Friday, March 23, 2012

Aman Allahııım!

Sevgili kardeşim daha dün yazdıklarımı duymuş gibi bana kitap almış. Hem de Shakespeare (kalp gelsin buraya)!

İngilizce'sini okuyacak kafa kalmadığı için bugünlerde bende, Türkçe'sini istiyordum. (nasılsa iki gün sonra bitirince oturur İngilizce'sini de okur, çevirisini eleştiririm zaten, huyumu biliyorum)

İşte kitabım bu :)



Remzi Kitabevi'nden almayacaktım ama almış bir kere. Çevirmen de Bülent Bozkurt'muş. Şöyle bir göz gezdirdim, notlar kitabın sonunda. O bile yeter şimdilik. Bir de Digital Theatre bana bir iyilik yapsa da İngilizce altyazılı olarak David Tennant & Catherine Tate versiyonunu yayınlasa. Ya da DVD'si Bluray'i çıksın arkadaşım. Üzülüyoruz burada zaten gidip göremedik canlı canlı :(



not: kendileri Beatrice ve Benedict'i oynuyorlar.

Thursday, March 22, 2012

değişiklik vol 2

Değiştir değiştir bitmiyorum. Ne kadar değişsem de ortada bir şey yok, onu biliyorum ama aynı kalmaya da dayanamıyorum!

Ani bir kararla spora yazılmaya karar verdim yine. Yorgunluktan pestilim çıkacak muhtemelen çünkü haftalık planım şu:

pazartesi: 20:30-22:30 Salsa
salı-perşembe-cuma: 18:30-20:00 spor
bazen cumaları: latin gecesi
pazar: dans pratiği 15:00-18:00

artık bu programla da iğne ipliğe dönmez isem 40'lı bedenlerle barışmak zorundayım gibime geliyor.

Şirket yemekhanesini bırakmayı düşünüyorum. Yemeklerinin kötü olması gibi bir durum yok aslında, herkes bilir ki benim zaten öyle sorunlarım yok. Mevzu yiyecek olunca iğrençleşebiliyorum bile. Ama kayda değer bir mide rahatsızlığı var maalesef. Kullanılan yağlar çok etkiliyor, kızartma pek yiyemiyorum. Bir de yemekhanede yemek istememin sebebi sulu yemek olur ümidiydi. Her gün döner, köfte falan çıkınca gözümü evden yemek getirmeye diktim. Bugün getirdim mesela. Tıka basa doydum ve eminim ki normalde yemekhanede aldığımdan daha az kalori aldım. Malum, annemin yağ kullanmama, tam tahıldı, bilmemneydi gibi sağlıklı yaşam takıntıları var. Bizim de işimize yarıyor tabi.

Evdeki kitaplara bakıyorum, onlar da bana bakıyor, bakışıyoruz ama tanışmaya girişmiyoruz. Hiç içimden gelmiyor yine kitap okumak. Evdekilerin yarısından çoğu İngilizce zaten, İngilizce'yi de ben görmek istemiyorum. Bir ara kitap alırsam okuyacağım umarım.

Kadıköy'e gidesim var deli gibi. Haftasonu kimse gelmezse fufu'yu kapıp kahvaltıya gidebilirim. Boğazı sırf köprü üstünden görmekten bıktım.

Bu arada tiyatroları kimin doldurduğunu öğrendim. Birbirlerine hava atmaya, "çok kültürlüyüz biz" imajı çizmeye çalışan plaza çalışanları. Bir deliliktir gidiyor bizim burada. Ama sorsan oyunları "güzeldi" "hımm biraz derin bir oyundu" şeklinde sınıflıyorlar sırf. Olsun, herkes tiyatro eğitimi mi aldı sanki. Benimki de yorum yani. Eğlenmeye gidiyor insanlar işte. Çok hoşuma gidiyor aslında. Birbirlerine hava atayım derken iyi işler yapıyorlar.

Saturday, March 17, 2012

2 sene olmuş!

Hatta daha da fazla belki. Ne olacak blogu açalı tabi ki?! Bu kadar zamandır saçmalamakta sınır tanımıyor oluşum gözlerimi yaşarttı.

