Thursday, March 9, 2017

Başlıksız.

Yıl olmuş 2017, ben hala blogger'a yazı yazıyorum. Değişik bir kafa tabi. Pek kimsenin okumadığını da biliyorum ama yine de yazıyorum.

Hayatımın "boşveeer!" dönemine girmiş bulunuyorum.

Borcun mu var? Boşveeer.
Geleceğin hakkında endişeli misin? Boşveeer.
Hayatında hiç olmadığın kadar şüşko musun? Boşveeer.

Boşveeer çünkü hepsi atlatılıyor. Şu anda mesaide oturmuş bunu yazıyorum mesela. Aslında şu anda web içeriği tamamlamam gerekiyor. İçeriği de tamamlarım, kilomu da veririm, önüme çıkan engeller de bir şekilde atlatılır.

Carpe Diem düşüncesini "birazcık" geç benimsemiş olabilirim. Ya da klasik Prozac kafası bu, bilemiyorum.


Thursday, January 5, 2017

Naber?

Uzun zamandır buralarda yoktum. Yazmamı gerektirecek kadar asosyal değilim demek ki artık :)

Hayatımın çok ilginç bir evresine girdim. 30'uma yaklaşmışken artık kendi işimi kurmak istediğimi, bundan çok uzakta olmadığımı fark ettim. İşe devam ediyorum ama buradan çıkıp kariyer yapma planım pek yok. Bir iş kurmak esnaf ruhuma daha uygun.

Ayrıca evlenmek istiyorum. Aynen bu düzlükte Anıl'a da söylüyorum bunu. Ayrıca Fufu'nun da bebeği olduğu için bu hafta, artık yeğeninin fotoğrafını arka plan yapan insanları anlayabiliyorum. Üstüne üstlük benim de olsun istiyorum. Bunu Anıl'a söylediğimde standart bir erkeğin korkması gereken şeylere "şükürler olsun! bunlar ne güzel şeyler!" diye tepki veriyor. Sanırım asla evlenmek istemeyeceğimi falan düşünmüştü. Metroda yaptığım evlilik teklifimi de ciddiye almadı, saçmalama lütfen teklifi ben yapıcam dedi. Benim gibi bir deli ile yaşamak nasıl bir şey acaba?

Anneme Anıl'ı anlattım. Aslında bu konunun bir arka planı var. Terapiye gidiyorum, senelerdir depresyonda olduğum - senelerdir derken 15 senedir - teşhis edildi. Tedavi ve terapi görüyorum. Bunların bir parçası da annemle daha yakın ve standart bir anne-kız ilişkisi kurabilmek. Babamı birincil muhattap olmaktan çıkarmak. Daha doğrusu evin reisi olarak değil de çocuğu olarak davranmaya başlamak. Evet buna 28 yaşımda karar verdim ama geç de değil. Şimdi sorunları ben çıkarıyorum, onların çözmesine izin veriyorum. Anneme de Anıl'ı anlattım, nasıl başa çıkacağı ona bağlı. Senelerdir böyle bir şey olsa ilk babama anlatırım derdim. Şimdi de anlatmamak için zor tutuyorum kendimi. Hoş annem kesin anlatmıştır da, prosedürler böyle gerektiriyormuş annemin normal hissetmesi için. Gerçekten de aramız inanılmaz şekilde düzeldi. (buraya maşallah gelecek)

Çok garip ama bebek istiyorum, artık kendimi hazır hissediyorum. Zaten bir çocuk büyüttüm hevesim kalmadı diyordum ama kalmış. Hemşireden daha bilgili ve deneyimli çıkınca bir cesaret geldi bana. İnsanlar normal doğumdan korkar ben ay olsa da yapsam ne güzel bir şey olur diyorum. E acı / ağrı çekeceksin? Sorun değil, zaten bu yaşıma kadar çeşitli hastalıklarla acı çektim, bari bunun sonu güzel olur diyorum. Trilyonlarca kadın doğurmuş, yapılmayacak bir şey değil demek ki:)

He bir de hep kendime benzeyen bir çocuğum olsun isterdim. Anıl'ın bebeklik fotoğraflarını görünce fikrim değişti. Artık ne kadar seviyorsam adamı, bebekliği benden daha tatlı geliyor :D (kendini beğenmişlik seviyem: en çok kendi bebekliğimi sevmek mıncırmak isterdim)

Neyse hepsi yavaş yavaş, artık pilot olan sevgilimin iş bulması ile birlikte üsttekiler de sırayla olacaktır.

Bir ergen olarak başladığım şu blogda bunları yazıyor olmam da çok ilginç aslında.

Friday, June 17, 2016

Kişisel Gelişimimi Tavan Yaptıracağım Bir Sene!

Artık haftasonları buluşabileceğim bir sevgilim yok sanırım İstanbul'da. Dur hemen heyecan yapma: mümkün olursa kendisine 6 aylık rapor alıp işe göndermeme planlarımız var. İşe gitmediği için de ailesinin yanında olacak. Adam biraz kafasını dinlesin, işten uzaklaşsın. Sonrasında bol bol şişiricem zaten :D Bu sırada tabi alıştığımız gibi "anıl benim canım çok sıkıldı hadi sinemaya gidelim" gibi şımarıklıklarım olamayacak.

Ben de bu dönemi kendimi spora, kitap okumaya, coursera'dan dersler almaya harcayayım diyorum. Zaten 3-5 kişi hariç görüşmek istediğim insan da yok. Özellikle şu sıralar kendimi herkesten soyutlayasım var.

