Tuesday, March 13, 2012

Midem ve Ben


Yeme yemek için o kadar yol gidilir mi demiştim ya, gidilirmiş valla, gittik de. Ama Antep'e gidip Gazi olduk desem yeridir.

Burdan giderken hava 4-5 dereceydi, Antep'te ise 15 derece! Ohh harika süpermiş derken, geri dönünce İstanbul'da karla karşılandık. Ve tahmin edilmesi zor olmayan bir şekilde hasta olduk. Dördümüz de yataklardaydık dünden beri. Ben maalesef ki işteyim ama :/

Antep çok harika bir yer bence. Hem insanları, hem havası, hem yemekleri, hem de müzeleri ile 1 günlüğüne bile gitmiş olduğuma sevidiğim bir yer. Umarım bir kez daha giderim.

Fotoğrafları koymak ve yediklerimizden bahsetmek isterdim ama şu an midem o kadar bulanıyor ki, bunlardan bahsedicek halim yok :/

Friday, March 9, 2012

Yemek yemek için o kadar yol gidilir mi?


O kadar yol = İstanbul - Antep, uçakla 1,5 saat kadar.

Şahsen ben giderim. Sırf katmer yemek için bile giderim o yolu. Kiiiii - gidiyorum da :D

Bugün saat 2'de uçağa binip kendimi -muhtemelen gittiğimde beni buraya bırakın diyeceğim yere gidiyorum :D Baklavasında pek gözüm yok ama katmer beni çok fena heyecanlandırıyor! Kebaplar, kahveler falan derken 3 aydır uğraşıp verdiğim kiloları 1,5 günde almam heralde :D

Muhtemelen her yediğim şeyin fotoğrafını çekeceğim. 1,5 günde her yeri gezmem imkansız, daha sonra yine gideceğimi düşünerek sakin olmak istiyorum.

Farkındaysan hiç zeugma, mozaik müzesi, kale falan demedim. O derece gözüm döndü yemekleri düşündükçe!

Thursday, March 8, 2012

Max Maceraları: Kralın Doğuşu

Ben bu filmi izlemeye gideceğimi hiç düşünmemiştim. Hele de galasına!

Yine beyazperde ile oradaydım. Gala Kanyon'da yapıldı. Geldiğini gördüğüm "ünlüler"; Yekta Kopan, Engin Altan & Özge Özpirinçci'ydi. Sezen Aksu da gelmiş diyorlar ama görmedim. Banane arkadaşım kim gelirse gelsin, sepet sepet dondurmaları görmüşüm ben, istediğim kadar yeme hakkım var, kim gelmiş diye bakmadım açıkçası. Saydıklarım da böyle ben dondurmalara dalmışken önümden geçenlerdi.

Organizasyon güzeldi. Büyükler için ızgaralar, şarap, kanepeler falan dağıtıldı ama benim gözüm sadece dondurmalardaydı. Bol bol dondurma yedik.

Filmi ise beğenmedim açıkçası. Kalite malite tamam da, artık çocuklar bizim gibi değil. Bana 5 yaşında ne gösterseler izlerdim. Bunlar her şeyi anlıyor, zorlanmak istiyorlar. Ama film dümdüz gidiyor işte. Öyle düz ki, ulan Max bu hikayeden prens olduğunu anlamaz dedim ama "o anlattığın prens benim değil mi?" dedi. He anam, sensin.

Türkçe seslendirmede değil Sezen Aksu, minik fili seslendiren kıvırık kafalı çocuk bile Özge Özpirinçci'den daha başarılıydı. Sezen Aksu gayet iyi kıvırmış seslendirmeyi valla. Ama Özge Ö. sanki haber sunuyormuş gibi konuşunca olmamış. Türkçe sandığımız gibi "yazıldığı gibi okunan bir dil" değil. Gideceğiz yazıp gitcez-gidicez diye okuyoruz. Normal hayatta "gideceğiz" dersen ortamda gereksiz gerginlik yaratırsın. Ama sorun sadece bu değildi. Sözcükleri vurgulamasında da sorun vardı. Ne bileyim işte çok verememiş kendini ya da pek uğraşmamış.

Engin Altan'ın sesini ise tanımadım valla başta. Bence başarılıydı kötü adam olarak. He ne kadar kötü dersen, eh işte.

Yani, ürün üzerine film çıkarırsan olacağı budur. Daha fazlasını beklemek yanlış zaten. İtirafım ise şu: Yarısında çıktım filmden. Gidip Starbucks'ta Chai Tea Latte içmek daha cazipti valla.

