekiyor sanırım, çünkü bu aralar kendimi hiç normalmişim gibi hissetmiyorum. Adına depresyon denebilir mi bilmem. Ama bir geçiş döneminde olduğum aşikar. Çeviri yapmak istemiyorum, öykü okumak istesem bile odaklanamıyorum, çizim defterim gözüme ilişse bile görmemezlikten geliyorum, yemek bile yapmak istemiyorum. İşin garip tarafı uykulu bir halim de yok. Uyumuyorsun da ne yapıyorsun diye soracak olursan, gerçekten bilmiyorum. Bazen Tomb Raider oynuyorum (O da kendini ütü sanan bilgisayarım yüzünden yalan oluyor), bazen de Super Mario oynuyorum.

Saçma sapan şeylere kafamı takıyorum, ufacık şeyler beni sinirlendiriyor. Mesela saatin tik-takları, sevgilisiyle konuşan kişinin cilve yapayım derken ağzını şapırdatması, azıcık yağlı yediğimde kendini kaybeden metabolizmam ve ona bağlı olarak gelişen baş ağrılarım.

Remzi'ciğimden haber yok. Sanırım olmaz da. Ama bu başka bir işim olmayacak anlamına da gelmiyor tabi. Başvuruyoruz mütemadiyen. Şimdi ne yapsam diye düşünmekteyim. Sanırım oturup e-book'larımı karıştıracağım.

Friday, August 27, 2010

Hayatta Nefret Ettiğim Şeylerin "sadece" Birkaçı

1. İstanbul'u "İstanbul'un şusu güzel, şusu değil" diye genellemeye çalışan, diğer şehirlerden gelmiş (özellikle İzmir) insanlar. Birinin onlara İstanbul'un simidi, ya da ne bileyim İstanbul yoğurdu gibi bir şey olmadığını, Ortaköy'ün kumpiri varken, Kanlıca'nın yoğurdu olduğunu anlatması lazım. Çok üzgünüm sayın İzmir, Antalya, Eskişehir, Ankara ve bilimum büyük şehirliler, buranın bir ilçesi sizin tüm şehrinize denk. Üzgünüm.

2. Annem ve babamın akıl erdiremediğim ilişkisi. Babamın hem her şeyi annemin kontrolüne bırakmak istemesi, fakat bir şey yaptığında "neden öyle?" diye kadını çıldırtması. Anneminse babam yokken bana ağlaması, fakat baban gelince benden aldığı tüm gazlara rağmen "Hayatım,canım" moduna girmesi. Bu kadının 20 sene Halimaanım'la yaşadığına inanmak zor. Hiç mi ders almadın be kadın? (Not: Hallimaanım, beğenmediğim bunu diye kocasını aynı gün içerisinde peynir değiştirtmek için markete yollamış bir kadındır.)

3. Evdekilerin bir sevgilim olmamasını anormal bulması, ama evden dışarı çıkmamı istememeleri. Ayrıca aynı zamanda "sen neden evdesin hep?" demeleri. Her çıkarken ne işin var dışarıda diye suçlarmışçasına konuşursanız çıkamam.

4. Bir-iki hafta hatta daha fazla samimi takılıp, sonra bir anda soğuyan insanlar. Soğuma evresinde "hmm merhaba nasılsın?" muhabbeti ile kaldığın insana tüm sırlarını açıkladın be! Sonra da "hmm merhaba"ymış. Sevsinler.

5. Aceleci insanlar. Her şeyi "topluyorum ben" bahanesi ile sağa sola tıkanlar. Sırf bunlar yüzünden kaç kitabımı kaybettim ben!

6. Olaylara objektif bakmaya kendini zorlamayanlar. Evet insanlar objektif olamazlar ama yine de bunu "denemelidirler".

7. Bir canlının hayatına, hislerine zerre önem vermeyen insanlar. Ben nefret ettiğim kelebekleri bile öldüremezken, babamın sokakta kendisine yılışan kediye tekme atan birisi olduğu gerçeği.

8. Şımarık insanlar. Tam anlamı ile. "Ayy ben ondan yemem, kokuyo o, rengi biraz garip, kusmuk gibi gözüküyo" diye yemeklere laf ederler. Her şeyin kendileri için olmasını isterler. Azıcık hastalansalar ölüyorum sanarlar. İki dakika sıkıntıya gelemezler. Hiçbir zaman ellerindeki parayla yetinmezler. Şımarıktırlar işte.

9. 118-18 ve 118-80 reklamları. ııııııııııaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaah!

