Ofiste Zeki Müren dinlememek lazım. Ne çalışma azmi, ne konsantrasyon, ne de yaşama isteği kalıyor. Hani, şunları dinlerken çevirsene patent belgesi kolaysa:
Dünyayı durdurdum bakarsın diye,
Fallara bağlandım çıkarsın diye,
Yolların sonunda sen varsın diye,
Ekle ekle eklemekten usandım artık.
İçimde bir ümit var geleceksin diyorum,
Belki çok uzaktasın bunu da biliyorum.
Kader kelepçesini elime vurdu felek,
Geleceğim demiştin ben hala bekliyorum.
Bir şiir yazdım sana, bir şarkı yaptım sana,
Mutlu günüm her şeyim beni anlasana,
Masaların üstüne ismini kazıyorum,
Bu kahır mektubunu bin kere yazıyorum.
Bu şarkının varlığını öğrendiğimden beri zaman zaman dinlerim. O anlardan birindeyiz yine. Böyle de alakasız yerler oluyor işte. Çok mutlu da olsam, çok mutsuz da şarkının etkisi değişmiyor.
Başta hüzünlenmekle birlikte, bir yerden sonra Zeki'ciğime olan aşkım ortaya çıkıyor ve sırf onun için dinlemeye devam ediyorum. Tam anlamıyla bir sanat eserinin hissettirmesi gereken şeyleri hissettiriyor bana.
Ama bu sefer şu üstteki üç kıta başladığı anda, kendimle yüzleştim bir anda. Fallara baktırdım ya... ama usandım mı onu bilmiyorum işte. Takıntı da değil benimkisi. İlgilenmiyorum sanıyorum, bir bakıma fiziksel ve psikolojik olarak inkar ediyorum. Ama bilinçaltı işte. Her fal bakılırken tek bir şey çıksın istiyor,; "hadi bir dilek tut" dediğinde birisi, aynı şeyi diliyor.
İçimde bir ümit var geleceksin diyorum,
Belki çok uzaktasın bunu da biliyorum.
Bütün mantığım "saçmalama be" diye son derece avam takılırken, işte içimdeki o ses gitmiyor. Gelsin istediğimden midir? Gelmeyecek olduğunu bildiğimden midir? Gelse de benim bu gururla yüzüne bile bakmayacağımdan mıdır? Yoksa kendi kendine gelin güvey olma konusunda master seviyesine ulaştığımı ve onunsa "uzakta", belki de beyninin -bak kalbinin değil- beyninin ucundan bile geçmediğim bir dünyada mutlu olduğu gerçeği midir?
Diyorum işte böyle durumlarda sığınıyor insan "umursamaz" tipine. Bir yere kadar işe yarıyor, en azından bende. Fakat şu 29 dakika, belki içindeki 3-5 dakika ile, asıl hissettiklerim yüzüme öyle bir kez değil, dört beş kez ağır bir şekilde çarpılıyor.
Gelirken işe, bir yandan da düşünüyordum; aslında bütün bu aşk, sevgi dediğimiz şeyin beynin boş kalınca takıldığı bir etkinlik olması lazım. Muhtemelen de öyledir, ama o zaman bir insan bu "boş zaman etkinliği" sonucu birine canını verecek hale nasıl geliyor?
Bencillik.
Sanırım bende pek yok diye Zeki'ye sığınıyorum bu durumda. Çünkü bu konularda bencil olmayışım, o duygunun peşinden gitmemi engelliyor. Hatta sanki yokmuş gibi davranmama neden oluyor. Arada gelip buraya birikenleri yazıyorum işte. Hatta bunu yazdıktan sonra da muhtemelen yemeğe çıktığımda hala şirkette keşfedemediğim tipler var mı, hangisi potansiyele sahip diye bakacağım.
Bu durumlarda kediye köpeğe saranları da anlıyorum aslında. Ellerinde olan sevgiyi başka bir şeye, karşılığının kesin olacağını bildikleri bir şeye aktarmaları çok normal. İnsan bu, evladın dahi olsa seni, senin onu sevdiğin kadar seveceği garanti değil. Tek sorun var, ben kediyle köpekle pek haşır neşir biri değilim. Olsam kesin şimdiye evde 5 tane olurlardı.
