Daha birkaç dakika önce yazdığımı biliyorum ama şunu söylemeden geçemeyeceğim. Benim bu kadar maymun iştahlı olmamın sebebini buldum sanırım. Her elimi attığım şeye hemen ulaşıyorum. Yani, kariyer anlamında söylüyorum. Biraz çalışsam derslerim çok iyi olabiliyordu. Kafamı biraz yorduğumda, herkesin zorlandığı bitirme ödevinden tam not alabildim. Ya da ne bileyim, çevirmen olmak istedim, hemen oldum hatta çok iyi oldum. Öğretmenlik yapmak istedim, onu da yaptım. Ama hiç böyle delicesine çalışmadım hiçbir şeye. ÖSS'ye bile yarı zamanlı çalıştım ben. Okulda tenefüslerde test çözüp, geceleri internet aleminde fink attım. Napalım şekerim, ben de böyle bir insanım. Algı ve başarı sınırlarımın çok yüksek olması benim suçum değil ya! Hahayt :D
Wednesday, August 25, 2010
İstanbul güzel şehir de...
İçindekiler batırıyor burayı. Yöneticileri, insanlar, hepsi birden. Normalde, bunun ayrımına pek varmamıştım. Çünkü bir eli yağda, diğer eli balda şeklinde, İstanbul'un en vızır vızır işleyen yerlerinden birinde oturup, yine en vızır vızır işleyen yerinde de okulum vardı. Şimdi değişen bir şey varsa, artık okulum yok. Ama en azından, Bağlarbaşı'ndan Üsküdar'a gitmek için, gelen herhangi bir otobüse binip, oradan 5 dakikada bir hareket eden motorlara biner, oradan da yine her 5-10 dakikada bir hareket eden tramvayla okuluma giderdim. Bu nedenle de anlamazdım herkesin trafikten nefret etmesini. Yani evet trafik sıkışıklığını köprüden geçerken saatlerce yaşamış biri olmama rağmen, "eneee ne güzel görünüyo boğaz öle" diye mal mal camdan bakan bir insanım sonuçta.
Fakat bugün cinsliğim tuttu. Normalde Kadıköy - Doğuş Ünv. şeklinde gideceğim yere ulaşacağıma, Üsküdar'dan direkt giden otobüse binmeye karar verdim. İETT'nin sitesinden baktım saatlere. Bir de dalga geçer gibi "15:51", "16:43" gibi küsüratlı saatler vermişler. 15:51 otobüsü 16:20de geldi. Dönerken ise 17:57'de olduğu iddia edilen otobüs, hiç gelmedi bile. Paralel evrene kaçtığından şüpheleniyorum ben şahsen. Yav on dakika erken gel tamam, 10 dakika geç gel tamam ama, yarım saat geç gelmek, daha da kötüsü hiç gelmemek nedir yahu? İşte bu yüzden tek vesaitle ulaşımı sevmiyorum. Dolambaçlı da olsa, önce oraya, ordan şuraya şeklinde sık ve sürekli geçen araçları kullanmak daha güveli İstanbul'da sanırım.
Not: İETT'ye şikayetimi yazdım, cevabımı bekliyorum. İmza: Duyarlı vatandaş.
Fakat bugün cinsliğim tuttu. Normalde Kadıköy - Doğuş Ünv. şeklinde gideceğim yere ulaşacağıma, Üsküdar'dan direkt giden otobüse binmeye karar verdim. İETT'nin sitesinden baktım saatlere. Bir de dalga geçer gibi "15:51", "16:43" gibi küsüratlı saatler vermişler. 15:51 otobüsü 16:20de geldi. Dönerken ise 17:57'de olduğu iddia edilen otobüs, hiç gelmedi bile. Paralel evrene kaçtığından şüpheleniyorum ben şahsen. Yav on dakika erken gel tamam, 10 dakika geç gel tamam ama, yarım saat geç gelmek, daha da kötüsü hiç gelmemek nedir yahu? İşte bu yüzden tek vesaitle ulaşımı sevmiyorum. Dolambaçlı da olsa, önce oraya, ordan şuraya şeklinde sık ve sürekli geçen araçları kullanmak daha güveli İstanbul'da sanırım.
Not: İETT'ye şikayetimi yazdım, cevabımı bekliyorum. İmza: Duyarlı vatandaş.
