Tuesday, May 21, 2013

I'm in lo-o-o-o-ve!



Bu aralar çok fena takıldım ben bu şarkıya. Dinledim mi sanki gerçekten bu aralar aşık olmuşum da bulutlarda geziyormuşum etkisi yaratıyor.

Bugün karar verdim ki; bugünden sonra yeni maceralara hazırım! Öncesinde böyle bir fikrim yoktu nedense.

Bu cuma bir senenin ardından ilk defa Yıldız Teknik Davutpaşa kampüsüne gidicem. Ama maksat lanet olası iş değil; Kenan Doğulu konseri! Bahar etkisi işte, dağıtmak istiyor insan.

Boşver hepsini de, şarkı gerçekten çok etkileyici! :D

Saturday, May 11, 2013

-di aslında

Bu adam bu kadar hüzünlü şarkı yapıyor muymuş ki? En çok da dümdüz söylemesini seviyorum söyleyeceklerini. Arada edebiyat yapma çabası yok. Dümdüz.


Sunday, May 5, 2013

Lens Kullanımı Hakkında Bilinen ama Göz Ardı Edilen 5 Madde

Artık gözü bozuk olanların %90'ı lens kullanıyor. İşte bunların yarısının hijyenin h'sinden anlamaması yüzünden yıllarca lens kullanamadım ben. Her girişimimde annem "gözün mikrop kaparsa ya? zaten hassas!" diye endişe edip engel oluyordu.

Ben nereden bileyim insanların gözlerine lens takmayı oje sürmekle bir tuttuğunu?

Kalkıp lens kabındaki solüsyonu günlerce değiştirmeyenler mi ararsın yoksa günlerce lensi çıkarmadan yaşayan mı, ya da aylık lensi bir buçuk ay kullanıp böbürlenen mi?

Madde 1: Lens takıp çıkartma işlemi öncesi eller yıkanır ve kurulanır. Evet evde oturuyor olsanız bile "aman canım ne mikrobu olacak evde" demeden yıkanacak o eller.

Madde 2: Lens kabındaki solüsyon her seferinde değiştirilir. O solüsyonun amacı lens üzerindeki mikropları ve bakterileri temizlemek. Zaten bir kere lens temizlemiş kuş kadar sıvı içindeki bakteri miktarını tahmin edersiniz.

Madde 3: Tasarruf yapıcam diye azıcık solüsyon kullanmayın. Lens tamamen içinde olacak o solüsyonun.

Madde 4: Gece yatmayın gözünüzde şunlarla. Gözümüzün saydam tabakası çok değerli, lens de bunun ağzına eden bir yabancı madde. Hele de gözün -ne kadar tersi düşünülse de- en aktif olduğu uyku sırasında saydam tabakayı inceltmesi daha olası. REM (rapid eye movement - hızlı göz hareketi) uykusu, yani en derin uykumuz sırasında, gözbebeğimiz deli gibi hareket eder. Bu arada lensin olması hoş olmaz.

Madde 5: Lens aylıksa aylık kullanılır, günlükse günlük. Aylık lensi iki ay kullanmak matah bir şey değil. Sana bir şey de katmaz zaten 10-20 liradan başka. Götürüsü daha fazla bile olabilir. Tamam tam bir ay kullan diye bir kural da yok ancak zaten bir süre sonra esnekliğini kaybetmeye başlıyor lens. Bende bazen bu 3 haftada da olabiliyor. O zaman gözüme eziyet edeceğime değiştiriyorum. 

Makyajı bile türlü çileyle yapacak kadar hassas gözlerim, şu üstteki uygulama sayesinde bir kere bile rahatsız olmadı lensten. Ben yazayım da yine uygulaması sizden.

Friday, May 3, 2013

Ben? Futbol? Hele yorumlamak?

"Ne haddime canım" demeyeceğim. Az çok anlarım futboldan. Tabi evde fanatik GS'li dede, babane & baba ile yaşamak, üzerine anneannenin de fanatik GS'li olması sonucu istesen de istemesen de öğreniyorsun futbolu.

Dün akşam zaten sinirlerim kendiliğinden bozuktu. Bir de maç izleyerek bozmak istemedim. Bir yanım Fb kazansın tur atlasın istiyor, bir yanım da "ulan bunlar kesin aheste aheste oynayacaklar" diyordum. Haklı da çıktım işin kötüsü. Fb'deki eksiklik bariz, heyecan yok adamlarda. Kendilerini "biz iyi bir takımız gençler" diye kandırıyorlar. Bebişim dünyanın en iyi futbolcularını da alsan bu bir takım oyunu. Heyecan yaratacaksın, hayal kurduracaksın. "Uefa kupasını alıcaz bu sene!" ifadesi futbolcunun gözlerinden okunacak. Biz buna iş dünyasında çalışanları motive etmek diyoruz.