Zeki'ye sığınma sebebime gelecek olursam; sanırım şarkılarında görülen o bencilliğe hayranım ben. Öyle olmak isterdim. "Ben seviyorum seni, başkası da sevemez benim gibi" (sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar) dediği zaman benim beden ikiye bölünüyor! bir taraf tabi kim sevecek benim kadar derken, diğer taraf "salak, sen bile bu kadar seviyorsan daha fazla seven neden olmasın. Şimdi Zeki'ciğim sen de saçmalamışsın bak" diyor. Sonra ilk yarım yine devreye girip "bok var bu kadar mantıklısın zaten, sen inandırsana bir karşındakini kimsenin senin kadar sevemeyeceğine!?" diyor - ki bence de haklı.
Neyse işte, benim shuffle bu yazıyı yazarken kendinden geçti, şu anda Papi çalıyor - yani pek(!) kahır mektubu ruhunda değil.
Move ya body move ya body
Dance for your papi!
Wednesday, January 25, 2012
Monday, January 23, 2012
Beni yormayın
Artık fizy'i mi açarsınız, Youtube'u mu bilemem ama açın ve Zeki Müren'den Bir Evet Yeter'i dinleyin. Ben burada açamıyorum ama biraz önce Radyo'da çıktı. Bu adam beni öldürecek bir gün.
"senden bir teselli bil ki beklemem
bir şişe, bir kadeh, bir şarkı yeter"
Akşam dans olmasa bir şişe, bir kadeh ve bir şarkıya sığınabilirdim.
"senden bir teselli bil ki beklemem
bir şişe, bir kadeh, bir şarkı yeter"
Akşam dans olmasa bir şişe, bir kadeh ve bir şarkıya sığınabilirdim.
Sunday, January 22, 2012
Anaam
İşten de erişmeyi başardım buraya :D
Şu an cehennem azabı yaşıyorum desem yeridir. Geçen gün aceleyle otobüsten inerken boşluğa mı bastım, bir şey oldu tam algılayamadım ama sol ayağımı bir hayli incitmişim. Anlamadım çünkü normalde düz ayakkabı giyen bir insanım. Cumartesi akşamı eve gelip aldığım ayakkabıyı denedim, son derece normaldi. Ertesi gün alışmak için giyeyim dedim, sol teki olmuyor. Delirdim resmen. Oluyor ama o şekilde giyilmez, kendimi ayakları küçültülmeye çalışılan uzak doğulu kadınlar gibi hissettim. Parmaklarımda hissettiğim ağrıyı da ayakkabı sıkı ondan oluyor sanan bir akıllıyım tabi.
Neyse ki İpek’in aklına, normalde düz ayakkabı gibi giydiğim topuklu ayakkabıyı denettirmek geldi. Ta-da… Olmadı ayakkabı. Ayağının şiştiğini anlamayan tek salak ben miyim diye düşünmüyor değilim. Kendimi dinlemiyorum pek evet ama insan ayağı şişince de anlar.
Bu sabah da – akıl olmadığı için pek – kalkıp yine topuklu olan çizmeyi giydim. E akıllı Dilek, o ayakla nasıl giyersin ki onu? Şu anda sol teki sere serpe açık çizmenin. Çünkü öyle bir hal almış ki, bir numara büyümüş neredeyse. Akşam da capitol’e gidip başka bir elbise bakma hayallerim vardı oysa ki. Sonra dansa gidecektim ama bu durumda yarın bakmak zorundayım elbiseye.
Bu arada biri bana koşu bandı alsın ya! Artık oturup harcayamadığım enerji yüzünden depresyona gireceğim neredeyse. Şeytan diyor ki, siparişini ver, götürsünler eve, nasılsa koyacak bir yer bulmak zorundalar öyle olunca. Şimdi aman alma, yer yok, bahçeyi düzenleyelim, öyle alırsın, bıdı bıdı. Önce bisikleti sipariş vereyim bari. Sonra koşu bandı derken spor salonu formuna girer yavaştan benim veranda. Yıhyıh:D
Şu an cehennem azabı yaşıyorum desem yeridir. Geçen gün aceleyle otobüsten inerken boşluğa mı bastım, bir şey oldu tam algılayamadım ama sol ayağımı bir hayli incitmişim. Anlamadım çünkü normalde düz ayakkabı giyen bir insanım. Cumartesi akşamı eve gelip aldığım ayakkabıyı denedim, son derece normaldi. Ertesi gün alışmak için giyeyim dedim, sol teki olmuyor. Delirdim resmen. Oluyor ama o şekilde giyilmez, kendimi ayakları küçültülmeye çalışılan uzak doğulu kadınlar gibi hissettim. Parmaklarımda hissettiğim ağrıyı da ayakkabı sıkı ondan oluyor sanan bir akıllıyım tabi.
