Friday, June 17, 2016

Kişisel Gelişimimi Tavan Yaptıracağım Bir Sene!

Artık haftasonları buluşabileceğim bir sevgilim yok sanırım İstanbul'da. Dur hemen heyecan yapma: mümkün olursa kendisine 6 aylık rapor alıp işe göndermeme planlarımız var. İşe gitmediği için de ailesinin yanında olacak. Adam biraz kafasını dinlesin, işten uzaklaşsın. Sonrasında bol bol şişiricem zaten :D Bu sırada tabi alıştığımız gibi "anıl benim canım çok sıkıldı hadi sinemaya gidelim" gibi şımarıklıklarım olamayacak.

Ben de bu dönemi kendimi spora, kitap okumaya, coursera'dan dersler almaya harcayayım diyorum. Zaten 3-5 kişi hariç görüşmek istediğim insan da yok. Özellikle şu sıralar kendimi herkesten soyutlayasım var.

Geçen gün Anıl'a yine dert yanıyordum insanların garip huylarından. Dönüp dedi ki:



Anıl: the gaza getirici.

Ben de bundan sonra kendime birkaç hedef koydum. Mantıklı hedefler olsun dedim. Mantık dışı olanları beceremiyorum çünkü.

- İki haftada bir kitap bitecek. Eğer Ağustos sonunda bir çılgınlık edip 10 kitap bitirdiysem (haftada 1'e denk geliyor) kendime kindle alma hakkı kazanabilirim.
- Anıl'ın doğum gününe kadar bir beş kilo daha verebilmek. Bunun hediyesi dövme zaten.
- Yaz ayları içinde 3 adet coursera dersi almak.
- Çeviri ve metin yazarlığı konusuna eğilmeye çalışmak - ama bundan çok emin değilim.
- Haftada en az 3 kere spora gitmek (bunu seviyorum zaten)

Tuesday, March 22, 2016

2001 yılı

Sanırım yaşadığım en güzel yıl olabilir 2001.
Her ne kadar büyük bir ekonomik kriz çıkmış olsa da mutluyduk. Çünkü şu an olduğundan daha büyük bir krizde değildik.

Yeni evimize ve babane/dede kontrolünden çıkışımıza ailecek yeni alışıyoruz. Babam eskisi kadar asabi değil, daha rahat. Çünkü o da otoriteden yeni kurtulmuş (üstüne de kendisi bir otorite kurmadı). Resmen 4 kişi öğrenci evinde yaşar gibiyiz. Çekirdek aile ama öğrenci evi gibi de. Eşyalarımız hala ahşap kokuyor, her şey yeni. İpek'le minik bir odamız var ama şu anda olan dev odamızdan daha çok şeye sahibiz orada nedense. 

Tarkan Karma albümünü çıkarmış, Ahmet yeni doğmuş. Hatta 4-5 aylıkken kucağımda Ahmet döne döne dans ederdik Hüp şarkısında.

Pokemon sonrası canavarlı çizgi film furyasında çıkanlardan en sevdiğim "Monster Rancher" çıkmıştı. Ahmet'e mochi derdik onun yüzünden.



Daha Ahmet doğmadan da koskoca 7. sınıf çocuğu ben eve gelir Dinozor Barney izlerdim. 

Hala GS taraftarıyım o zamanlar. Çünkü GS'li olmak için en güzel zamanlar. 

Bir de Harry Potter Türkiye'de yayınlanmış, delicesine okuyorum. Sırlar Odası'nı gözümün açık olduğu her an okuyorum, azcık hayata döneyim diye annem saklamış. 

Babanem, ananem, dedemler hepsi hayatta. Dayımlarla efsane samimiyiz, haftada en az 2 gün bizdeler. Büyük aile toplaşkalarına devam. Bazen haftasonları ananeme gidiyoruz. Teyzemler, yengem, ananem ve kuzenler olarak kahvaltı yapıyoruz. Ananem bizi bakkala gönderiyor - market çocuğu olduğumuz için bakkal çok fantastik geliyor. Adam salam dilimlerken hayranlıkla izliyoruz. Sanki onun sattığı peynir, salam daha lezzetliymiş gibi geliyor.

Ahmet doğduğunda biz İpek'le daha çok sorumluluk almışız, eski çocuk şımarıklığımızdan pek eser yok. Artık ev temizliyor, yemek yapıyoruz. İlk yaptığım taze fasulye yemeği de, düdüklü tencereyi ilk kullanma tarihim de, ilk kek yapışım da 2001 yılına denk geliyor. 