Geçen gün Anıl'a yine dert yanıyordum insanların garip huylarından. Dönüp dedi ki:



Anıl: the gaza getirici.

Ben de bundan sonra kendime birkaç hedef koydum. Mantıklı hedefler olsun dedim. Mantık dışı olanları beceremiyorum çünkü.

- İki haftada bir kitap bitecek. Eğer Ağustos sonunda bir çılgınlık edip 10 kitap bitirdiysem (haftada 1'e denk geliyor) kendime kindle alma hakkı kazanabilirim.
- Anıl'ın doğum gününe kadar bir beş kilo daha verebilmek. Bunun hediyesi dövme zaten.
- Yaz ayları içinde 3 adet coursera dersi almak.
- Çeviri ve metin yazarlığı konusuna eğilmeye çalışmak - ama bundan çok emin değilim.
- Haftada en az 3 kere spora gitmek (bunu seviyorum zaten)

Tuesday, March 22, 2016

2001 yılı

Sanırım yaşadığım en güzel yıl olabilir 2001.
Her ne kadar büyük bir ekonomik kriz çıkmış olsa da mutluyduk. Çünkü şu an olduğundan daha büyük bir krizde değildik.

Yeni evimize ve babane/dede kontrolünden çıkışımıza ailecek yeni alışıyoruz. Babam eskisi kadar asabi değil, daha rahat. Çünkü o da otoriteden yeni kurtulmuş (üstüne de kendisi bir otorite kurmadı). Resmen 4 kişi öğrenci evinde yaşar gibiyiz. Çekirdek aile ama öğrenci evi gibi de. Eşyalarımız hala ahşap kokuyor, her şey yeni. İpek'le minik bir odamız var ama şu anda olan dev odamızdan daha çok şeye sahibiz orada nedense. 

Tarkan Karma albümünü çıkarmış, Ahmet yeni doğmuş. Hatta 4-5 aylıkken kucağımda Ahmet döne döne dans ederdik Hüp şarkısında.

Pokemon sonrası canavarlı çizgi film furyasında çıkanlardan en sevdiğim "Monster Rancher" çıkmıştı. Ahmet'e mochi derdik onun yüzünden.



Daha Ahmet doğmadan da koskoca 7. sınıf çocuğu ben eve gelir Dinozor Barney izlerdim. 

Hala GS taraftarıyım o zamanlar. Çünkü GS'li olmak için en güzel zamanlar. 

Bir de Harry Potter Türkiye'de yayınlanmış, delicesine okuyorum. Sırlar Odası'nı gözümün açık olduğu her an okuyorum, azcık hayata döneyim diye annem saklamış. 

Babanem, ananem, dedemler hepsi hayatta. Dayımlarla efsane samimiyiz, haftada en az 2 gün bizdeler. Büyük aile toplaşkalarına devam. Bazen haftasonları ananeme gidiyoruz. Teyzemler, yengem, ananem ve kuzenler olarak kahvaltı yapıyoruz. Ananem bizi bakkala gönderiyor - market çocuğu olduğumuz için bakkal çok fantastik geliyor. Adam salam dilimlerken hayranlıkla izliyoruz. Sanki onun sattığı peynir, salam daha lezzetliymiş gibi geliyor.

Ahmet doğduğunda biz İpek'le daha çok sorumluluk almışız, eski çocuk şımarıklığımızdan pek eser yok. Artık ev temizliyor, yemek yapıyoruz. İlk yaptığım taze fasulye yemeği de, düdüklü tencereyi ilk kullanma tarihim de, ilk kek yapışım da 2001 yılına denk geliyor. 

İçimdeki haylaz öğrencinin çıkışı da 2001. Çalışkan ama haylaz olmanın getirdiği cesaretle sınavlarda çevremdeki herkesin sınavını ben yapıyorum. Kafam o zamanlar daha mı iyi çalışıyordu yoksa dersler kolay mıydı bilmiyorum; 12 soruluk matematik sınavını 10-15 dakikada çözer, üstüne çevremdeki 4-5 kişinin daha sınavını yapardım. Yazı taklit edebildiğimden (şimdi bunu da yapamıyorum) kopya olduğu da anlaşılmazdı.

2001, hala Sultantepe'de oturuyoruz. Hayatımın en güzel okul dönemini geçiriyorum. En güzel doğum günlerimi kutluyorum. O zaman en güzel olduğunu bilmeden en güzel yazlarından birini geçiriyorum.

Tuesday, February 2, 2016

Gluten - Hashimoto İlişkisi ve Bana Çektirdiği 4 Sene

Komik mi desem trajikomik mi bilemedim bak bu halime. Baştan anlatayım en iyisi.



Fizan'dan bile duyulduğu üzere önceleri yanlış beslenmeden, sonraları ise her şeyi tam yoluna koydum zannederken ortaya çıkan Hashimoto yüzünden kilo problemi yaşıyordum/yaşıyorum.

Tam olarak 2012 yılında Hashimoto teşhisi konuldu. Tahminim 2010 yılının yaz aylarında çıktığı. Çünkü o dönem Hashimoto başlangıcı semptomlarını net olarak yazmışım, gereksiz kilo alımı, tiroit hormonlarının dengesizliği yüzünden garip ruh halleri, bazen aşırı enerjik bazen aşırı bitkin hissetmeler falan.