Neyse ki İpek’in aklına, normalde düz ayakkabı gibi giydiğim topuklu ayakkabıyı denettirmek geldi. Ta-da… Olmadı ayakkabı. Ayağının şiştiğini anlamayan tek salak ben miyim diye düşünmüyor değilim. Kendimi dinlemiyorum pek evet ama insan ayağı şişince de anlar.
Bu sabah da – akıl olmadığı için pek – kalkıp yine topuklu olan çizmeyi giydim. E akıllı Dilek, o ayakla nasıl giyersin ki onu? Şu anda sol teki sere serpe açık çizmenin. Çünkü öyle bir hal almış ki, bir numara büyümüş neredeyse. Akşam da capitol’e gidip başka bir elbise bakma hayallerim vardı oysa ki. Sonra dansa gidecektim ama bu durumda yarın bakmak zorundayım elbiseye.
Bu arada biri bana koşu bandı alsın ya! Artık oturup harcayamadığım enerji yüzünden depresyona gireceğim neredeyse. Şeytan diyor ki, siparişini ver, götürsünler eve, nasılsa koyacak bir yer bulmak zorundalar öyle olunca. Şimdi aman alma, yer yok, bahçeyi düzenleyelim, öyle alırsın, bıdı bıdı. Önce bisikleti sipariş vereyim bari. Sonra koşu bandı derken spor salonu formuna girer yavaştan benim veranda. Yıhyıh:D
Saturday, January 21, 2012
Nane şekeri
Naber?
Görüşemiyoruz bebeğim haftalardır. Tabi ben artık çalışan insan modeline geri döndüğüm için olabilir. Ya da hala sabah 6'da uyanmaya alışamayan insan. Seç beğen kendin.
Sayın Neutec'çiğim sağolsun, facebook/gmail/hotmail/blogger hiçbir şeye erişemiyorum. En azından blogger olaydı iyiydi. Ne o, neutec belgeleri dışarı sızmasın. Sanki çok meraklıyız belgelerine.
Bugün yine yarım günlük iznimde deli gibi mağaza dolaştım. Zaten cumartesi de sabahın köründe kalktığım yetmezmiş gibi merter'den çıkıp ümraniye'ye kıyafet aramaya gittim. Sonunda elimde olan elbiseyi giymeye karar verdim o ayrı.
He kıyafet de fufu'nun nişanı için tabi. Mağaza görevlilerine dert anlatmaktan içim çıktı. "Abiye değil, ama sıradan da olmasın elbise. Arkadaşımın nişanında giyicem. Hayır evde değil. Ama abiye olmasın!" Lan ne meraklı bu kadınlar güllü dallı taşlı böcekli şeylere. Tamam ben de meraklıyım da, sınırını bilmeli insan. Ben nişan sahibi değilim ki. Disko topu gibi mi gideyim salona? Artık bana ışık tutarlar, ben döndükçe ışığı yansıtırım.
Ama bir ayakkabı aldım mooçi, görmen lazım. Elbise beyaz giyeceksem, ayakkabı cafcaflı olsun dedim ve baya baya turuncu-pembe arası ayakkabı aldım. Hem de 12 cm topuklu. Gören de zanneder ki bu karı zp zıp topukluyla dolaşıyor her yerde. Nerdeeee! Yalnız ümraniye esnafından bu kadar modadan geri kalmışlık beklemezdim. O kadar diyorum elbisem beyaz diye, bana beyaz ayakkabı veriyorlar. Diyorum bakan bana değil ayakkabıya baksın istiyorum - kırmızı verelim diyor salak. Hiç "bugün ne giysem" izlemiyorlar azizim, ne diyeceksin işte.