6 Mart 2010'da başlamışım yazmaya. Muhtemelen öncesi de vardır da silmişimdir kesin. Önceleri saçma sapan şeyler yazdığım zaman siliyordum. Artık öyle şeylerim de yok, çünkü yaratılıştan saçma & saçmalayan bir insan olduğum gerçeğini kabullendim.

Bu kadar senenin hatrına çekiliş falan mı yapsam diyorum. Çok özeniyorum bazı bloglarda yapıldığını görünce. Ben de küçük hediyeler dağıtmak istiyorum. Ben abartıp cupcake falan yollasam saçma olur mu acaba diye düşünmeden edemiyorum.

Bu hafta da çok hızlı geçti. Hastalık falan derken ne ara Cumartesi oldu bilmiyorum. Bugün şirketten bir arkadaşımla metrobüsteydik, harika bir tespit yaptı kendisi: "Normal insanların Pazartesi sendromu var, bizimse Cumartesi" dedi. Gerçekten başladı bizde Cumartesi sendromu. En azından Pazartesi herkes çalışıyor, o yüzden kabulleniyorsun durumu. Cumartesi ise berbat, herkes evinde mışıl mışıl uyurken sen hazırlanıp işe geliyorsun. Annem&babam bile uyanmıyorlar be Cumartesileri. -Ki kendileri her gün 6'da uyanırlar.

Bugün Kadıköy'deki Hera'ya gidesim var. Gidip patates-bira ikilisiyle buluşmak istiyorum. Niye Hera , başka bir sürü yer var ama orayı seviyorum. Şarap evi olmasına rağmen birayla bağdaştırdım kendilerini.

Aslında ben eskiden İstiklal'e 8-10 kişi gidip takıldığımız günleri özlüyorum. Gereksiz mevzular yüzünden o grubun dağılmasına hala üzülüyorum. Bir ben böyleyim herhalde aralarından. Çünkü kimsenin bu konuda adım attığı yok. Benim attığım adımlar ise hep boş çıktığı için ben de bıraktım artık. Kalabalığı seviyorum bu konuda yapacak bir şeyim yok. Bir şekilde kalabalık bir ortam bulmam lazım kendime. Her yere 2-3 kişi gidince mevzu kalmıyor, o kalabalığın heyecanı, laf anlatma çabası, eğlencesi yok işte. Kısmet.

Friday, March 16, 2012

Şimdi ben işimi seviyorum herhalde?

İşimin bitmesine pek bakmıyorum açıkçası. Ama devasa bir dosya çevirirken bile, bir paragraf bitse, "aa ne güzel oldu, afferim kız bana" moduna giriyorum.

Ya işimi gerçekten seviyorum ya da mutlu olunacak abidik gubidik şeylere ihtiyacım var.

Thursday, March 15, 2012

Antep Çıkartması

Madem başladım yazmaya, devam edeyim bari.

Malum 10-11 Mart 2012'de Antep'teydik. Amaç: sadece yemek yemek. Dediğimizi de yaptık, durmadan yemek yedik.

Önce Yemen Kahvecisine gittik. Ben şurada Yemen Kahvecisi hakkında okuyup bir ihtimal Cevdet Akınal'la tanışırız diye otelden çıkar çıkmaz gittim ama maalesef yaklaşık bir sene önce rahmetli olmuş. Ama işi devralan oğlu da bütün gelenekleri sürdürüyor :) Önce kahveden tattık, sonra ikram ettikleri şekerleri yedik. Ve kendilerinden bize iyi bir kuruyemiş-baharatçı önermelerini rica ettik.

Hemen karşılarında kalan Almacı pazarında, Güllüoğlu'nun yanında kalıyordu sanırım, baharatçıya gittik. Anaaaam! orada kendimizi kaybettik diyebilirim. Bütün Antep gibi onlar da ikrama bayılıyor :) Fıstıklı muskalarından, peynirlerinden, fıstıklarından, daha doğrusu ne ikram ettilerse hepsinden yedik. Oradan aldıklarım:

- acı & tatlı salça
- isot
- ipek kırmızı biber (çekirdeksiz kurutulup çekilen yağsız ve mideye dokunmayan kırmızı biber)
- kuru biber & patlıcan
- fıstıklı muska
- antep fıstığı tabi ki!
- kaçak çay :)
- sumak
- antep fıstığı ezmesi