10. Normalde zehir gibi çalışan kafamın, çeviri yaparken durması.

12. Ağız şapırdatanlar. Genel görgü kuralları ile alakası ilgisi olmayanlar. Kendine gurme diyip, bir de üzerine tv programı yapıp, hala çatal-bıçak kullanmasını bilmeyenler. (Şair burada belirli bir kişiye seslendi, ama isim vermeyecek. O adam yemek yerken ben baygınlık geçiriyorum lan!)

13. Toplu taşıma araçlarında, o sessizlikte yankılansın diye sanırım, cak cak cuk cuk sakız çiğneyenler. (Eğer bir gün cinnet geçirirsem bunların yüzünden olacak. Sonra birkaç tanesinin ağzı burnu yamulacak. Muhtemelen ağzından zorla alınan sakız burnuna sokulmuş olacak çünkü.)

14. 15 dakika çalışınca kendini ütü sanmaya başlayan laptopum.

15. Bilgisayarda çizilmiş öcü gibi çizgi filmler. (2 boyutun nesi vardı ki?)

16. Doctor Who dizisinden David Tennant'ın ayrılıp, abidik gubidik bi herifin gelmesi.

17. Hala olumlu ya da olumsuz haber vermemiş, şirketler.

Roaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaar!

Wednesday, August 25, 2010

Uyumadan önce aklıma gelenler

Daha birkaç dakika önce yazdığımı biliyorum ama şunu söylemeden geçemeyeceğim. Benim bu kadar maymun iştahlı olmamın sebebini buldum sanırım. Her elimi attığım şeye hemen ulaşıyorum. Yani, kariyer anlamında söylüyorum. Biraz çalışsam derslerim çok iyi olabiliyordu. Kafamı biraz yorduğumda, herkesin zorlandığı bitirme ödevinden tam not alabildim. Ya da ne bileyim, çevirmen olmak istedim, hemen oldum hatta çok iyi oldum. Öğretmenlik yapmak istedim, onu da yaptım. Ama hiç böyle delicesine çalışmadım hiçbir şeye. ÖSS'ye bile yarı zamanlı çalıştım ben. Okulda tenefüslerde test çözüp, geceleri internet aleminde fink attım. Napalım şekerim, ben de böyle bir insanım. Algı ve başarı sınırlarımın çok yüksek olması benim suçum değil ya! Hahayt :D

İstanbul güzel şehir de...

İçindekiler batırıyor burayı. Yöneticileri, insanlar, hepsi birden. Normalde, bunun ayrımına pek varmamıştım. Çünkü bir eli yağda, diğer eli balda şeklinde, İstanbul'un en vızır vızır işleyen yerlerinden birinde oturup, yine en vızır vızır işleyen yerinde de okulum vardı. Şimdi değişen bir şey varsa, artık okulum yok. Ama en azından, Bağlarbaşı'ndan Üsküdar'a gitmek için, gelen herhangi bir otobüse binip, oradan 5 dakikada bir hareket eden motorlara biner, oradan da yine her 5-10 dakikada bir hareket eden tramvayla okuluma giderdim. Bu nedenle de anlamazdım herkesin trafikten nefret etmesini. Yani evet trafik sıkışıklığını köprüden geçerken saatlerce yaşamış biri olmama rağmen, "eneee ne güzel görünüyo boğaz öle" diye mal mal camdan bakan bir insanım sonuçta.

Fakat bugün cinsliğim tuttu. Normalde Kadıköy - Doğuş Ünv. şeklinde gideceğim yere ulaşacağıma, Üsküdar'dan direkt giden otobüse binmeye karar verdim. İETT'nin sitesinden baktım saatlere. Bir de dalga geçer gibi "15:51", "16:43" gibi küsüratlı saatler vermişler. 15:51 otobüsü 16:20de geldi. Dönerken ise 17:57'de olduğu iddia edilen otobüs, hiç gelmedi bile. Paralel evrene kaçtığından şüpheleniyorum ben şahsen. Yav on dakika erken gel tamam, 10 dakika geç gel tamam ama, yarım saat geç gelmek, daha da kötüsü hiç gelmemek nedir yahu? İşte bu yüzden tek vesaitle ulaşımı sevmiyorum. Dolambaçlı da olsa, önce oraya, ordan şuraya şeklinde sık ve sürekli geçen araçları kullanmak daha güveli İstanbul'da sanırım.

Not: İETT'ye şikayetimi yazdım, cevabımı bekliyorum. İmza: Duyarlı vatandaş.