İkilikler
Ben kendimle ne yapacağım bilmiyorum. Bu kadar duygusal açıdan gururlu olmak zorunda mıydım sanki? Ama aynı zamanda da realist olmak? İşte ikisinin karşılaşması beni öldürüyor. Bir yandan "Neden birini çok seveyim ki? Ne gibi bir sebep olabilir bunun için?" diye düşüyorum, diğer taraftan babanemin "Aşk denen şey olmasaydı, kadın erkeğe erkek de kadına nasıl tahammül ederdi?" lafı aklıma geliyor, haklı buluyorum.
Neyse ne. Çok da önemli değil artık. Ama sadece bu konuda değil ikili düşüncelerim. En güzelini dün beynim çeviriden şişmiş hale geldiğinde yaşadım. Zaten 7 saat aralıksız çalışıp 50 dakikalık belgeseli çevirince (yine söylüyorum Swamp Men, ayılar yesin sizi) beynim sulanmış ve de kafatasıma baskı yapıyordu. Hatta sanırım bilinçaltımda daha önce çevirdiğim Çocuk Hastanesi belgeselinde bir bebeğin bıngıldağı çabuk kapandığından beyni gelişmek için alnına baskı yapıp kafasının yanlardan şişik olması durumu kalmış, bir de tabi İngilizlerin ünlü "alnı açık ve dışa çıkık insan zekidir" argümanı. Rüyamda alnım dışarı doğru çıkmıştı! Neden diye gittiğim doktora soruyorum. "Çok fazla çeviri yaptığın için beynin çok fazla çalışmış. Çalışan beyin de geliştiğinden büyümüş" diyordu.
Uyandığımda, hem rüyamın saçmalığını, hem de daha bir gün önce nelerle uğraştığımı hatırladım. İş görüşmesi, şıkıdık şıkıdık giyinmeler, makyaj, saçımı özenle yapmam, toplantı salonuna girip Öner Bey'le tokalaşmam, neden işi istediğimi anlatmam hepsi bir anda saçma ötesi geldi bana. Sanki o an iki buçuk kişilik devasa yatağa üstünde şortu ve t-shirtü ile uzanmış, çeviriden beyni sulanmış olan insanla, bir gün önce topuklu ayakkabıları, beyaz eteği ve kıvır kıvır saçları ile Etiler'de dolanan aynı kişi değildi. İkisinin arasındaki tek bağı, ilki saçlarına bakıp, "Aaa hala kıvırcıklar lan!" dediğinde kurabiliyordu.
He bir de bunların dışında, "Harika bir yazar olmak isteyen Dilek", "Büyük bir izleyici kitlesi karşısında konser vermek isteyen Dilek", "Evinin hanımı olmak isteyen Dilek", "Dünya'nın en vahşi doğal ortamlarında dolaşıp, gezmek isteyen Dilek", "Bir sanat eleştirmeni olup Paris, Londra, Roma semalarında takılmak isteyen Dilek", "Yaratıcılığı ile akıl sınırlarını zorlayan, tek rakibi Buddy Valastro olan pastacı Dilek" ve birçok Dilek versiyonu var. Eğer ben bunların hepsini gerçekleştirmeye kalsam hiç yaşlanmadan 100 sene yaşamam gerekiyor. Neyse, "In Medical We Trust". Bakarsın tıpta harika bir gelişme olur da beni kobay olarak kullanırlar. Ben de faydalanırım.
Neyse ki bir konuda kararlıyım, kısa öyküler hakkında eleştiriler yazıp dergilerde yayınlatmak için uğraşmak. Ardından da, kendimi hazır hissettiğimde, kendi öykülerimi yazmaya başlamak. Yani yazıyorum fakat, henüz Türkçe'de çok iyi olduğumu düşünmüyorum - "anlatım zenginliği" açısından. Sen kalk 4 sene deli gibi İngilizce oku, sonra zor tabi Türkçe'ye ayak uydurmak. Her ne kadar günlük yaşamda Türkçe kullansam da, edebi anlamda sürekli İngilizce ile haşır neşir, hep İngilizce kelimeler üzerinden edebi açılımlar, yorumlar yapmaya çalıştım. Türk edebiyatı eksikliğimi bir şekilde telafi etmem gerekiyor.