Yahu ben bu ara deli gibi Radyo Alaturka dinliyorum. Çok da eğleniyorum. Böyle psikopatça, hatta vahşice bir eğlence bu. Şarkılardan fal tutuyorum, ya da sözde ilk şarkıyı kadın ikincisini erkek söylesin cevaben falan diye kendi kendime hikaye yazıyorum. "Ayy bak gördün mü çocuk ona gözlerinin içine başka hayal girmesin dedi, kız cevaben sevil de sevme ağlama ağlat dedi püüü". Yalnız bu sabah (yaklaşık 7:30'da) hadi bak bu sefer içten diyorum acaba şu bana ne diyor diye düşündüm. Çıkan şarkı harika.
Yani şimdi Sayın Suat Sayın, sana bazı sorular yöneltirdim ama gerek yok. Fazlasıyla paradoks içeriyor şarkın. Hoş, ben bu paradokslara bizzat denk geliyorum nasıl başarıyorsam.
Hepsini bırak da, bu benim 2011 şarkım olmuş da haberim yok...
Saturday, December 24, 2011
Neden böyle yaptın be Hayrullah?
Başlık, Deniz'in bana baktığı faldan. Falı açıp, bu ara içinden böyle şeyler geçiyor dedi. Hani "Niye böyle yaptın be Muhsin? Ne gereği vardı?" diyorsun dedi. tehey. Hoşuma gitti ifade :)
Yani insanın bazen nerden buluyor bu şarkılar beni lan!? diye isyan edesi geliyor. Çay içmeye gidicem şimdi ama gitmeden yazayım dedim. Bülent Ersoy dinleyen bir insan değilim. Ama bu nasıl şarkı? Hani şarkıyı kelimesi kelimesine yaşamış olmanın dışında o nakarat nasıl bitiriyor beni anlatamam. Zaten Tarkan'ın hastasıyım ama Bülent'çim böğürerek duygularıma tercüman olduktan sonra onun sesi duyuluyor ya işte. Neyse dinleyin dinlemediyseniz.
Zaten bilinçaltımla bu ara küsüz. Abidik gubidik şeyler gösteriyor rüyalarımda. Mesela geçen güvercin gördüm elime konan. Şimdi onun tabirine bakınca, insan olur olmaz ümitlenecek gibi oluyor. Gerzek bilinçaltı, ne gösteriyosun böyle şeyler. Niye bütün dileklerim tutacak, dualarım kabul olacak diye çıkıyor ki? Belli ki çıkmayacak. Boşuna saliselik umutlar yaşıyorum. Küstüm.
Yani insanın bazen nerden buluyor bu şarkılar beni lan!? diye isyan edesi geliyor. Çay içmeye gidicem şimdi ama gitmeden yazayım dedim. Bülent Ersoy dinleyen bir insan değilim. Ama bu nasıl şarkı? Hani şarkıyı kelimesi kelimesine yaşamış olmanın dışında o nakarat nasıl bitiriyor beni anlatamam. Zaten Tarkan'ın hastasıyım ama Bülent'çim böğürerek duygularıma tercüman olduktan sonra onun sesi duyuluyor ya işte. Neyse dinleyin dinlemediyseniz.
Zaten bilinçaltımla bu ara küsüz. Abidik gubidik şeyler gösteriyor rüyalarımda. Mesela geçen güvercin gördüm elime konan. Şimdi onun tabirine bakınca, insan olur olmaz ümitlenecek gibi oluyor. Gerzek bilinçaltı, ne gösteriyosun böyle şeyler. Niye bütün dileklerim tutacak, dualarım kabul olacak diye çıkıyor ki? Belli ki çıkmayacak. Boşuna saliselik umutlar yaşıyorum. Küstüm.
Thursday, December 22, 2011
Put your hands uppp!!
Gün geçimiyor ki, ruh halime uygun bir şarkıyı hatırlamayım. Bu blog da iyice günlük formundan çıkıp video paylaşım bloguna dönüyor. Neyse işte.
İlk çıktığı zamanlardan beri dinliyorum Adele'i ama son zamanlarda pek popüler oldu. Hatta bir ara bu şarkıyı hatta bu versiyonu anlayan anlamayan herkes paylaştı FB ve twitter'da. Hoş kimsenin anlamasına gerek yok, kadın sesiyle anlatıyor her bir şeyi.