Neyse işte. 2012'de teşhis konulduktan sonra ilk 1 senede hiçbir kilo verme durumu olmadı bende. 1 kilo ver 2 kilo al şeklinde sürdü. Tekrar doktora gittiğimde tetkikler vs yapıldı ve "İnsülin Direnci" var dendi. Ve tabi ki metformin kullanma süreci başladı. Sanırım 2013 yılından beri de metformin kullanıyorum. Sabah 1000 akşam 1000 mg.

Hadi onun zoruyla, benim de delicesine uğraşmamla bir 10 kilo verdim. Hem haftada en az 3 gün spora gidiyorum hem de diyetime birebir uyuyorum. Ama yanlış giden bir şeyler var. Geçen sene bu zamanlar 8 kilo verdim o ilk 10 kilonun üzerine. Ama diyet aynı spor aynı, birden 5'ini geri aldım. İnanılmaz bir moral bozukluğu.

Tam artık bunu kafama takmayacağım moduna girdim ki aslında çok yemiyorum sadece askeri düzende bir beslenme yok hayatımda - zbam diye verdiğim kilodan fazlasını aldığımı gördüm. Artık evdekiler işyerinde, sevgilim evde, işyerindekiler dışarda falan yediğimi düşünüyordur herhalde. Çünkü hem spor yapan hem diyet yapan bir insanın kilo alması mantıksız sonuçta.

Alakasız bir günde bir arkadaşım Starbucks'tan glutensiz kek almış bana. "Sen böyle değişik şeyleri seversin" diye. Çölyak harici gluten niye yenmez aklıma takıldı.

İşyerinde sıkılmışken ara vereyim diye geyiğine bakarken buna alnımda "GERÇEKLERE HOŞGELDİNİZ" yazılı bir pankart açıldı sanki.

Hashimoto olanlarda sıklıkla gluten alerjisi / intoleransı görülebiliyormuş. En net belirtileri de şişkinlik, kilo verememe ve hatta sebepsiz kilo alma veya tam tersi kilo alamama, gaz, zihin bulanıklığı, dikkat eksikliği, unutkanlık, kolun arka kısmında oluşan pütürcükler, ağız çevresinde yaralar, migren, dişeti sorunları, vb. Daha birkaç ay önce bu şikayetleri söyledim hem doktoruma hem diyetisyenime. Ama bir kez bile glutensiz beslenmeyi dene diyen olmadı. Öyle ki gluten alerjisi belirtilerinin hepsi bende kabak gibi belli.

Peki şimdi "fuck you diyabet" diyerek bol olmasa da patates ve havuç, bol sebze & meyve, abartmadan pirinç yediğim ama kesinlikle glutenli bir şeyi ağzıma koymadığım 1,5 haftada nasıl 1.5 kiloyu verdiğimi diyetisyenlerim, doktorlarım açıklasın bana. Beslenmemde her şey var sadece gluten yok. Hatta inkar edemem bazı akşamlar glutensiz kurabiye, kek vs yediğim de oldu. Hoş 3 senedir sıkı bir diyabet diyeti yaptığımdan canım sık da istemiyor bu tarz şeyleri. Şekersiz yaşamaya alıştım nasılsa. O yediğim akşamlar da malum dönemdi.


Özet: Hashimoto tiroidiniz varsa ve "bunda bi bokluk var ben iyi hissetmiyorum" diyorsanız. Aşırı sindirim problemleriniz, sebepsiz kilo verme veya kilo alma, odaklanma sorunlarınız da varsa, birkaç gün glutensiz beslenmeyi deneyin.

Hashimoto ve gluten arasındaki ilişkiyi açıklayan çok bilimsel yazılar var ama malumunuz benden bilimsel bir yazı çıkmaz. Şunları şuraya bırakayım ben:

http://chriskresser.com/the-gluten-thyroid-connection/
http://hypothyroidmom.com/12-shocking-symptoms-of-gluten-sensitivity/

Monday, January 25, 2016

Pasxalis Terzis ve bana hatırlattıkları

Bu adam bana ananemi hatırlatıyor, elimde değil.


Zaten fantastik olan aile kökenlerimizden biri Yunanistan'a dayanıyor. Ama öyle Yunanistan göçmeniyiz biz tadında değil. Ananemin kız kardeşi hariç tüm ailesi Yunanistan'da ve hiçbiri Türkçe bilmiyor. Ananem vefat ettikten sonra arada dili bilen biri olmadığından telefonla görüşecek kimse de olmamıştı.

Anneannem - 1960'ların başı olsa gerek

Nerden olduysa bir gün annemin kuzenlerinden birinin Facebook'tan teyzemi bulması ile başlıyor olay. Bizim hiçbirinden haberimiz yokken birden onlarca kişi ortaya çıkıyor. Onlarca yıl sonra Gas adında dayım, Sofia adında teyzem, Giota adında kuzenim falan olduğunu öğreniyorum. Senelerce standart bir Türk olarak yetiştirilen insan iken al bak bunlar senin çok yakın akrabaların diye tanıştırılan insanlarla İngilizce anlaşabiliyoruz.

Hayal meyal hatırladığım anılar var annemin dayısının çocuklarıyla İstanbul'a gelmesinden. Ama sonra ananemin yaşlılık & ilgisizlikle Yunancayı unutması üzerine iyice bağlar kopmuştu. Büyük dayının kendisine küçük gelen kravatını, koca göbeğini, adeta dev gibi bir adam oluşunu, top sakalını falan unutmam mümkün değil. Ama bunlar ben 4-5 yaşlarındayken olduğundan Yunanistan'ın ayrı bir ülke olduğundan bile habersizdim ben. Sonraları da pek konusu geçmedi.