Daha tulum peyniri de alacaktım ama Eyüp Bey Mayıs ayında sipariş vermemiz konusunda ısrar etti :)

Oradan çıkıp açlar olarak İmam Çağdaş'a koştuk. Ben önce konuşmayım, fotoğraflar konuşsun...





birer lahmacun söyledik önce, salatalarımız ve acılı ezmemiz geldi. Ortaya soğan kebabı, altı ezmeli kebap ve simit kebabı söyledik ki hepsinden tadabilelim. Ömrümde böyle güzel kebap bir de Yunanistan'da yemiştim :) Ardından da tatlı tabaklarımız geldi. Hımm yiyemem bu kadar ya diye tatlı tabağına burun kıvırdım başta (tatlı hele de baklava pek sevmem de) ama resmen yuttum, çünkü bu dünya üzerinde yapılan en güzel tatlıların tek tabağa toplanmış haliydiler ^^

İmam Çağdaş'ın ardından taksiye atlayıp otele gidecektik ama taksici Uğurlu Otel'i Uğur plaza sanınca yolumuz biraz uzadı :) Neyse otele geldik biraz oturduk ama ı-ıh, çıktık dolaşmaya. Her yerde Antep'in hamamları çalıyordu ama bizde hamamlık hal yoktu :) Şehri biraz gezmekle yetindik sadece.



Öyle bir uyumuşum ki gece, hiç bir şey uyandıramadı beni! Sabah kalktık, Fufu rahatsız olduğu için otelde bırakmak zorunda kaldık onu :/ Deniz, İpek ve ben çıkıp beyran içilecek yer aradık. Bulduk da :) Sakıp Usta'da süper bir beyran içtik kahvaltı niyetine. Orada bizimle ilgilenen beyefendi de ikramını eksik etmedi ve kelle eti getirdi :/ Bu da sadece Deniz'e yaradı, çünkü yeme imkanım yoktu. Denemedim değil, denedim ama yiyemedim. Beyranımızın ardından harika bir çay ve safranlı irmik helvası ikramımız da vardı :)




Sakıp Usta'dan çıkıp Bey mahallesini gezdik. Kurtuluş Cami'ni gördük. Ve Katmerci Murat'a ulaştık. Birer katmer söyledik. Fazla geldi beyranın ardından :) paket yaptırıp getirdik katmerlerimizi akşam yemeğinde istanbul'da yedik :D

Önce otele döndük, eşyalarımızı emanet ettik ve yeniden gezmeye başladık. Önce kaleyi gezdik - ki muhteşem bir şekilde Gaziantep savunmasını anlatan panaromik müzeye dönüştürülmüş (sadece 1 tl girişi). Oradan çıkıp biraz daha para harcadık! Yemeni aldım. Bakır fincan takımı aldım. Hediyelik tarak-ayna aldım (teyzemlere). Maaşımı bir günde harcama rekoru elimde yani!

Niye uğraşıyorsam artık böyle! Daha kabul etmiyor fotoğrafları blogger :D En iyisi toptan şuraya davet edeyim ben: http://on.fb.me/z6x8se

ne oldum lan ben?

Dün dedim ben, bu saç ya bugün boyancak ya bugün boyancak diye. Dediğimi de yaptım. İşin garibi boyadığım andan itibaren olanlardı.

Şirkette, şimdiye kadar göz göze dahi gelmediğim çoğu beyefendinin bir anda konuşası geldi. Dikkatlerini çekmemişim demek insanların dedim, geçtim.

sonra otobüste bir adam, baya bildiğimiz müdür tipli bişe. gelip "otobüs kadıköye gidiyor değil mi?" diye sordu, ben de cevap verdim. havaalanında çalışıyormuş da, aslında servisle geliyormuş hep, bugün kalabalık diye metrobüsle gelmiş falan. ben de hı hı diye dinliyorum. fıstıkağacında oturuyomuş da, bıdıbıdı. sonra tam muhabbet bitti derken, çok hoş gözüküyorsunuz dedi. zbam! o ne lan? "teşekkür ederim" dedim, yine iyi düşünen ben. "size bir kahve ısmarlamak isterdim" dedi. ben de teşekkür ettim yine. 5-10 dk farkedermiş falan. yok dedim gitmem lazım. havaalanına işiniz düşüyor mu dedi?! olursa orda ısmarlamak istermiş. lanet gibi aynı durakta iniyoruz. onun yüzünden bir durak sonra indim.