Wednesday, March 7, 2012

The Muppets!


Doğrudan konuya dalıyorum, ben bu filme bayıldııım!

Ayrımcılık yapmış olabilir, önyargıyla yaklaşmış olabilirim - ama pozitif açıdan. Çünkü kendimi bildim bilesi izlerdim Muppets'ı. Bana hep akşamüstlerini, özellikle de cumartesi günleri annem, babanem, dedem ve kardeşimle oturup izlediğimiz anları hatırlatır. O yüzden ayrı severim kendisini. Aynı çay tabağına petibör bisküvi koyup üzerine yavaş yavaş çay döküp adeta bebek maması yapmayı sevdiğim gibi. :D

Ama gerçekten güzeldi film! Başta biraz yavaş gitse de, daha doğrusu durgun ve hüzümlü olsa da, o kısım da gerekliydi.

Türkçe seslendirme pek beğenilmemiş internette okuduğum yorumlara göre ama ben onu da beğendim. Eğer çok fena yanılmıyorsam zaten Türkçe seslendirmesi buna çok yakındı. Özellikle Miss Piggy'nin seslendirmesi beğenilmemiş ama özellikle onun sesinin, benim 5 yaşında izlediğim bölümlerdeki ses olduğunu düşünüyorum - ya da çok yakın o sese. Zaten Miss Piggy bana hep Huysuz Virjin'i hatırlatırdı o zamanlar (evet Huysuz Virjin'le büyüyen bir çocuktum, kimse aman izleme demedi, sapık falan da olmadım, demek alakası yokmuş pek). Neyse işte, çok sıpoylır vermek istemiyorum bu film hakkında ama şunu yazmadan edemeyeceğim:

---sıpoylır, attention please---
Son sahnede beni çok hazırlıksız yakaladılar. 'Artık kimse bizi izlemiyor, neyse artık'a o kadar çok alıştırdılar ki 10 dakika içerisinde, tiyatrodan çıktıkları anda birkaç kameraman olacak diye bekledim anca ben. Tüm caddenin baştan sona, festival gibi olmasını beklememiştim. Bunun tamamen yönetmenin becerisi olduğu belli. O sahneyi öyle güzel vermiş ki, etkilenmeden edemiyor insan. Bir yandan kendi kendime diyorum "Dilek saçmalama, kukla lan onlar gerçek değil, gerçek olsalar bile olanlar gerçek değil!" ama bu "Welcome back muppets!" - "Animal Rocks!" pankartlarını görünce kendimi tutmama yetmedi. Eğer biraz daha cesur olsaydım, film tamamen bittiği anda "mına mına!" diye bağırırdım salonun ortasında :D

Öncesinde ise Walter'ın insan versiyonunun Jim Parsons olması, Miss Piggy'nin asistanının ise The Devil Wears Prada'da Miranda Priestley'in asistanı olan Emily Blunt olması, Jack Black'in ise sırf filmde var olması beni kalbimin çeşitli yerlerinden vurdu diyebilirim.

---sıpoylır, attention please---

Monday, March 5, 2012

Beyazperde Sinema Kulübü & The Descendants


Bu ara sinema kuşu oldum! Normalde öyle çok sinemaya giden bir insan değilim ama, hem Beyazperde.com sayesinde, hem de her hafta bir filme gitmek için tutturan küçük kardeşim sayesinde vizyondaki tüm filmleri izleme şansım oluyor. Yihahaha! Tek sorun işte kardeşimin Capitol’e gidicem diye tutturması, sinema+d&r+toyzshop üçlüsünün benim hesap kartımı ele geçirmesi. Bazen Starbucks da kendilerine katılmıyor değil tabi.

Başlıkla ilgili kısma döneyim tekrar. Beyazperde.com’un sinema kulübü açılıyor. Daha önce sayelerinde Salgın (Contagion) ve Anadolu Kartalları’nı izlemiştim. Salgın filminin gösteriminden önce çok hoş bir kokteyl düzenlemişlerdi. Kokteyl sırasında birçok sinema blogu yazarı ile tanışmıştım. Senin işin neydi orada diye sorarsanız, benim blog her kategoriye giriyor bir kere :D moda, sinema, günlük, eleştiri… vs :)