Hayır sonra "Gs de bi uefa kazandı kırk yıldır anlatıyor" oluyor. Katılıyorum kesinlikle ama bir yandan da m insanlar hala "biz onu alabiliriz" algısı yaratıyorlar ki bu da bim'in "en ucuz bim'dir" algısı yaratması gibi bir şey. En ucuz o olmasa da oymuş gibi hissediyor insanlar. Son Real Madrid maçında "lan bunlar bize kaç tane atar kim bilir, izlemicem ben gidiyorum odama" dediğimde bile son anda "lan yoksa? aha elicez galiba bunları!" heyecanı yaşatmasını başarmak da büyük bir iş.

Bu arada bir şey fark ettim ki Sow'a youtube'dan çok fazla "ilginç goller" videosu izletmişler. Çocuğum kalecinin arkasından koştu tüm maç belki topu elinden kaçırır da ben atarım diye. Rastlantı bunlar Sow'cuğum, kaleci salak değildir heralde topu senin ayağına verecek kadar.

Bizimkiler tırt toptan da, Real Madrid vs Dortmund maçı gayet ilginçti. Yıllar sonra keyifle izlediğim maçlardan biri oldu. Alman hayvanlığına bir örnek gördük resmen, adamlar sanki bizim zırhlı polisler - real de 1 mayıs'ta yürüyüş yapmaya çalışan işçilerdi. 

 0:26'daki kaleci golcüye gerek kalmaksızın salaklığını göstermiş.
Sow'un arkasında koştuğu ise 0:47 gibi bir durumdu. Bu seferlik olmadı diyoruz.

Sunday, April 28, 2013

Haftasonu Saçmalamaları No: 3

Bu adamı dünyanın en güzel "motherfucker" diyen şahsı ilan etmek istiyorum buradan (2.20'den itibaren). Son zamanlarda işten dönünce yapmaktan en çok zevk aldığım şey bu şarkıyı dinlemek. Playstation da sonunda akıl etmiş ve bir youtube uygulaması çıkarmış da rahat rahat HD dinleyebiliyoruz/izleyebiliyoruz videoları.



Ben rap dinleyecek insan mıydım Macklemore? Ayrıca kendisinin geyikli kazağına, batmak pijamasına ve yeşil kazağına bayıldığımı belirtmeliyim. Pembe takım elbiseli adamın ise (kendisi Wanz oluyor) '61 doğumlu olduğuna inanmak güç!

Alakalı ya da alakasız şu anda bilemedim ancak PSY'nin son şarkısı berbat. Ancak lanet gibi insanın aklından çıkmıyor. Bir kere dinlediğinde tüm gün "mother father gentleman" diye beyninde tekrarlıyor kendini. Kurtulmak imkansız. Matırfatı' centılmın. Dansının ise tamamen Psy'nin İstanbul'a geldiğinde izlediği Ankara'nın Bağları videosundan araklandığını hissediyorum. Olabilir, neden olmasın?




Sunday, April 21, 2013

Mont

Naber?

Hayatım güzel güzel devam ederken kendi kendime nazar değdirmeyi başardım ya, bir şey diyemiyorum.

O montun varlığını, burada unutulduğunu biliyordum zaten. Ama nerede olduğunu sorgulamıyordum. Meğerse evlendiklerinde fufuların evine gelmiş taşınan diğer eşyalarla beraber. Bizimkiler de dalga geçiyorlardı "bakmadık da içine bişe varsa ya" diye. Neredeyse iki sene geçti. Hala bakmamıştık.

Dün gece yine nasıl olduysa oraya geldik. Nasıl olduğunu hatırlamıyorum bile. Alerji ilacı üzerine Bordeaux şarabı iyi gitmiyormuş. "Ya içinden fotoğraf çıkarsa, ya bir şey çıkarsa" diye diye beni stresten strese soktular. Fufu sonunda dayanamadı gidip getircem artık bakalım ne varmış dedi. Bir şey hissetmem zannediyordum. Ama çok garip bir duyguydu.

Getirdi montu. Ceplerine bakarken sanki onu 2 sene önce değil dün görmüş gibiydim. Ya gerçekten bişe çıksa içinden ne yapıcam? Bişe yapamicam tabi.

