Sunday, December 1, 2013

I don't want to go!

İnsan ilk defa gittiği bir şehre karşı sanki hep orada yaşamış gibi hissedebilir mi?

Tekrar gitmekten bahsederken "gitmek" olarak değil, "geri dönmek" olarak bahsedebilir mi?

Bu ve bir çoğunu Londra için hissediyorum. Bu yüzden de BBC Türkçe editörlüğüne başvuru yaptım. Beni ararlar mı? Sanmam. Ama yine de başvurmadım dememek için başvurdum.

Dört günde, burada belki bir ayda tanışamayacağım kadar insanla tanışabilmem sorunun bende değil tamamen Türk insanında olduğunu kanıtlıyor gibi. Benim "fazla kibar/soğuk" davranmamda sorun yokmuş, sadece buradakiler fazla laubali ve yılışık.

Geri döndüğümde (keşke iş bularak olsa bu) Luke & Kay ile Playstation oyunları üzerine The Plough and Harrow'da sohbet etmek (içecek Ale olmasın, bir nevi sulandırılmış bira... peh); adını hatırlamadığım Doctor Who manyağı adamla sokaklarda elimizde sonic screwdriver ile millete şaka yapmak; yine ayrı bir Doctor manyağı kız olan Mai ile cosplay için kıyafet aramak istiyorum. (İşin garibi hepsinin telefonu veya e-mail adresi elimde; imkansız değil hiçbiri - ama bana imkansız gibi geliyor:/)







Bu arada I don't want to go espirisi için bkz:


Thursday, October 24, 2013

London is really calling this time!

Hayatımın en doğru çılgınlığını yapıyorum sanırım.

Sonbaharın ortasında, sadece Doctor Who'nun 50. yılı kutlamalarına katılmak ve filmi sinemada izlemek için 4 günlüğüne Londra'ya gidiyorum. Tabi vize alabilirsem.

Hala o kadar masalsı geliyor ki. Bir de üzerine Londra'nın en "İngiliz" caddelerinden birinde apartman dairesi tuttuk. Evin olduğu sokağa sapık gibi Google Maps'ten girip bakıyorum durmadan. 4 günlüğüne de olsa evim olacak Londra'da. Benden mutlusu olabilir mi?

Filmi sinemada izleyeceğiz. Ama sonrasında çeşitli İngiliz ıvır zıvırı alıp (mesela custard, jelly babies!) BBC'ye geçip çayımızı içerken izleme planlarımız da var. Yıllardır özendiğim şey.

Matt Smith'le fotoğraf çektiricez! Daha ne diyebilirim ki. Adamlar organizasyonun dibine vurup "Herkes fotoğraf çekilmek istiyor, o zaman 5 pound alıp hem sıraya koyalım bunları hem de fotoğraflarını çekelim" demişler. Ayy adamı nerde yakalarım derdi yok.

Çok müze gezeceğimi sanmam bu sefer. Evet bu sefer, çünkü daha defalarca gideceğime eminim. Bu sefer biraz Londra'da yaşamak nasılmış, onu anlamak istiyorum. Publar, restoranlar, parklar derken ağzım kulaklarımda olur zaten.

Wednesday, September 25, 2013

Her şeyini blogda paylaşan insan

Benim bu, yine geldim.

Sevgili vücuduma ithaf ediyorum bu yazıyı.

Manyak mısın arkadaşım? Bir vücut bu kadar mı zayıflamak istemez? Daha bir şey çıkarma gözünü seveyim!

Etrafımdaki herkesin "kızım sen bir git doktora, bu kadar spor bu kadar diyetle senin olimpiyatlara katılman lazımdı" (sporcu olmayan ülkemizde benim olimpiyatlara katılma ihtimalim baya var bence) yorumları biraz tırtıklasa da beni sallamamıştım. Fakat son zamanlarda fark ettiğim gereksiz asabiyet, artık benim bile dikkatimi çeken konsantrasyon bozukluğum "bi gideyim evet" noktasına getirdi beni.

Bir de insanın morali bozuluyor tabi. Haftada en az 3 gün 2'şer saat spor yapan bir insanım, etrafımdaki normal insanlara baktığımda onların yarısı kadar anca yediğimi fark edebiliyorum sonuçta. Ama diyabet aklıma en son gelecek sorundu. Tamam henüz diyabet hastası değilim ama bi bokluk varmış insülinde.