sonra kırtasiyeye gittim. aylardır gittiğim kırtasiyenin sahibi niye öyle davrandı lan? çantam avon mu diye sorup muhabbet açmak nedir? evet canım avon'dan aldım çantamı. çok güzel bir muhabbet oldu. neyse.

anladım ki, saçlarım olmasa ben bir hiçim. yüzüme bakan yok anlayacağın. o kadar blendax reklamlarında boşa konuşmamışlar "saçlarınız ahenkle dans etsin" diye.

btw: boyam selection marka. 7.43'tü galiba. ömrümde belki de ilk defa saç derisini boyamayan saç boyasıyla karşılaştım, sevinçten ağlayacaktım :D

bu da yeni model saçlarım. buyrunuz. her birinde de başka renk gibi çıkmış ama neyse artık :D





Wednesday, March 14, 2012

Bişe yazacaktım ama unuttum...

O yüzden şimdilik aklıma gelenlerle devam edeyim.

Bu akşam saçlarımı boyamaya karar verdim. Böyle gıcıklıklarım var işte. Uzun zaman ertelerim, aman boşver derim. Sonra bir sabah şeytan dürtmüş gibi kalkarım "ben bugün şunu yapıcam!" diye, o gün ya o iş olacak ya da olacak. Olmazsa, yapamazsam da sinirimden yaklaşılmaz yanıma.

İnan ne renge boyayacağımı bilmiyorum. Kuaförde yaptırasım vardı, ama biraz gezindim nette, kuaföre yaptıranlar hiç memnun değil. Şimdi kalkar istemediğim bir renk olursa, o kadar para verdiğime yanarım ben. (az buz değil vereceğim para kuaföre, ara sokak kuaförlerine gidecek değilim sonuçta) Kendim boyadığımda pek kötü sonuçla karşılaşmadım açıkçası.

Aklımdaki tek renk koleston'un terrakotası. Bakır-kızıl ışıltılı bir kahve kendisi muhtemelen. (Tüm kişisel bilgilerimi de yazıyorum buraya kusura bakmayın:D ancak...) Bugün nasılsa kuaföre gideceğim kaş ve manikür sebebiyle. Bu yüzden danışabilirim kıza. Kız dediğime bakma, aslında baya tecrübeli bir kuaför ama Azerbaycan'dan gelmiş ve burada kuaförde çalışıyor. Neyse işte.

Radyoda çıktı da hatırladım. Geçen günlerden birinde artık radyo dinlerken de sıkılınca (ne zaman sıkılmıyorum ki?) "hadi bu şarkıyı da, hmmm, gelecek sevgilim söylesin bakayım ne diyor?" dedim:

İlk değilsen bile canım, son kalacaksın.

Bismillaaaah! Şimdiye kadar hiç bu kadar doğrudan bir şarkı falım çıkmamıştı :D Neler neler söylüyor valla ben bile şaştım. Zaten şarkı ele inat'mış. Ne bulacaksam bu sefer? Benden yaşlı mıdır, genç midir? İşsiz güçsüz müdür, benden kısa mıdır nedir? Niye ele inat arkadaşım? Hasta mısın?

Yok valla bundan sonra ben Monako Prensi'ni (İngiltere Prensi'ne bunu yapamam ama bak!) bulsam da "saçlarını beğenmedim- ııh" diye geri çeviririm diye korkuyorum. Aynaya bak seni kim beğensin denmez mi benim gibilere? Off ben diyorum şahsen her aynaya baktığımda. Ama işte, savunma sistemi bir yerde bu da, ne diyeceksin ki? Bir yerden sonra hiçkimsenin, kendinin bile, öyle çok sevmeye değer olmadığını farkediyorsun ister istemez. Şahsen ben olsam beni sevmezdim zaten. Böyle de özgüvenden yoksunum, olsun.