İkilikler

Ben kendimle ne yapacağım bilmiyorum. Bu kadar duygusal açıdan gururlu olmak zorunda mıydım sanki? Ama aynı zamanda da realist olmak? İşte ikisinin karşılaşması beni öldürüyor. Bir yandan "Neden birini çok seveyim ki? Ne gibi bir sebep olabilir bunun için?" diye düşüyorum, diğer taraftan babanemin "Aşk denen şey olmasaydı, kadın erkeğe erkek de kadına nasıl tahammül ederdi?" lafı aklıma geliyor, haklı buluyorum.

Neyse ne. Çok da önemli değil artık. Ama sadece bu konuda değil ikili düşüncelerim. En güzelini dün beynim çeviriden şişmiş hale geldiğinde yaşadım. Zaten 7 saat aralıksız çalışıp 50 dakikalık belgeseli çevirince (yine söylüyorum Swamp Men, ayılar yesin sizi) beynim sulanmış ve de kafatasıma baskı yapıyordu. Hatta sanırım bilinçaltımda daha önce çevirdiğim Çocuk Hastanesi belgeselinde bir bebeğin bıngıldağı çabuk kapandığından beyni gelişmek için alnına baskı yapıp kafasının yanlardan şişik olması durumu kalmış, bir de tabi İngilizlerin ünlü "alnı açık ve dışa çıkık insan zekidir" argümanı. Rüyamda alnım dışarı doğru çıkmıştı! Neden diye gittiğim doktora soruyorum. "Çok fazla çeviri yaptığın için beynin çok fazla çalışmış. Çalışan beyin de geliştiğinden büyümüş" diyordu.

Uyandığımda, hem rüyamın saçmalığını, hem de daha bir gün önce nelerle uğraştığımı hatırladım. İş görüşmesi, şıkıdık şıkıdık giyinmeler, makyaj, saçımı özenle yapmam, toplantı salonuna girip Öner Bey'le tokalaşmam, neden işi istediğimi anlatmam hepsi bir anda saçma ötesi geldi bana. Sanki o an iki buçuk kişilik devasa yatağa üstünde şortu ve t-shirtü ile uzanmış, çeviriden beyni sulanmış olan insanla, bir gün önce topuklu ayakkabıları, beyaz eteği ve kıvır kıvır saçları ile Etiler'de dolanan aynı kişi değildi. İkisinin arasındaki tek bağı, ilki saçlarına bakıp, "Aaa hala kıvırcıklar lan!" dediğinde kurabiliyordu.

He bir de bunların dışında, "Harika bir yazar olmak isteyen Dilek", "Büyük bir izleyici kitlesi karşısında konser vermek isteyen Dilek", "Evinin hanımı olmak isteyen Dilek", "Dünya'nın en vahşi doğal ortamlarında dolaşıp, gezmek isteyen Dilek", "Bir sanat eleştirmeni olup Paris, Londra, Roma semalarında takılmak isteyen Dilek", "Yaratıcılığı ile akıl sınırlarını zorlayan, tek rakibi Buddy Valastro olan pastacı Dilek" ve birçok Dilek versiyonu var. Eğer ben bunların hepsini gerçekleştirmeye kalsam hiç yaşlanmadan 100 sene yaşamam gerekiyor. Neyse, "In Medical We Trust". Bakarsın tıpta harika bir gelişme olur da beni kobay olarak kullanırlar. Ben de faydalanırım.

Neyse ki bir konuda kararlıyım, kısa öyküler hakkında eleştiriler yazıp dergilerde yayınlatmak için uğraşmak. Ardından da, kendimi hazır hissettiğimde, kendi öykülerimi yazmaya başlamak. Yani yazıyorum fakat, henüz Türkçe'de çok iyi olduğumu düşünmüyorum - "anlatım zenginliği" açısından. Sen kalk 4 sene deli gibi İngilizce oku, sonra zor tabi Türkçe'ye ayak uydurmak. Her ne kadar günlük yaşamda Türkçe kullansam da, edebi anlamda sürekli İngilizce ile haşır neşir, hep İngilizce kelimeler üzerinden edebi açılımlar, yorumlar yapmaya çalıştım. Türk edebiyatı eksikliğimi bir şekilde telafi etmem gerekiyor.

Aksi takdirde başınıza ikinci Elif Shafak vakası olarak kalabilirim. İşin kötüsü soyadım İngilizce'ye uyarlanamıyor bile. (Aslında gıcıklığına İngilizce öyküler yazıp, çevirttirmek çok zevkli olabilirdi :D)

Monday, August 23, 2010

Bir CV her şeyi değiştirir... mi acaba?