İçimdeki haylaz öğrencinin çıkışı da 2001. Çalışkan ama haylaz olmanın getirdiği cesaretle sınavlarda çevremdeki herkesin sınavını ben yapıyorum. Kafam o zamanlar daha mı iyi çalışıyordu yoksa dersler kolay mıydı bilmiyorum; 12 soruluk matematik sınavını 10-15 dakikada çözer, üstüne çevremdeki 4-5 kişinin daha sınavını yapardım. Yazı taklit edebildiğimden (şimdi bunu da yapamıyorum) kopya olduğu da anlaşılmazdı.

2001, hala Sultantepe'de oturuyoruz. Hayatımın en güzel okul dönemini geçiriyorum. En güzel doğum günlerimi kutluyorum. O zaman en güzel olduğunu bilmeden en güzel yazlarından birini geçiriyorum.

Tuesday, February 2, 2016

Gluten - Hashimoto İlişkisi ve Bana Çektirdiği 4 Sene

Komik mi desem trajikomik mi bilemedim bak bu halime. Baştan anlatayım en iyisi.



Fizan'dan bile duyulduğu üzere önceleri yanlış beslenmeden, sonraları ise her şeyi tam yoluna koydum zannederken ortaya çıkan Hashimoto yüzünden kilo problemi yaşıyordum/yaşıyorum.

Tam olarak 2012 yılında Hashimoto teşhisi konuldu. Tahminim 2010 yılının yaz aylarında çıktığı. Çünkü o dönem Hashimoto başlangıcı semptomlarını net olarak yazmışım, gereksiz kilo alımı, tiroit hormonlarının dengesizliği yüzünden garip ruh halleri, bazen aşırı enerjik bazen aşırı bitkin hissetmeler falan.

Neyse işte. 2012'de teşhis konulduktan sonra ilk 1 senede hiçbir kilo verme durumu olmadı bende. 1 kilo ver 2 kilo al şeklinde sürdü. Tekrar doktora gittiğimde tetkikler vs yapıldı ve "İnsülin Direnci" var dendi. Ve tabi ki metformin kullanma süreci başladı. Sanırım 2013 yılından beri de metformin kullanıyorum. Sabah 1000 akşam 1000 mg.

Hadi onun zoruyla, benim de delicesine uğraşmamla bir 10 kilo verdim. Hem haftada en az 3 gün spora gidiyorum hem de diyetime birebir uyuyorum. Ama yanlış giden bir şeyler var. Geçen sene bu zamanlar 8 kilo verdim o ilk 10 kilonun üzerine. Ama diyet aynı spor aynı, birden 5'ini geri aldım. İnanılmaz bir moral bozukluğu.

Tam artık bunu kafama takmayacağım moduna girdim ki aslında çok yemiyorum sadece askeri düzende bir beslenme yok hayatımda - zbam diye verdiğim kilodan fazlasını aldığımı gördüm. Artık evdekiler işyerinde, sevgilim evde, işyerindekiler dışarda falan yediğimi düşünüyordur herhalde. Çünkü hem spor yapan hem diyet yapan bir insanın kilo alması mantıksız sonuçta.

Alakasız bir günde bir arkadaşım Starbucks'tan glutensiz kek almış bana. "Sen böyle değişik şeyleri seversin" diye. Çölyak harici gluten niye yenmez aklıma takıldı.

İşyerinde sıkılmışken ara vereyim diye geyiğine bakarken buna alnımda "GERÇEKLERE HOŞGELDİNİZ" yazılı bir pankart açıldı sanki.

Hashimoto olanlarda sıklıkla gluten alerjisi / intoleransı görülebiliyormuş. En net belirtileri de şişkinlik, kilo verememe ve hatta sebepsiz kilo alma veya tam tersi kilo alamama, gaz, zihin bulanıklığı, dikkat eksikliği, unutkanlık, kolun arka kısmında oluşan pütürcükler, ağız çevresinde yaralar, migren, dişeti sorunları, vb. Daha birkaç ay önce bu şikayetleri söyledim hem doktoruma hem diyetisyenime. Ama bir kez bile glutensiz beslenmeyi dene diyen olmadı. Öyle ki gluten alerjisi belirtilerinin hepsi bende kabak gibi belli.

Peki şimdi "fuck you diyabet" diyerek bol olmasa da patates ve havuç, bol sebze & meyve, abartmadan pirinç yediğim ama kesinlikle glutenli bir şeyi ağzıma koymadığım 1,5 haftada nasıl 1.5 kiloyu verdiğimi diyetisyenlerim, doktorlarım açıklasın bana. Beslenmemde her şey var sadece gluten yok. Hatta inkar edemem bazı akşamlar glutensiz kurabiye, kek vs yediğim de oldu. Hoş 3 senedir sıkı bir diyabet diyeti yaptığımdan canım sık da istemiyor bu tarz şeyleri. Şekersiz yaşamaya alıştım nasılsa. O yediğim akşamlar da malum dönemdi.