Aksi takdirde başınıza ikinci Elif Shafak vakası olarak kalabilirim. İşin kötüsü soyadım İngilizce'ye uyarlanamıyor bile. (Aslında gıcıklığına İngilizce öyküler yazıp, çevirttirmek çok zevkli olabilirdi :D)
Neyse ne. Çok da önemli değil artık. Ama sadece bu konuda değil ikili düşüncelerim. En güzelini dün beynim çeviriden şişmiş hale geldiğinde yaşadım. Zaten 7 saat aralıksız çalışıp 50 dakikalık belgeseli çevirince (yine söylüyorum Swamp Men, ayılar yesin sizi) beynim sulanmış ve de kafatasıma baskı yapıyordu. Hatta sanırım bilinçaltımda daha önce çevirdiğim Çocuk Hastanesi belgeselinde bir bebeğin bıngıldağı çabuk kapandığından beyni gelişmek için alnına baskı yapıp kafasının yanlardan şişik olması durumu kalmış, bir de tabi İngilizlerin ünlü "alnı açık ve dışa çıkık insan zekidir" argümanı. Rüyamda alnım dışarı doğru çıkmıştı! Neden diye gittiğim doktora soruyorum. "Çok fazla çeviri yaptığın için beynin çok fazla çalışmış. Çalışan beyin de geliştiğinden büyümüş" diyordu.
Uyandığımda, hem rüyamın saçmalığını, hem de daha bir gün önce nelerle uğraştığımı hatırladım. İş görüşmesi, şıkıdık şıkıdık giyinmeler, makyaj, saçımı özenle yapmam, toplantı salonuna girip Öner Bey'le tokalaşmam, neden işi istediğimi anlatmam hepsi bir anda saçma ötesi geldi bana. Sanki o an iki buçuk kişilik devasa yatağa üstünde şortu ve t-shirtü ile uzanmış, çeviriden beyni sulanmış olan insanla, bir gün önce topuklu ayakkabıları, beyaz eteği ve kıvır kıvır saçları ile Etiler'de dolanan aynı kişi değildi. İkisinin arasındaki tek bağı, ilki saçlarına bakıp, "Aaa hala kıvırcıklar lan!" dediğinde kurabiliyordu.
He bir de bunların dışında, "Harika bir yazar olmak isteyen Dilek", "Büyük bir izleyici kitlesi karşısında konser vermek isteyen Dilek", "Evinin hanımı olmak isteyen Dilek", "Dünya'nın en vahşi doğal ortamlarında dolaşıp, gezmek isteyen Dilek", "Bir sanat eleştirmeni olup Paris, Londra, Roma semalarında takılmak isteyen Dilek", "Yaratıcılığı ile akıl sınırlarını zorlayan, tek rakibi Buddy Valastro olan pastacı Dilek" ve birçok Dilek versiyonu var. Eğer ben bunların hepsini gerçekleştirmeye kalsam hiç yaşlanmadan 100 sene yaşamam gerekiyor. Neyse, "In Medical We Trust". Bakarsın tıpta harika bir gelişme olur da beni kobay olarak kullanırlar. Ben de faydalanırım.
Neyse ki bir konuda kararlıyım, kısa öyküler hakkında eleştiriler yazıp dergilerde yayınlatmak için uğraşmak. Ardından da, kendimi hazır hissettiğimde, kendi öykülerimi yazmaya başlamak. Yani yazıyorum fakat, henüz Türkçe'de çok iyi olduğumu düşünmüyorum - "anlatım zenginliği" açısından. Sen kalk 4 sene deli gibi İngilizce oku, sonra zor tabi Türkçe'ye ayak uydurmak. Her ne kadar günlük yaşamda Türkçe kullansam da, edebi anlamda sürekli İngilizce ile haşır neşir, hep İngilizce kelimeler üzerinden edebi açılımlar, yorumlar yapmaya çalıştım. Türk edebiyatı eksikliğimi bir şekilde telafi etmem gerekiyor.
Aksi takdirde başınıza ikinci Elif Shafak vakası olarak kalabilirim. İşin kötüsü soyadım İngilizce'ye uyarlanamıyor bile. (Aslında gıcıklığına İngilizce öyküler yazıp, çevirttirmek çok zevkli olabilirdi :D)
Monday, August 23, 2010
Bir CV her şeyi değiştirir... mi acaba?