24 Şubat’ta ise Profilo AVM’de George Clooney’in Oscar kazanan The Descendants filminin gösterimine davetliydik. Öncesinde Beyazperde ekibi, sinema yazarları & sinema bloggerları ile Starbucks’ta toplanıldı. Zaten ben Starbucks’ı görünce eridim. Niye bilmiyorum ama seviyorum mereti. İlk başta benimle beraber gelen kızkardeşim ve arkadaşım bu konuşmaya pek katılmak istemediler, “biz blogger değiliz, sinemadan da pek anlamıyoruz :(” diye ama herkes o kadar şekerdi ki, hemen kaynaştılar :):)

Şu sinema kulübü fikri, çok hoşuma gitti. Hele ben böyle sinemaya pek düşkün

biri değilim. Yani izlerim ama benim film izlemem ancak sadece olay örgüsü için kitap okuyan bir okuyucu kadar. Çok derinine inmesini bilmiyorum. Pek de ilgilenmiyorum o kısmıyla açıkçası. Ben gibi sinema cahili bile bu sinema kulübü fikri ile heyecanlandıysa, sinema düşkünleri ne düşünür merak ediyorum J

Beyazperde.com Sinema Kulübü Açılıyor!

Türkiye'nin en köklü sinema sitesi Beyazperde.com, bir "sinema kulübü" fikriyle üyelerine yönelik yeni bir projenin temellerini atıyor. Beyazperde'nin sinema yazarlarını, sadık takipçilerini, sinema bloggerlarını ve ilgilenen tüm sinefilleri bir araya getirmeyi amaçlayan sinema kulübü, üyelerine çok özel sürprizleri de beraberinde getiriyor. Tamamlanma sürecinde olan Sinema Kulübü Projesi, üyelerine özel olarak çıkartılacak kulüp kartlarıyla, sinema salonu, müze gibi anlaşmalı mekanlarda, eğlence ve etkinliklerde indirim sağlayacak.

24.02.2012 Cuma günü, ilk etkinlik olarak Beyazperde ekibi, sinema yazarları ve sinema bloggerlarının bir araya geldiği bir tanışma toplantısı düzenlendi. Mecidiyeköy Profilo AVM'de düzenlenen ve oldukça keyifli sohbetlere sahne olan buluşmanın ardından katılımcılar kulüp üyeleri için ayarlanmış sinema salonunda George Clooney'in aynı gün vizyona giren Senden Bana Kalan (The Descendants) adlı filmini seyretti.

Önümüzdeki dönemlerde etkinlikleri, avantajları ve sürprizleri daha da artacak olan Beyazperde Sinema Kulübü hakkındaki gelişmeleri, kulübün blogu olan http://beyazperdesinemakulubu.blogspot.com/ adresinden takip edebilirsiniz!

Etkinlik resimleri için: http://goo.gl/VjnPw ve http://goo.gl/pLu2B

Buradan sonrasında sıpoylır olabilir bak!

Film ise tam benlikti. Aksiyon yok, duygu bol miktarda. İnsanlar arası ilişki, dünya var olduğundan beri merak edilen bir konu. Sanki her gün iletişim halinde değiliz gibi, nasıl iletiştiğimizi anlamıyoruz. Ne manyak varlıklarız valla ben de bilmiyorum.

Film, Hawaii adalarında yaşayan ve bizim tabirimizle “toprak ağası” olan (benzetme mevzusunda iğrencim farkındayım) Matt’in manyak ve muhtemelen yay burcu karısının bot kazası geçirip komaya girmesi ile başlıyor. Yay burcu olduğunu tamamen ben tahmin ediyorum. Öyle bir manyak anca bizim aramızdan çıkabilir.

Bu Matt biraz cimri, bir de hırslı. Para kazanıcam diye karısını, çocuklarını başıboş bırakmış, ilgilenmemiş. Ama sempatik de bir tip. Paytak paytak koşuyor ada etrafında mütemadiyen. (o koşuyu izlemelisiniz, 50 yaşında demeden George Clooney’i çocuk gibi sevme isteği uyandırıyor)

Sonra öğreniyor ki meğersem karısı onu aldatmış... Bunun çevresinde dönüyor film. Zaten komada yatan bir aile ferdi, ve geri kalanlar hakkında olması bile yeterliydi ben ve ben gibi iletişim/ilişki analistlerine. İçinde aldatma öğesi olması tamamen holivud’a yakışır bir hareket. Yine de güzeldi.

Saturday, March 3, 2012

Ulysses Moore - Zaman Kapısı


Bak baştan söylüyorum sıpoylır içerebilir!