Özet: Hashimoto tiroidiniz varsa ve "bunda bi bokluk var ben iyi hissetmiyorum" diyorsanız. Aşırı sindirim problemleriniz, sebepsiz kilo verme veya kilo alma, odaklanma sorunlarınız da varsa, birkaç gün glutensiz beslenmeyi deneyin.

Hashimoto ve gluten arasındaki ilişkiyi açıklayan çok bilimsel yazılar var ama malumunuz benden bilimsel bir yazı çıkmaz. Şunları şuraya bırakayım ben:

http://chriskresser.com/the-gluten-thyroid-connection/
http://hypothyroidmom.com/12-shocking-symptoms-of-gluten-sensitivity/

Monday, January 25, 2016

Pasxalis Terzis ve bana hatırlattıkları

Bu adam bana ananemi hatırlatıyor, elimde değil.


Zaten fantastik olan aile kökenlerimizden biri Yunanistan'a dayanıyor. Ama öyle Yunanistan göçmeniyiz biz tadında değil. Ananemin kız kardeşi hariç tüm ailesi Yunanistan'da ve hiçbiri Türkçe bilmiyor. Ananem vefat ettikten sonra arada dili bilen biri olmadığından telefonla görüşecek kimse de olmamıştı.

Anneannem - 1960'ların başı olsa gerek

Nerden olduysa bir gün annemin kuzenlerinden birinin Facebook'tan teyzemi bulması ile başlıyor olay. Bizim hiçbirinden haberimiz yokken birden onlarca kişi ortaya çıkıyor. Onlarca yıl sonra Gas adında dayım, Sofia adında teyzem, Giota adında kuzenim falan olduğunu öğreniyorum. Senelerce standart bir Türk olarak yetiştirilen insan iken al bak bunlar senin çok yakın akrabaların diye tanıştırılan insanlarla İngilizce anlaşabiliyoruz.

Hayal meyal hatırladığım anılar var annemin dayısının çocuklarıyla İstanbul'a gelmesinden. Ama sonra ananemin yaşlılık & ilgisizlikle Yunancayı unutması üzerine iyice bağlar kopmuştu. Büyük dayının kendisine küçük gelen kravatını, koca göbeğini, adeta dev gibi bir adam oluşunu, top sakalını falan unutmam mümkün değil. Ama bunlar ben 4-5 yaşlarındayken olduğundan Yunanistan'ın ayrı bir ülke olduğundan bile habersizdim ben. Sonraları da pek konusu geçmedi.

Yukardaki şarkıyı söyleyen "Yunanistan'ın Orhan Gencebay'ı" denilen adamın da sesi bir yerlerden tanıdık geliyor. Liseli bir ergen iken dinlerken de aynı hissi yaşamıştım, senelerce aradım bu şarkıyı. Nasıl karşıma çıkmadı bilmem. Ya beraber arabada giderken dinledik, ya bir düğünde çaldırdı. Ya da tamamen içgüdüsel bir şey. Hiçbir fikrim yok.

Bu yıl belki tekrar giderim Yunanistan'a. Aslında pek mükemmel bir yer değil, ama bir şeyler sürekli çağırıyordu beni oralara tüm hayatım boyunca. Gittim, gördüm, etraftakilerin ettiği tek kelimeyi anlamasam da hiç yabancı hissetmedim. Nereli olduğunu hissedemeyen biri için böyle hisler biraz değişik.

(Bahtsız sevgilim de benim yüzümden Yunan şarkıları dinlemek zorunda kalıyor)

Monday, January 11, 2016

Tanıştık :)

Aslında neredeyse 1 ay olacak tanışalı. Hatta "Şubat'ta yeniden gelicem" dediğinde "Ama Şubat'a çok var!" derken Şubat bile gelmiş. Her şey çok güzel geçti, onun hakkında yazacağım hiçbir şey yok. Annesi, anlattıklarından çıkardığım / hayal ettiğim profile birebir uyuyor. Gelelim hazırlanma kısmıma:

Bir önceki hafta 1 saat içinde hazırlanıp gitmemem hayatımda verdiğim en doğru karar olabilir. Çünkü önceden bilmeme rağmen 3 günde anca hazırlandım. 3 farklı kuaföre 3 farklı gün giderek, çorabımı, elbisemi onu bunu hazırlayayım diyerek anca hazırlandım. Ben ki sabah işe 10 dakikada hazırlanıp gelirim, ama böyle bir konuda durum değişiyor. 3 kere oje sürdüm, sürekli bozuldu çünkü. Öyle bir stresliydim ki Viktor Levi'nin kapısından girerken bile hala "neden burdayım??" sorusunu kendime soruyodum. Birisi dokunsa, çarpsa yanlışlıkla bacaklarımın kontrolünü kaybedebilir, yere düşebilirdim. Öyle bir heyecan!

Ama güzeldi :)