Bazen saçma sapan bir insan size başka birini hatırlatır mı bilmem ama ben biraz bu konularda takıntılı olabiliyorum. Bugün oturup, tamam lan az güleyim diye bir stand up'ı açtım. Hayır adam benziyor da hakkaten, beni takıntımla ilgisiz biçimde. Elleri, gözleri falan. Belki de benim uydurmamdır tabi bilemem. İşte o noktada giriyor bu şarkı "Never mind I'll find someone like you, I wish nothing but the best for you" diye.
Şarkı bittiğinde tekrar Craig'i (Doctor Who'daki karakterinin adı Craig'di gerçek ismini bilmiyorum, tombik sarışın sevimli tip işte) görünce; ne bulcam lan senin gibisini Craig, Doctor 10, Doctor 11 varken bebeğim yeaaa diye geçiyoruz:
İşte böyle enteresan ruhsal değişimler içindeyim. En azından latin dansı kursuna yazıldım. Latin dansı diyorum ama sadece salsa ve bachata dahilmiş, diyecektim hani chacha hani diğerleri?! Bir de utanmadan komut veriyormuşum dansta erkek gibi. Pratik derslerine gidip normal insanlarla dans edeyim, yoksa cidden maskülen bir tavır takıncam dansta. Bir tane erkek de düzgün dans etse ihtiyaç kalmaz da, odun gibi dans edenlerle nereye kadar?!
İlk çıktığı zamanlardan beri dinliyorum Adele'i ama son zamanlarda pek popüler oldu. Hatta bir ara bu şarkıyı hatta bu versiyonu anlayan anlamayan herkes paylaştı FB ve twitter'da. Hoş kimsenin anlamasına gerek yok, kadın sesiyle anlatıyor her bir şeyi.
Bazen saçma sapan bir insan size başka birini hatırlatır mı bilmem ama ben biraz bu konularda takıntılı olabiliyorum. Bugün oturup, tamam lan az güleyim diye bir stand up'ı açtım. Hayır adam benziyor da hakkaten, beni takıntımla ilgisiz biçimde. Elleri, gözleri falan. Belki de benim uydurmamdır tabi bilemem. İşte o noktada giriyor bu şarkı "Never mind I'll find someone like you, I wish nothing but the best for you" diye.
Şarkı bittiğinde tekrar Craig'i (Doctor Who'daki karakterinin adı Craig'di gerçek ismini bilmiyorum, tombik sarışın sevimli tip işte) görünce; ne bulcam lan senin gibisini Craig, Doctor 10, Doctor 11 varken bebeğim yeaaa diye geçiyoruz:
İşte böyle enteresan ruhsal değişimler içindeyim. En azından latin dansı kursuna yazıldım. Latin dansı diyorum ama sadece salsa ve bachata dahilmiş, diyecektim hani chacha hani diğerleri?! Bir de utanmadan komut veriyormuşum dansta erkek gibi. Pratik derslerine gidip normal insanlarla dans edeyim, yoksa cidden maskülen bir tavır takıncam dansta. Bir tane erkek de düzgün dans etse ihtiyaç kalmaz da, odun gibi dans edenlerle nereye kadar?!
Tuesday, December 20, 2011
The man - John Barrowman
Ahahaha hafiften kelime oyunu da yaptım my dear. Nasıl bir adamsın sen öyle?! diye başlamak istiyorum. Şu fani dünyada beğendiğim ve eşcinsel olmayan tek adam David Tennant olsa da onu da o kadar da çok sevmiyorum açıkçası. Bir Freddie, bir Zeki, bir John değil gözümde. Neyse, J. Barrowman'a geri dönelim.
Birincisi, adam Doctor Who'da oynuyor. Ayrıca en sevdiğim şarkılardan birini süper bir biçimde yorumluyor:
Ve feminen ötesi bir şarkıda, maskülen bir performans sergilemeyi başarıyor:
AYRICA: Burdan çıkarılacak sonuç, oynak insanlardan hoşlandığım olabilir mi? I like dancing my dear.
Birincisi, adam Doctor Who'da oynuyor. Ayrıca en sevdiğim şarkılardan birini süper bir biçimde yorumluyor:
Ve feminen ötesi bir şarkıda, maskülen bir performans sergilemeyi başarıyor:
AYRICA: Burdan çıkarılacak sonuç, oynak insanlardan hoşlandığım olabilir mi? I like dancing my dear.
Subscribe to:
Posts (Atom)