İnsülin direnci çok saçma bir şey bence. Kilo alınca "ehehe salak, artık veremicen de bunları" diye kıs kıs gülen bir hormon problemi bu.

Benim durumumda görüyoruz ki egzersiz, spor, diyet, bazen vız gelip tırıs gidebiliyor bu naneye. Genlerinizde varsa en ufak aralıktan ce-e yapıyor.

Haşimato uyuzunu uzun süre fark edemediğimden zaten kilo alma ve verememe problemim olmuştu. Bir insan 2-3 ayda 10 kilo alır mı? Ben aldım. Yine bunu kendi hatam sanıp 5'ini verdim bir de. Bence tsh'ı 80'lerde bir insan için büyük bir şey başarmışım. Devamını veremiyor olmamı buna bağladılar. Peki dedik. Bir sene geçti aynı yerdeyiz.

Meğerse insülin de diyormuş ki madem aldın kiloyu veremedin artık hiç veremezsin. Sapık mısınız lan?

Doktorcuğum bile "eğer spor yapmasan, beslenmene dikkat etmesen böyle kalamazdın; çok daha ciddi sorunların olurdu" dedi. Bazen inadım işe yarıyor ne diyeyim.

Neyse ki tıp çok ilerlemiş :D 20. yüzyılın başlarında yaşıyor olsaydım tedavisi de olmayınca ne olurdum bilemiyorum. Bi defa ikisi de asabiyet yapan sorun, etrafta adeta Vezüv yanardağı gibi dolaşırdım, kime patlayacağım belli olmazdı.

Artık bundan sonra I Levotiron & IDiaformin.

Monday, August 26, 2013

Unsuz - Şekersiz Brownie (Hindistan Cevizi Unlu)

Her zaman ıvır zıvırla kafanızı ütülerken bu sefer faydalı bir şeyle karşınızdayım. Tumblr'da dolaşırken undressedskeleton'un inanılmaz "sağlıklı" tariflerine rastladım. Yaklaşık bir senedir takip ediyorum kendisini. Garip garip unlar kullanıyor; hindistan cevizi unu, badem unu, fındık unu gibi. Bu unların özelliği karbonhidrattan çok protein içermeleri. Bir de protein tozu kullanıyor çoğu tarifte un yerine.

Bir senenin sonunda artık merak ettim birini deneyeyim dedim. Ama bu tarif undressedskeleton'dan değil. Şuradan: http://www.foodiefiasco.com/coconut-flour-breakfast-brownies/

Bu tarife ek olarak bir yumurta ekledim ben. YUMURTASIZ KEK Mİ OLURMUŞ?

Beş denek üzerinde yaptığım araştırmalar kekin sadece az şekerli olduğunu, onun dışında sıradan brownie'den bir farkı olmadığını gösterdi. Kimse unsuz veya şekersiz olduğunu anlamadı.

Öncelikle sıradan hindistan cevizi aldım rende halinde olandan. Paketi doluyken çekmeyi akıl edemedim. Ama sıradan hindistan cevizi iste. Ellişer gramlık iki paketti benimki.


Onu çift bıçaklı mutfak robotunda un gibi olana kadar çektim. Hindistan cevizi biraz yağlı olduğundan pütür pütür olmasın diye bir kaşık normal un ekledim. Sonuç şu oldu:


Bir bardak kadar bu undan alıp bir kaseye koydum. Üzerine bir çay kaşığı kabartma tozu ve bir çimdik tuz, üç kaşık da kakao ekledim. İki kaşık kakao da yetermiş bu arada. Benim kullandığım kakao biraz fazla iyiymiş çünkü :/


Başka bir kapta bir muzu ezdim. Üzerine yedi paket stevia ekledim. Bu şeker gibi tadı olan bir tatlandırıcı. Şeker gibi derken çay harici her türlü yiyecekte şeker tadı veriyor. Çayda kullanımını tavsiye etmiyorum. Stevia adında bir bitkinin özüymüş bu.

Eğer stevia ya da tatlandırıcı kullanmak istemezseniz yarım bardak şeker de kullanabilirsiniz. Bal veya pekmez nasıl sonuç verir bir bilgim yok.



Steviali muz karışımını una ekledim, ardından bir yumurta çırpıp onu da ekledim. Bir-iki kaşık da süt ekleyip bunlara iyice karıştırdım. Sıradan bir kek hamuru oldu. Kakaoyu cömert kullandığımdan biraz koyu renkli oldu tabi.