Yukardaki şarkıyı söyleyen "Yunanistan'ın Orhan Gencebay'ı" denilen adamın da sesi bir yerlerden tanıdık geliyor. Liseli bir ergen iken dinlerken de aynı hissi yaşamıştım, senelerce aradım bu şarkıyı. Nasıl karşıma çıkmadı bilmem. Ya beraber arabada giderken dinledik, ya bir düğünde çaldırdı. Ya da tamamen içgüdüsel bir şey. Hiçbir fikrim yok.

Bu yıl belki tekrar giderim Yunanistan'a. Aslında pek mükemmel bir yer değil, ama bir şeyler sürekli çağırıyordu beni oralara tüm hayatım boyunca. Gittim, gördüm, etraftakilerin ettiği tek kelimeyi anlamasam da hiç yabancı hissetmedim. Nereli olduğunu hissedemeyen biri için böyle hisler biraz değişik.

(Bahtsız sevgilim de benim yüzümden Yunan şarkıları dinlemek zorunda kalıyor)

Monday, January 11, 2016

Tanıştık :)

Aslında neredeyse 1 ay olacak tanışalı. Hatta "Şubat'ta yeniden gelicem" dediğinde "Ama Şubat'a çok var!" derken Şubat bile gelmiş. Her şey çok güzel geçti, onun hakkında yazacağım hiçbir şey yok. Annesi, anlattıklarından çıkardığım / hayal ettiğim profile birebir uyuyor. Gelelim hazırlanma kısmıma:

Bir önceki hafta 1 saat içinde hazırlanıp gitmemem hayatımda verdiğim en doğru karar olabilir. Çünkü önceden bilmeme rağmen 3 günde anca hazırlandım. 3 farklı kuaföre 3 farklı gün giderek, çorabımı, elbisemi onu bunu hazırlayayım diyerek anca hazırlandım. Ben ki sabah işe 10 dakikada hazırlanıp gelirim, ama böyle bir konuda durum değişiyor. 3 kere oje sürdüm, sürekli bozuldu çünkü. Öyle bir stresliydim ki Viktor Levi'nin kapısından girerken bile hala "neden burdayım??" sorusunu kendime soruyodum. Birisi dokunsa, çarpsa yanlışlıkla bacaklarımın kontrolünü kaybedebilir, yere düşebilirdim. Öyle bir heyecan!

Ama güzeldi :)

Monday, December 14, 2015

Biz bu işlerden anlamıyoruz

Geçtiğimiz cumartesiyi hiç yaşanmamış saysak fena olmazdı aslında.

Şimdiye kadar "annem geliyor belki tanışırsınız" bile dememiş olan sevgilim kalktı cumartesi ben evden çıkmicam diye pis pis pineklerken "hadi sinemaya gidelim" dedi, 5 dakika sonra sinemaya annesiyle gideceğimiz ortaya çıktı, bir de tabi 45 dakika içinde.

Tabi ki gidemedim. Altunizade'den Historia'ya 45 dakika içinde gitmem mümkün değil, duş alıp gitmem hiç değil, duş alıp giyinip süslenip gitmem ise imkansızlık teriminin dahi dışına çıkıyor.

Alelade sinemaya çağırılmaya mı üzüleyim - adamın heyecan yaptığının farkındayım olmasam kafasını kırardım, yetişememiş ve reddetmiş olmaya mı üzüleyim bilemedim. Stresten sesim kısıldı, ateşim falan çıktı. Tanışma fikri ortada yokken aniden karşıma çıkması stres katsayısını acayip yükseltti.

Neyse ben de sakin olamadım tabi bu durumda - yani normalde kendi standartlarıma göre fevri başkalarına anlatınca fazla sakin tepki vermişim.

Kısaca here comes mother-in-law.

Friday, December 4, 2015

Tatlıya doyduğum hafta

Saçma bir kasım ayı oldu benim için. Hormonsal açıdan zor geçti kısacası. İçim şişti, tatlı aşerdim delicesine. Kilo vermişim ama saçma ötesi ödem yüzünden tartıda hep fazla çıkıyorum. Onun verdiği bir stres de vardı.

Bir akşam İpek'le çay içerken "keşke evin duvarları kurabiyeden olsaydı, çikolata sürüp yerdik" derken buldum kendimi. Hayatında benden böyle bir şeyi hiç duymamış olduğu için hayretle bakakaldı bana kız. Sabah da bunu Anıl'a anlattım. Güldük ettik falan.

Akşam kargon var diye çağırdı Bahar aşağıya. Bir baktım kurabiye sepeti kocaman. "Bonifud falan söylemeyin, ne anlamı var" diyen benim elim ayağım dolandı birbirine. Zaten ömrümün en deli PMS nöbetini yaşıyorum, biri bir şey dese oracıkta ağlarım. 

O beklenmedik ama en çok ihtiyacının olduğu anda yapılan şeyler o kadar değerli ki - doğum günümde 5 bin tane çiçek/kurabiye/pasta gönderse o kadar mutlu olamazdım. 