Kendisi Pierdomenico Baccalario tarafından yazılmış bir roman serisi. Çocuklara mı yönelik, yoksa gençlere mi bilemedim. Yazarın "ulan ben bu ara şöyle bir kitap yazsam kesin köşeyi dönerim" diyerek, planlı planlı yazdığını hissediyorsunuz. Harry Potter'da hissedilen planlı fakat içten gelen yazım türü bunda yok. Zaten onu her genç-fantastik yayında aramak manasız.

Yine de metrobüste giderken okumaktan çok eğlendim ben. İlk kitabı okudum sadece. Zaman kapısı diyor ama zaman kapısı nedir daha tanışamadık. Sonraki kitaplarda öğreniliyor herhalde.

Öyle çok şey beklenmeden okunursa, hoş vakit geçirtiyor. Şu an karar verdim ki kitap daha çok ergenlik öncesi dönemdeki ya da ilk ergenlik dönemindekilere yönelik yazılmış. Şöyle 4-5-6-7. sınıflardakilere göre. Hatta çok kitap okuduk etkisi vermek için olmadık yerde dizi izler gibi kesiliyor ilk kitap. Şahsen ben baya küfrettim bittiği yerde. Adeta Aşk-ı Memnu izliyorum da, kamera Bihter'in yüzüne zoom yapmış, orada bölüm bitmiş hissi verdi.

Her şeye rağmen böyle kitaplar okumayı seviyorum. Tekrar ortaokuldaymışım da Harry Potter'ı ilk defa okuyormuşum hissini yaşıyorum.

Zaten internette bu ara dolaşıyor, "darth vader'ın luke'un babası olduğunu bilmeden yeniden izleyebilsem Star Wars"u lafı. Ben de R.A.B.'nin kim olduğunu, Dumby'nin öldüğünü, Snape'in iyi mi kötü mü olduğunu bilmeden yeniden okuyabilseydim şu kitapları. Umarım böyle birçok kitap karşımıza çıkar - özellikle de fantastik yazında!

Friday, March 2, 2012

Buradan kurtulayım cupcake yapıp dağıtcam!


Arkadaş, bir insan bu kadar mı nefret eder bir yerden. Olduğum odadan ölesiye nefret ediyorum. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım., ısınamadım buradakilere. Hoş, onlar da bana ısınamadı.

Kimseyle konuşmadan durabilirim, her ne kadar çenem düşük olsa da. Ama tam bir ataerkil form olan yan masa komşum beni dellendiriyor. Ataerkilliğin yobazlıkla ve de üstüne sözde bir eğitimle harmanlanmış halinden nefret ediyorum! Babam ilkokul mezunu olabilir, kendi çapında ataerkil bile olabilir, ama şurada otursa, böyle asla konuşmaz. Her iki kelimesinden beri "siz bayansınız ondan" sensin lan bayan. Daha kadın demek zor geliyor. Biraz önce ofisteki diğer kadınlar bir şeyden konuşuyorlardı "çocuk muyuz ya öyle yapmayalım" gibi bir şey dediler, bu dönüp "çocuk değil ama bayansınız" dedi. O an az kalsın dönüp "bayan değil kadın" diyecektim. Buna normalde çok takılmam ama hissettim o küçümsemeyi.

Eşiyle de konuşmalarına denk geliyorum bazen telefonda, "sus, bak, bi dur konuşma" gibi abuk subuk şeyler, her an bağırmaya ve patlamaya hazır.

Ama iş klimanın açılıp kapanmasına gelince zart diye kapatıyor. Neymiş çok sıcakmış içerisi. Ben, tüm çevrenin "ateşli lan bu manyak mısın nasıl üşümüyosun bu havada?" diye dalga geçtikleri insan, bu ofiste üşüyorsam, burası soğuktur başka bir açıklaması yok. Millet kazakla gezerken ben kısa kollu şeyler giyerdim, şu an boğazlı kazak var üzerimde ve hala üşüyorum. Neyse işte. Anaaam dün bir patladı bu, "siz üşüyor olabilirsiniz ama beni de sıcak hava hasta ediyor, burnumun içi kuruyor, geçen burnum kanadı zaten" diye söylenmeye başladı. aha dedim anasının küçük kuzusu, her kadın aynı şekilde onun istediklerini yapsın, hoş tutsun istiyor.

Kurtulmak istiyorum bu odadan. Yoksa sessiz atın çiftesi pek olur diyerek hem mobbing hem de cinsel ayrımcılığa giren konuşmalar sebebiyle şikayet de ederim, kavga da çıkarırım.