Ben daha kolay olur diye muffin kağıtlarında pisirdim. Tam altı tane çıktı. 175 derecede 10-15 dk pişirdim. Bıçak yöntemini bunda da haince kekler üzerinde kullanıyoruz tabi. Batırın bıçağı keke, eğer temiz çıkarsa pişmiştir.

Kekin pişmiş ve pişmemiş halleri:


Asıl mevzu şu ki, tatlandırıcı kullanıldığında altı adet muffinin toplam kalorisi sadece 250. Yani bir tanesi 50 kalori bile değil.

Thursday, August 22, 2013

Fuck this thing in particular

Ne yazacağımı bilemediğim bir gündeyiz yine.



Şununla başlayalım mesela; bütün paramı gezmek için harcadım/harcıyorum. Taa doğum günümde bir yazı yazmıştım, doğum günüme girerken yoldaydım sanırım bu sene çok gezicem diye - çok fena şekilde doğru çıkıyor.

Bir blog olarak yaptıklarımı buraya yazmam gerekir - bir nevi günlük olarak. Ama her şey o kadar hızlı oluyor ki hangisini yazayım bilemiyorum.

İlk defa yaz aylarında çalışıyordum. Zannediyordum ki bu sene hiçbir yere gidemem. Hiç de öyle değilmiş. Hafta sonlarını bile etkin biçimde kullandım :D

En son bir değişiklik olsun Çınarcık'a gidelim dedik. Hayatımın en güzel günlerinden 2'sini geçirdim diyebiliriz. Zamanım olsa bir süre hayatımın çimenlik alandaki şezlonglar ve beach restoranı arasında geçmesini, durmadan bizimkilerle diğer insanların tipleri & giydikleri konusunda dedikodu yapmayı, gece ise her ne kadar küçük olsa da Kio'ya gidip saçma salak dans etmeyi isterdim. Bu yüzden babamın Çınarcık'ta yazlık alma fikrine önceden ne kadar karşı çıksam da, şu sıralar can-ı gönülden destekliyorum :D

Kurban Bayramında veya şöyle diyeyim herhangi bir bayramda ilk defa evde olmayabilirim. Zaten ziyaret eden/edilecek kimse yok. Şimdilik plan Kıbrıs gibi görünüyor. Yine de henüz somut bir adımımız yok. Olmasına da gerek yok, son anda karar verip Yunanistan'a gitmiş kişileriz ne de olsa.

Kasım'da İngiltere'ye gidiyorum! Hem de Doctor Who'nun 50. yıldönümü kutlamaları için! Kaç akıllı, kaç fangirl kalkıp Londra'ya gider bilemiyorum. Uçak biletlerimizi neredeyse 8 ay öncesinden aldık vazgeçmeyelim diye; henüz filmi nerede ne zaman çıkacak bilmediğim için onun biletlerini alamadım ama kutlamaları için London ExCel'deki etkinliğe biletlerimiz hazır. Hatta Matt Smith'le çektireceğim fotoğrafın sırasını dahi aldım. Dönüşte ofisteki masamı süsleyecek kendisi :D Bir de Catherine ve David'i görürsem dünyada benden daha mutlu kimse olamaz sanırım.

Bu sefer akıllılık edip pasaportumu on yıllık aldım. Bu da demek oluyor ki artık pasaport çıkarmaya üşenmek yüzünden bir yere gitmeme sorunum kalmadı. Vize sorunumuz da şirket sayesinde sorun olmaktan çıktığı için bir hafta sonu Barcelona'dayım dersem kimse şaşırmasın.


Friday, August 9, 2013

İyi ki 15 yaşında değilim!

Olsaydım bir Demi Lovato hayranı olabilirdim, kendimde bu potansiyeli görüyorum.

15-16 yaşlarında iken de Beyonce'ye hayrandım, herkes Britney, Mariah Carey peşinde koşardı. Sağlam ilerleyecek tipleri bulma konusunda üzerime tanımam.

(bu arada saçımı dediğim gibi Demi Lovato modeli yaptırdım, pişman değilim - aksine acayip mutluyum :D )

Tam da zamanına denk geldi bu şarkı! Birinden hoşlanmaktan dahi bu kadar korktuğumu bilmiyordum.



Puttin' my defenses up! dediğinde de aklıma hep Transformers geliyor nedense, tam arabadan robota dönüştüğü anlar!