Tabi sonra başka tatlış hareketler olmadı değil, bu sefer İpti ile Ahmi'den:


Ömrümdeki en fotojenik olduğum doğum günümü geçirdim resmen. Pastamı yine, yeni ve yeniden kendim aldım. Artık Bağ pastanesindeki pastacı abi halime acıyor, kurabiye falan ikram ediyor.

 




Friday, November 13, 2015

13.11.15

Aramızdaki fark şu kadarcık. Aynı dili azcık farkla konuşuyoruz. Birebir olsak çekilmezdik zaten.



Sunday, November 8, 2015

JT ile paralel ilerleyen hayatımız

Justin Timberlake abimizin 3 şarkısının altyapısını birbirine çok benzetiyorum ben:
- cry me a river
- what goes around comes around
- mirrors

hayatımda yaşadığım iki salak ilişki sonrası keşfetmiştim sırayla cry me a river ve what goes around...'u. Sırf fazla uzun diye what goes around comes around'u yıllarca dinleme dinleme - anca 2011'de dinlemiştim. "Karma Comez Bitchez!" demek bazen insana iyi geliyor. Birkaç yıl içinde şarkının "interlude" kısmını yaşamak da ilginç oldu tabi.

Aylarca mirrors'u da dinlemedim. Yalan söyleyemicem bayık geldi bana başta. Sonra denk gelip dinleyince şu an herhangi bir noktasını alıntılayamayacağım kadar mükemmel biçimde hissettiklerimi anlattığını fark ettim.

Çok garip bir şey değil mi ama? Günün birinde bir adamla tanışıyorsun ve gerçekten de kendini onda görüyorsun. Ne sen ne de o artık ayrıyken nasıl olduğunuzu hatırlamıyorsunuz. Birbirinizin kötü taraflarını yumuşatıp iyilerini ortaya çıkarıyor sonuç olarak daha iyi birer insan olabiliyorsunuz. Çok fantastik ne bileyim çocukken hayal edebildiğim sevgili imajının ağzını burnunu kırar. Mükemmel değil, çok gerçek ama gerçek olamayacak kadar da mükemmel. Beni veya onu başka bir yere koysan bu kadar mükemmel olamayız, o yüzden mükemmel değiliz. Sadece yan yana koyduğunda "bu" hale gelebiliyoruz.




Hiçbir sebep yokken sırf ne kadar çok sevdiğini hatırlayıp bu ânın bir anısı kalabilsin diye uyumak yerine bunları yazıyorsun işte.

aren't you somethin', an original, cause it doesn't seem merely assembled
and i can't help but stare cause i see truth somewhere in your eyes
i can't ever change without you, you reflect me, i love that about you
and if i could, i would look at us all the time


Thursday, October 22, 2015

Keep Calm and Be Happy

Hasta olsam mı olmasam mı diye vücudumun karar veremediği, ofisteki işlerin yanı sıra bir sürü işimin olduğu, diyet yaptığımdan herhangi bir mutluluk verici abur cubur yiyemediğim, haftanın 4 günü spor salonuna taşındığım şu günlerde mutluyum. Mutluluk benim için bir bakıma meşgul olmak sanırım. Azcık da seyahat etmeli işim olsa - yani şimdikinden birazcık daha fazla olsun, yılda iki üç kez değil de ayda bir gideyim bir yerlere - daha mutlu olabilirim. Orta Asya'dan gelen %0.245 oranındaki genlerim de popomu bir yere koyamamakla alakalı sanırım. Evde bile oturduğum yerde kalamıyorum. Babanem de kurtlu olduğumu iddia ederdi zaten.

Dün blogda yazdıklarımı gözden geçirdim de, yaklaşık 2 sene önce paylaşmışım en son Kahır Mektubu'nu. O şarkı benim bağımlılığım resmen. Nasıl bir insan roman gibi şarkı yazabilir ve onu o şekilde yorumlayabilir bilmiyorum. Arabesk bu ise ben en arabesk insanım o zaman. Neyse işte; bir bölümü var "dünyayı durdurdum bakarsın diye / fallara bağlandım çıkarsın diye" şeklinde.

O dönemler hala bir arkadaşla görüşüyoruz, tabi kendisi bol bol fal bakıyor bana o sıralar. Onda da nasıl bir üçüncü göz varsa falımda üniformalı, asker gibi, siyah saçlı ama beyaz tenli, boylu poslu bir adamın kollarını açıp beni beklediğini söylüyordu. Yalnız kız bildiğin medyum gibi bir şeymiş. Uçak görmesi mi dersin, buluşacağımız zamanı söylemeler mi dersin. Ben artık o kadar bağlanmıştım ki o hikayeye, bilinçsiz biçimde, bana fal baksın ve olacağına ihtimal vermediğim o hikayeyi bana anlatsın diye minicik zamanlarda bile buluşurduk. 

(Ben de ona hiç ihtimal vermemesine rağmen şu an evli olduğu kişinin elinde çiçekle geleceğini söylemiştim, onunla evleneceksin de demiştim, inanmamıştı - ben de medyumum bi' kere! Tamam mı!) 