Çıka çıka bir paket sigara çıktı arkadaş?! O monttan çıkmasını bekleyeceğim en son şey. Acaba onun değil miydi mont bile dedim sigarayı görünce. Ama içinden bir de fiş çıkınca doğrulandı onun olduğu.

Sonra o mont kaldı kanepenin üzerinde. İpek geldi oturacak oraya. Bakıyor monta napayım diye. Aldı astı sandalyeye. Diyorum hasta mısınız siz bana inat mı yapıyorsunuz? Sanki buradaymış gibi bir de astınız sandalyeye. Öyle bir hava var.

Neyse ki sonunda gözümün önünden kaldırdılar. Sigarayı da içti ipekle fufu. Bense bildiğin elimi bile süremedim lanet olasıca monta.

Sebep nedir bu kadar zaman sonra, bir anlasam kendimi.

Bu da ekstrası olsun madem:

Saturday, April 6, 2013

İlk haftasonu

Artık bu mevzu bende standart halini almaya başladı. Mevzu şu; işe başladığım ilk haftanın cumartesi günü mutlaka evde, hasta bir biçimde geçiririm. Şaşmadı şimdiye kadar.

Bu sefer kendi salaklığıma yanıyorum çünkü alerji ilacımı almayı unutunca bir gece önceden, sabah iğrenç bir baş ağrısı ile uyandım. Baş ağrısı migreni, migren mide bulantısını, hepsi beraber tansiyonu tetikledi. Tansiyonumun oynaması durumuna dayanıklı değilim, hayatta dayanıklı olmadığım birkaç şeyden biri bu da. Altı üstü 12-8'e çıkan tansiyonum beni yerden yere vuruyor, çünkü anneden gelen mirasla 10-5 tansiyona alışkın insanlarız.

Hasta olmayı, hastalıktan bahsetmeyi sevmiyorum. Peki neden şu an bunları yazıyorum? Çünkü bütün günü uyuyarak ve tabi boş geçirdim. O yüzden şu anda hiç olmadığım kadar uyanığım. Ve tamamen gereksiz şeyler yazmak için hazırım.

Yeni işimde geçtiğimiz hafta pek bir şey yapmadım. Oryantasyon mu dersin, işe alışmak mı dersin bilemem. Ürünleri, rakipleri, üreticileri tanımakla geçti, ya da geçmesi gerekirdi. Ben ne yaptım? İlk iki gün bunları yaptım, hatta abartıp tüm vana modellerini wikipedia'dan okudum. Teknik çeviri yapmış olmanın faydaları bunlar tabi. Teknik meknik dinlemeyip çözüyorsun bir şekilde mevzuyu. Websitesindeki eksiklikleri buldum, ne olması gerektiğine dair görseller hazırladım. Siteyi tasarlayan firmayı ve diğer referanslarını inceledim. Bizim şirketin işini baya bir sallamış olduklarını gördüm. Cuma günü hızımı alamayıp yeni bir site tasarımı yaptım. He bir sor daha önce hiç yaptın mı diye? Hayır tabi ki. Ama ortalama photoshop bilgimle, şu an var olandan daha kurumsal ve daha güzel bir site tasarlayabildim. Tasarlamak derken tabi oturup kod yazmadım. Ancak bir şirketle çalışsak derdimi anlatacak kadar mantıklı bir çalışma yaptım.

Hızımı alamadım, olası bir organizasyon durumunda nerelerle çalışabileceğimizi, endüstriyel fuarlarda kullanılan görselleri, stand örneklerini falan inceledim. B2B modelinde sosyal medya kullanılır mı, kullanılırsa nasıl kullanılır gibi şeylere de baktım.

Bir şeyi fark ettim ki serbest olmasına rağmen ne facebook'a ne de başka bir sosyal zımbırtıya girme ihtiyacı hissetmedim şu bir haftada. O kadar kullanmıyorum ki son zamanlarda kendilerini, gmail'e bile daha fazla bağlanmışım.

Şimdi pazartesi gereksiz bir Türk Basın Tarihi sınavım var. Bu yüksek lisansı devam ettirip ettirmeme konusunda kararsızım zaten. İşimden memnun kalırsam seneye dondurmayı planlıyorum kendisini. Nasılsa artık beleşe okuyoruz, kayıt dondurmak serbest. Program içeriğinde işime yarayacak tek bir şey bile yok. Onun yerine iki ay süren GSÜ sertifika programlarına katılsam daha faydalı.