Göreceğiz efendim, göreceğiz. Bu sabah, görüşmeye giderken CV'mi de götürmem gerektiğinden, ben en iyisi bunu baştan yazayım dedim. İyi ki yazmışım. Bir CV hazırladım ki, ben bile ara sıra bakıyorum "Ben bu kadar çok şey mi yapmışım be!" diyerek.

Aslında görüşme odasına girene kadar stresim üst sınırlarda dolaşıyordu. Ama dur baştan anlatayım.

Sabah sahura kalktıktan sonra uyumadım, çünkü uyku tutmadı. CV'mi hazırladım, çevirimi bitirdim. Sonra işim bittiği için biraz uzanayım dedim. 11e kadar uyumuşum! Sonra yaklaşık 2 saatte ancak hazırlandım. Normalde yarım saatte hazırlanırdım ama, saçlarımın kıvır kıvır olmasını istediğimden emindim. Hayır ben de bir garibim. İnsanlar saçlarının dümdüz olması için her sabah kuaförde sıra bekliyor. Bense düz halinden sıkılıp dalgalı yapmaya çalışıyorum. Saç da saç değil ki! Kestirmeye cesaret edemediğimden popoma kadar ulaştılar sağolsunlar. Ama sorun bu değil, kendileri aynı zamanda bir kamyonu çekecek kadar gürler. Neyse işte üç kişinin saçını yapacak kadar zamanda bir tek kendi saçımı yapabildim. Hanım hanımcık giyinip gittim.

Erken gitmişim yarım saat de orada bekledim. Şu günlerdir yaşadığım strese karşın, son derece sakin ve kendini bilir bir biçimde içeri girdim. Formumu doldurdum. Görüşmemi gerçekleştirdim. En korktuğum şey olan, "kal gelmesi" meselesi sanki konuşurken kem kümleyen ben değilmişimcesine kayboldu. Sanki her gün iş görüşmesi yapıyormuşumcasına, takır takır konuştum. Neden bu işi istediğimi söyledim. CV'mde Akşit Göktürk'ü Anma Konferansında görev aldığımı yazmıştım. Şans! Öner Bey de Akşit Hoca'nın arkadaşıymış. İşe edebiyattan anlayan, İngilizce'si çok iyi olan birini arıyorlar. Ay tabi ki o benim de, benden daha deneyimli bir ikizim varsa, pek hoş olmayacak tabi.

İkinci bir görüşmeye daha çağırılacağım umarım. Görüşmenin gidişatına bakılırsa, iyiydim yaa. Edebiyat dergilerini tam zamanlı olarak takip etmek ne güzel olur ki! Buraya kalp koymak isterdim ama salak blogger onu html kodu sanıyor. Ergen ergen bile takılamıyorum o yüzden.

Hala dua kısmındayım, inşallah ben bu işe girerim yaa!! diye. Çeviriden çekip kurtarıcam kendimi! Kararlıyım!

Sunday, August 22, 2010

Gaçhayım!

Bak yine aynı şey oluyor bana. Önemli bir şeyin vakti yaklaştıkça gelen kaçma isteği. Babamdan bir şey için izin almak istediğimde de böyle olurdu eskiden. Sırf o stresi yaşamamak adına, istediğim yere gitmemeyi tercih ederdim. Şimdi de iş görüşmesi stresini yaşamamak için, çeviriye devam etmeyi tercih edecek duruma geldim diyebilirim. Beynim bu işin hiç de bir şeye benzemediğini bana kabul ettirmeye çalışıyor, ama diğer tarafı yenebileceğini sanmıyorum. Hem daha görmediğin, bilmediğin iş hakkında nasıl yargıya varabilirsin ki? He benim beynimin %25'lik korkak kısmı? Bana bunu açıklayabilir misin? Beğenmezsen, kabul etmezsin işi ne olacak. Seni kabul etmezlerse de etmesinler ne yapalım. Ofiste çevirmenliğe başlarsın sen de hiç olmadı. Hatta öğretmenlik bile yapabilirsin. Aslında öğretmenlik kısmı şaibeli, şimdi o parayı verseler giderim dediğin parayı öğretmenlik için verdiklerinde burun kıvırmıştın. Tabi sebebi öğretmenliğin seni cezbetmemesiydi o doğru. Neyse şekerim, sen yarın git bu görüşmeye, beğenmezsen salla gitsin. Yeni bir yer görmüş olursun en azından. Bu kadar neden stres yaptın ben anlamadım ki? Gören de seni deneyimsiz bişe sanacak. Haydi, dön de çevirini bitir. Sonra da CV'ne son kez göz at bakayım.