O -belki de- ümitsizce bağlandığım hikayeyi gerçekten yaşıyor olduğumu anlamam biraz uzun sürdü. Aslında şöyle diyeyim, tam da bunları yazarken anladım. Kahve denilen içeceğin posasının bıraktığı izlerden neyi nasıl anlar insan, anlaşılır şey değil. Tarif edilenlere birebir uyan, ilk tanıştığımızda bile Kadıköy meydanında sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi karşılayan, arada sabrını zorlasam da sabırsız konuşmalarıma, dikkat eksikliğime aldırmayan (dinlemiyormuş gibi görünüp hepsini beynime kaydettiğimi biliyor neyse ki), tam da hayalimdeki gibi benimle en ciddi şeyleri de en saçma şeyleri de yapabilen, tatil köyünde çocuk parkında oynamama izin veren (dev halimle bir oyuncağı kırsaydım kaçacaktık, plan buydu), dünyanın en kasıntı insanlarıyla bile iki konuşmayla muhabbet kurabilen, daha sayamayacağım milyon özelliği olan fallardaki adam yanımdaymış meğerse.

Şimdiki fark artık fallarımda çıkmıyor kendisi. Çünkü fal bakan yok. Yani var - kendisi bakmaya çalışıyor bana - ama bu sefer kendini göremiyor herhalde. 


"Sorunlu insan modeli"
O tahta köprü ben üstünde iken kırılsaydı efsane olabilirdi.

Monday, October 5, 2015

Day 8

Cumartesi sonuçlarına göre 1.5 kilo gitmişti. Tam bir saf olduğum için saçma sapan yedim hafta sonu boyunca. Ama neyse ki çok yemedim herhalde, bir değişiklik yok. Spor-diyete devam.

Hayatımda insanları 2. plana atıp kendimi 1. plana koyacağım bir döneme giriyorum. Daha çok spor, daha çok kitap, daha çok çizim olacak hayatımda kısacası.

Niye dersen sebebini ben de bilmiyorum. Sonbahardan da olabilir, konuşacak bir şeyler biriktirme çabası olabilir, ilgi çekici olmadığımı düşündüğümden olabilir.

Dün akşam minions'u izledim sonunda. Ondan önce de Inside Out'u izlemiştim. İzlemediğim bir animasyon daha kaldı sanki ama ne olduğunu unuttum.

Hatırladım - Big Hero 6 - hala izleyemedim.

Yüzüklerin Efendisi üçlemesi bitti. Galiba artık rahat rahat Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne devam edebilirim.

Kitap, spor, çizim hadi bir de film izlemek dışında her şey saçma geliyor şu ara. İnsanlarla etkileşime girmek dahil.

Wednesday, September 30, 2015

Day 3

Naber?

3. gün de sakin sakin geçiyor. Geçtiğimiz 2 gün yaptığım spor nedeniyle kollarım saçma ötesi biçimde ağrıyor.

3. gün bitmemişken bile bazı değişiklikler gözlemleyebiliyorum. Bugün gaza gelip yemeğim ofise ulaşana kadar parka gidip yürüdüm. Bu azmi de ancak Anıl tetikleyebilirdi zaten.

Bu akşam artık strength training yok. Şıpır şıpır yüzücem.

Az daha popomun üstünde oturup çalışayım bari. (buraya esneyen smiley gelsin)

Sunday, September 27, 2015

28.09.2015

Lanet olası İstanbul trafiği yüzünden sabah spora gidemedim. 7.45'te evden çıkıp 9'da anca iş yerinde olabildim.

Artık akşama kısmet -_-

Friday, September 25, 2015

.fuck

Yaz aylarında hayvan gibi kilo alan insan oldum. Bir yaz boyunca yiyip şişkolayan Andy gibi.

Bu işe bir dur demenin zamanı geldi derken - tabi ki bunu Anıl'la konuşuyordum. Durup döndü ve eğer doğumgünüme kadar 10 kilo verirsem (ki bu da zaten hedefime ulaşmak demek oluyor) h&m'den sınırsız alışveriş hakkım olduğunu söyledi.

Fakat veremezsem de kontrolü ele alacağını bildirdi kendisi. Başkası olsa sallamaz da insan adam asker disiplinine sahip.

Ben de bunun üzerine kendime extreme bir plan hazırladım. Diyet olarak diyetisyenimin verdiği listeyi birebir uygulayacağım. Gerekirse her öğle yemeğini işyerinde yiyeceğim. Hatta azcık erken yiyip o arada bile çıkıp yürüyebilirim parkta. - sonuçta ofis tam parkın yanında, yürümemem salaklık.

Spora ise hem sabah hem akşam gideceğim. Sabah 7.30'da evden çıkıp 8'de salona gitmiş ve yürüyüşe başlamış olurum. Yarım saat yürüme yeter başlangıç için. Akşam da verdikleri programa göre hareket ederim.

Yapacak başka bir şey yok. Bu hedefe ulaşılacak.

Thursday, September 17, 2015

Garip garip şeyler vol. 4557

Pazartesi günü bu yıllık son defa rahat rahat Anıl'daydım. Beşbin senedir saçlarımın farkında olan adam aslında sarı olduğumu dün akşam fark etti. Sarı da değilim aslında benim standartlarıma göre ancak kendisi simsiyah saçlı olduğundan beni sarı diye nitelendirebiliyor.

Son üç yüz senedir saçımı boyadığım için ben dahil herkes saç rengimi unutmuş. Fulya "sen ne zaman saçını boyayacaksın çok sarı oldun!" dedi mesela. Tamam bi ombre gerçeği var ama geri kalan kısmı benim saçım. Bundan sonra da saç boyamayı düşünmüyorum. Beyazlayana kadar böyle artık.

Siyah saç çok güzel değil mi ama ya? Beyaz ten siyah saç ikilisine bayılan bir ben mi varım?