Göreceğiz efendim, göreceğiz. Bu sabah, görüşmeye giderken CV'mi de götürmem gerektiğinden, ben en iyisi bunu baştan yazayım dedim. İyi ki yazmışım. Bir CV hazırladım ki, ben bile ara sıra bakıyorum "Ben bu kadar çok şey mi yapmışım be!" diyerek.
Aslında görüşme odasına girene kadar stresim üst sınırlarda dolaşıyordu. Ama dur baştan anlatayım.
Sabah sahura kalktıktan sonra uyumadım, çünkü uyku tutmadı. CV'mi hazırladım, çevirimi bitirdim. Sonra işim bittiği için biraz uzanayım dedim. 11e kadar uyumuşum! Sonra yaklaşık 2 saatte ancak hazırlandım. Normalde yarım saatte hazırlanırdım ama, saçlarımın kıvır kıvır olmasını istediğimden emindim. Hayır ben de bir garibim. İnsanlar saçlarının dümdüz olması için her sabah kuaförde sıra bekliyor. Bense düz halinden sıkılıp dalgalı yapmaya çalışıyorum. Saç da saç değil ki! Kestirmeye cesaret edemediğimden popoma kadar ulaştılar sağolsunlar. Ama sorun bu değil, kendileri aynı zamanda bir kamyonu çekecek kadar gürler. Neyse işte üç kişinin saçını yapacak kadar zamanda bir tek kendi saçımı yapabildim. Hanım hanımcık giyinip gittim.
Erken gitmişim yarım saat de orada bekledim. Şu günlerdir yaşadığım strese karşın, son derece sakin ve kendini bilir bir biçimde içeri girdim. Formumu doldurdum. Görüşmemi gerçekleştirdim. En korktuğum şey olan, "kal gelmesi" meselesi sanki konuşurken kem kümleyen ben değilmişimcesine kayboldu. Sanki her gün iş görüşmesi yapıyormuşumcasına, takır takır konuştum. Neden bu işi istediğimi söyledim. CV'mde Akşit Göktürk'ü Anma Konferansında görev aldığımı yazmıştım. Şans! Öner Bey de Akşit Hoca'nın arkadaşıymış. İşe edebiyattan anlayan, İngilizce'si çok iyi olan birini arıyorlar. Ay tabi ki o benim de, benden daha deneyimli bir ikizim varsa, pek hoş olmayacak tabi.
İkinci bir görüşmeye daha çağırılacağım umarım. Görüşmenin gidişatına bakılırsa, iyiydim yaa. Edebiyat dergilerini tam zamanlı olarak takip etmek ne güzel olur ki! Buraya kalp koymak isterdim ama salak blogger onu html kodu sanıyor. Ergen ergen bile takılamıyorum o yüzden.
Hala dua kısmındayım, inşallah ben bu işe girerim yaa!! diye. Çeviriden çekip kurtarıcam kendimi! Kararlıyım!
Aslında görüşme odasına girene kadar stresim üst sınırlarda dolaşıyordu. Ama dur baştan anlatayım.
Sabah sahura kalktıktan sonra uyumadım, çünkü uyku tutmadı. CV'mi hazırladım, çevirimi bitirdim. Sonra işim bittiği için biraz uzanayım dedim. 11e kadar uyumuşum! Sonra yaklaşık 2 saatte ancak hazırlandım. Normalde yarım saatte hazırlanırdım ama, saçlarımın kıvır kıvır olmasını istediğimden emindim. Hayır ben de bir garibim. İnsanlar saçlarının dümdüz olması için her sabah kuaförde sıra bekliyor. Bense düz halinden sıkılıp dalgalı yapmaya çalışıyorum. Saç da saç değil ki! Kestirmeye cesaret edemediğimden popoma kadar ulaştılar sağolsunlar. Ama sorun bu değil, kendileri aynı zamanda bir kamyonu çekecek kadar gürler. Neyse işte üç kişinin saçını yapacak kadar zamanda bir tek kendi saçımı yapabildim. Hanım hanımcık giyinip gittim.
Erken gitmişim yarım saat de orada bekledim. Şu günlerdir yaşadığım strese karşın, son derece sakin ve kendini bilir bir biçimde içeri girdim. Formumu doldurdum. Görüşmemi gerçekleştirdim. En korktuğum şey olan, "kal gelmesi" meselesi sanki konuşurken kem kümleyen ben değilmişimcesine kayboldu. Sanki her gün iş görüşmesi yapıyormuşumcasına, takır takır konuştum. Neden bu işi istediğimi söyledim. CV'mde Akşit Göktürk'ü Anma Konferansında görev aldığımı yazmıştım. Şans! Öner Bey de Akşit Hoca'nın arkadaşıymış. İşe edebiyattan anlayan, İngilizce'si çok iyi olan birini arıyorlar. Ay tabi ki o benim de, benden daha deneyimli bir ikizim varsa, pek hoş olmayacak tabi.
İkinci bir görüşmeye daha çağırılacağım umarım. Görüşmenin gidişatına bakılırsa, iyiydim yaa. Edebiyat dergilerini tam zamanlı olarak takip etmek ne güzel olur ki! Buraya kalp koymak isterdim ama salak blogger onu html kodu sanıyor. Ergen ergen bile takılamıyorum o yüzden.
Hala dua kısmındayım, inşallah ben bu işe girerim yaa!! diye. Çeviriden çekip kurtarıcam kendimi! Kararlıyım!
Sunday, August 22, 2010
Gaçhayım!
Bak yine aynı şey oluyor bana. Önemli bir şeyin vakti yaklaştıkça gelen kaçma isteği. Babamdan bir şey için izin almak istediğimde de böyle olurdu eskiden. Sırf o stresi yaşamamak adına, istediğim yere gitmemeyi tercih ederdim. Şimdi de iş görüşmesi stresini yaşamamak için, çeviriye devam etmeyi tercih edecek duruma geldim diyebilirim. Beynim bu işin hiç de bir şeye benzemediğini bana kabul ettirmeye çalışıyor, ama diğer tarafı yenebileceğini sanmıyorum. Hem daha görmediğin, bilmediğin iş hakkında nasıl yargıya varabilirsin ki? He benim beynimin %25'lik korkak kısmı? Bana bunu açıklayabilir misin? Beğenmezsen, kabul etmezsin işi ne olacak. Seni kabul etmezlerse de etmesinler ne yapalım. Ofiste çevirmenliğe başlarsın sen de hiç olmadı. Hatta öğretmenlik bile yapabilirsin. Aslında öğretmenlik kısmı şaibeli, şimdi o parayı verseler giderim dediğin parayı öğretmenlik için verdiklerinde burun kıvırmıştın. Tabi sebebi öğretmenliğin seni cezbetmemesiydi o doğru. Neyse şekerim, sen yarın git bu görüşmeye, beğenmezsen salla gitsin. Yeni bir yer görmüş olursun en azından. Bu kadar neden stres yaptın ben anlamadım ki? Gören de seni deneyimsiz bişe sanacak. Haydi, dön de çevirini bitir. Sonra da CV'ne son kez göz at bakayım.
I want you.
Kadın ve erkek arasındaki kesin çizgiyi belirleyen şarkı kendisi. Hem de öyle böyle değil. Şarkıyı bir Elvis Costello'dan bir de Fiona Apple'dan dinleyin, dediğimi anlayacaksınız.
Elvis Costello, melankolik takılmaktan hoşlanan aşığı oynuyor. Ortada hırs yok. İstiyorum ama onunlasın işte gibi bir ses tonu var. Erkeklerin hemen pes etme özelliği açıkça belli oluyor. Yani, ortada bir tutku yok. Varmış gibi göstermeye çalışıyor. Ama belki de daha samimi, kendi içinde yaşıyor biraz da sevgisini.
Fiona Apple'ın yorumunda ise, "senin gibi herifin zevkine edeyim, o palyaço ile olma bari" diye söylenirken, aynı zamanda x100 bir tutku ile "i want you" diyor. Elvis Costello gayet sakince onun karşında soyunduğunu ya da senin onun karşısında soyunduğunu düşünemiyorum derken, Fiona ise dişlerini sıka sıka söylüyor. O bir şey yapmak isteyip de yapamama hali sesinin her dalgasından anlaşılıyor. Sadece kendisi değil, onu dinleyen de aynı şekilde dişlerini sıkmaya başlayıp, her an etrafa saldıracakmış gibi hissediyor.
"Not with that clown" derken bile, hece hece diğer kadını hem nasıl kıskandığı hem de nasıl küçümsediği anlaşılıyor. Elvis Costello'nun sakin ve ağlamaklı söyleyişi yanına bile yaklaşıyor.
Ağlatıyor.
Elvis Costello, melankolik takılmaktan hoşlanan aşığı oynuyor. Ortada hırs yok. İstiyorum ama onunlasın işte gibi bir ses tonu var. Erkeklerin hemen pes etme özelliği açıkça belli oluyor. Yani, ortada bir tutku yok. Varmış gibi göstermeye çalışıyor. Ama belki de daha samimi, kendi içinde yaşıyor biraz da sevgisini.
Fiona Apple'ın yorumunda ise, "senin gibi herifin zevkine edeyim, o palyaço ile olma bari" diye söylenirken, aynı zamanda x100 bir tutku ile "i want you" diyor. Elvis Costello gayet sakince onun karşında soyunduğunu ya da senin onun karşısında soyunduğunu düşünemiyorum derken, Fiona ise dişlerini sıka sıka söylüyor. O bir şey yapmak isteyip de yapamama hali sesinin her dalgasından anlaşılıyor. Sadece kendisi değil, onu dinleyen de aynı şekilde dişlerini sıkmaya başlayıp, her an etrafa saldıracakmış gibi hissediyor.
"Not with that clown" derken bile, hece hece diğer kadını hem nasıl kıskandığı hem de nasıl küçümsediği anlaşılıyor. Elvis Costello'nun sakin ve ağlamaklı söyleyişi yanına bile yaklaşıyor.
Ağlatıyor.
Saturday, August 21, 2010
Ehm, Öhm, ehdngvn cdkfl iyiyim ben iyi
Yani heyecanlıyım biraz ama iyiyim. İlk olarak pazartesi günü Öner Ciravoğlu ile görüşeceğimi öğrendim. Bu beni gerdi mi? Evet bayaaa bir gerilmeme sebep oldu. Ama yarım saatlik araştırmadan sonra, en azından kitabevinin reklam eksiklikleri ve müşterinin buradan beklentilerine dair genel bir bilgi edindim. Bu gibi zamanlarda in ekşi we trust diyebiliyoruz. Okuduğum onlarca edebiyat dergisi var, çoğu da küçük çaplı olanlar, üniversite kaynaklı ...vs. Ama bunların adlarını hatırlamam zor. Bu nedenle kitaplığımı karıştırıp bir kısmını ortaya çıkaracağım ve içindeki "reklam" kısımlarını inceleyeceğim yarın. Sonra, üniversite öğrencilerini çekmek için birkaç fikir oluşsa kafamda harika olur. Aslında birkaç fikir de yok değil.
Ama asıl sorun, iş yüz yüze görüşmeye geldiğinde "ehehe hebele!" diye kalma riski. Kalmam herhalde, umarım yani. Öncelikle kendimden emin olmam gerekiyor. Fakat buna rağmen çok bilmiş gözükmemem de lazım. Zaten benim genel sorunum da bu. Ya çok pısırık kalırım, ya da fazla bilmiş takılırım. Ortasını bulamadım bi.
Yav düşündüm de, ben hayatımda hiçbir şeye bu kadar ciddi bakmamıştım. Derslere bu kadar çalışsaydım, şimdi 3.50 not ortalaması ile mezun olurdum.
Ama asıl sorun, iş yüz yüze görüşmeye geldiğinde "ehehe hebele!" diye kalma riski. Kalmam herhalde, umarım yani. Öncelikle kendimden emin olmam gerekiyor. Fakat buna rağmen çok bilmiş gözükmemem de lazım. Zaten benim genel sorunum da bu. Ya çok pısırık kalırım, ya da fazla bilmiş takılırım. Ortasını bulamadım bi.
Yav düşündüm de, ben hayatımda hiçbir şeye bu kadar ciddi bakmamıştım. Derslere bu kadar çalışsaydım, şimdi 3.50 not ortalaması ile mezun olurdum.
Subscribe to:
Posts (Atom)