Anneme çekseydi dediğim bir sürü şey varken sadece burnumuzun benzemesi de efsane tabi. Çocukken en çok da simsiyah saçlarına özenirdim. Kendimi kabul edebilmem ise 25 yaşımı geçti, o ayrı.

--

Bu tatilinde ısrarlara dayanamayıp annesi ve babasına beni ifşa eden bir sevgilim var. Hadi tamam ifşa demeyelim, anlatmış işte. Ben niye bunu duyunca strese girdim, büyük bir soru işareti. Böyle şeyleri çok takmıyorum zannederdim, hakkımda kimin ne düşündüğüne "normal şartlarda" takılmam çünkü. Ama böyle olunca acayip büyütüyormuşum! Ya beğenmedilerse, ya çirkin buldularsa, "tipe bak hala istediğin kadar zayıflayamadın" gibi endişelerim var. Evet. Bu tarafım çok sığ olabiliyor.

Ben de bu fazla heyecan ve enerjiyi atabilmek için spora yazıldım. Haftada 5 gün deli gibi çalışarak enerjimi atıyorum.

Hadi bye.

Friday, August 21, 2015

Şişman ve Mutlu Kadın

Ekşi'de yazmıştım bunu, buraya da eklemeler ve çıkarmalarla kopyalamak istedim. Bakarsın silerim ordan falan. Ama düşüncem genel anlamda bu:



buraya bu yazıyı cinsiyetçilere, şekilcilere vs cevap olsun diye yazmıyorum öncelikle. muhatabım buraya kadar ve belki bundan sonra yazılanları okuyacak olup belki de kendini daha kötü hissedecekler için.

sağlığı tehdit edecek kadar kilolu olmak bir rahatsızlık, doğrudur. insanların "diyabet ve mutlu kadın" ya da "şişman ama mutlu insan" yazmamasına rağmen "şişman ve mutlu kadın" yazmasından da anlaşılacağı gibi toplumdaki şekilcilik ve cinsiyetçiliğin hepimiz farkındayız. geri zekalı bile olsan güzel bir kadınsın diye bazı işlerini kolaylıkla halledebilirsin, övgüler toplayabilirsin. kolay kolay "çok güzel ama zekasız bu ya" demez. "çok güzel"de kalır cümle. ama "çok zeki ama çok şişman değil mi ya" veya "zehir gibi ama acayip çirkin be" cümlelerini sık duyarız, hatta düşün belki sen de söyledin.

bunu önce kabulleniyoruz. yani insanlar salak, ama ayrım yapmadan hepimiz öyleyiz. gerçekten, kendilerine söylenmesini istemedikleri şeyleri başkalarına söylemeye bayılıyorlar. toplumun dayatması mı dersin, içgüdü mü dersin bilmem. bunu kabul ettik.

doğduğumdan beri şişman olmasam da iri bir çocuktum. bizim dönemde çırpı bacak modaydı. ama erkeklerde böyle moda var mıdır? yoktu tabi. ama kız çocuğu dediğin narin olacaktı. ailem ana sınıfı fotoğraflarımla "ahaha ne biçim oturmuşun ya" diye senelerce dalga geçmişken, kız kardeşimin fotoğraflarına bakarken "ay kızıma bak kuğu gibi" derlerdi. bir keresinde -yaklaşık 11-12 yaşında tam ergenken- isyan edip bu duruma ağlamıştım da, ne tesadüf ki cıngar çıkaran, kıskanç, ağlak olmuştum.

bende boy da var ama bacaklarım hep kalındı. bebeklik fotoğraflarımda bile öyle. genetik bu, hadi değiştirelim dediğinde değişen bir şey değil. liseye başladığımda şu anki boyuma ulaşmıştım zaten (sonra da uzamadım). 175 boyunda, 58 kiloydum. ama ergensin ve vücudun daha tam şeklini almamış. her ergen gibi yamuk bir görüntüm vardı. "aslında bir 10 kilo versen manken gibi kızsın" lafını ben hayatımda kaç kere duyduğumu hatırlamıyorum. o 10 kilo versenciler yüzünden ergen halimle saçma diyetler yapıp her seferinde 5 kilo aldım. çünkü ergensin ve vücudunun gıdaya ihtiyacı var, bir de iraden gelişmemiş. kısıtlayınca bir yerde patlıyor ve hayvan gibi yiyorsun.

80'lere çıktım sonra 90'lara, sonra tekrar 70'lere hatta 60'lara indim. 75 olduğumda arkadaşlarım * yeter lan zayıflama artık demeye başladılar. belki benim biraz zekasız olmamdan kaynaklanıyordur bu ama benim o zaman kafama dank etti. sıradan kadınlar 50 kilo olmaya çalışırken ben neden 75'te zayıf duruyordum ki? 

tabi bu noktaya gelene kadar ben sanki kilo versem ve artık normal kiloda bir insan olsam hayatım toz pembe olacakmış gibi düşünüyordum. mutluluk = kilo vermekti. 75 oldum, yoo hayat hala devam ediyordu.

sonra ben çalışma hayatı, stresi falan derken ben birden kilo almaya başladım. ilk işten atılışımda ise durum tavan yaptı ve 2-3 hafta içinde 7-8 kilo aldım. yaşadığım depresyon anlatılamazdı. yemeyerek, spor yaparak 95'lere çıkmıştım. tiroitim çok uzun zamandır çalışmıyordu, diyabet olmama 3 vardı ve vücudum haliyle tepki veriyordu. tedavi olmaya başlayınca kilolar kendiliğinden gidiyordu da, mutlu olmak kilo vermek değilmiş ki, veya mutlu olmak için "normal kiloda" olmaya gerek yokmuş. onu anladım ama yaşım 25'i geçmişti. 

kimilerine göre erken sayılabilir ama istediğim kadar zayıf değilim diye, elalem ne der diye giymediğim şortlar, taytlar, elbiseler ne olacak? ben bir daha 17 yaşında olacak mıyım? spora yatkın olmama, esnek olmama rağmen "o kiloyla yaptığı hareketlere bak" diyorlar diye yapmadıklarına ne olacak? toplum benim hayatımın içine etti sevgili burayı okuyan. seninkine de etsin istersen "şişkolar tayt giymesin" "estetik gözükmüyor abi yaa" diyenleri dinlemeye devam et. kilo verme demiyorum. ama kiloya, kilo vermeye hayatını bağlayıp da yaşayacaklarını erteleme. 

he zayıflıyorsun da ne oluyor dersen, sağlığın düzeliyor, kendin için bir şey yaptığın için mutlu oluyorsun falan. ama bu dışardan senin görünüşüne laf edenler hiç susmuyor. kadın dediğin 40 numara ayakkabı mı giyer derler, kaşı ince olmasın o ne öyle derler, bacakları kalın, çok kaslı... sonu yok. ne olursan ol yine bir şey buluyorlar. belki kilolulara olduğu kadar sert değil ama asla kimsenin gözünde "mükemmel" olamayacaksın. hayatı boyunca metabolizması şansına güzel çalışan insanlar seni anlamaz, işkembeden sallar "yemiceksin abi, boğazını tutacaksın" diye. yav he he de geç, hayatını yaşa sen, sana doğru ne geliyorsa onu yap. 

mesela bana doğru gelen hareketli bir yaşam sürüp, sağlıklı beslenmek. ben elimden geleni yapıyorum, hayatımda kızartma/diyabeti tetikleyen yiyecekler/fast food/şekerli şeyler/işlenmiş yiyecekler yok. eskisinin 10 katı falan hareket ediyorum. eğer vücudum bunlarla 70'de kalmayı düşünüyorsa kalabilir. bakarsın 60'a düşer, bakarsın 80'e çıkar. ama bu benim mutluluğumun ölçütü olamaz bu saatten sonra.

Monday, July 20, 2015

The birthday boy!

Tüm doodle çalışmalarım aslında bunun içindi!





Spa gününün ardından böyle bir kutlama bekliyor muydu bilmem. Ama ben bu sene çok eğlendim :)







Önümüzdeki yıl daha da büyük bir kutlama lazım artık bize! Her yıl seviyeyi biraz daha yukarı çekmek gerekli :)

Thursday, June 25, 2015

So tell the boys I'm back in town!

Naber?

En sevdiğin kelimeyi söyle deseler "naber?" derim. Öylesine seviyorum.



Gerzek bir insan olduğumdan 3 ayda 8-9 kilo vermişken 3 haftada bunun 3'ünü geri aldım. Kendime özel kalpçikler hazırladım ama blogger kalpçik koymayı desteklemiyor. Evet yıl 2015 ama blogger hala küçük işareti yapınca html olarak bozuluyor.

Ama naptım? Baktım ki olmuyor, gittim diyetisyenime. Ben batırdım bu işi, gel biz iki haftada bir değil haftada bir yapalım şu kontrolleri parası neyse vercem kız! dedim. Bu yaz bu iş bitecek! Hoş zaten bişi kalmadı fiziksel olarak beni rahatsız eden ama insülin direnci, oğlum seni yenicem! Her gün wasa denen izolasyon malzemesi tipli şeyi yemem gerekse de yenicem.

Evet 3 haftadır ekmek yerine wasa yiyorum. İnsülin düzenleyici etkisi varmış. Tadı da fena değil, benim gibi kızarmış ekmek sevenler ekmeği aramazlar. Ben aramıyorum.

Bu diyette yaptığım atılımın da etkisiyle bir çalışma isteği, süslenme motivasyonu, yaşam enerjisi var üzerimde. Ama duygusallık da had safhada. Sebebini çözemedim. Sabah Aldırma Gönül dinlerken radyoda "şurda 1 sene sonra Anıl 1 seneliğine gidecek ya yanında gidemezsem zaman nasıl geçer onsuz" diye minibüste ağlayacaktım az kalsın. Yaşam enerjisi duygusal enerji olarak da geri dönüyor benim gibi ruhsuza.

Bir de Sabahattin Ali okuma isteği içimde!

Ama şu an hali hazırda Yüzüklerin Efendisi'ne devam ediyorum, Çınarcık'a giderken de sıkıntıdan Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne başladım (?) - benimkine başlamak denmez aslında 2 saatte kitabı yarılamışım. Türk edebiyatında çok geriyim. Bir de Rus edebiyatında. Onu da sevemedim nedense. Bir ara yeniden denemek lazım. Umut Sarıkaya yüzünden "aslında bir daha denesem mi?" dediğim oluyor.

Bu yaz yapacak çok şey var. Ama ben şimdilik Sabahattin Ali'nin mükemmelliğinde az kayboluyorum. İşyerinde ancak müziğe evrilen şiirlerini dinleyebilirim tabi: