Monday, December 14, 2015

Biz bu işlerden anlamıyoruz

Geçtiğimiz cumartesiyi hiç yaşanmamış saysak fena olmazdı aslında.

Şimdiye kadar "annem geliyor belki tanışırsınız" bile dememiş olan sevgilim kalktı cumartesi ben evden çıkmicam diye pis pis pineklerken "hadi sinemaya gidelim" dedi, 5 dakika sonra sinemaya annesiyle gideceğimiz ortaya çıktı, bir de tabi 45 dakika içinde.

Tabi ki gidemedim. Altunizade'den Historia'ya 45 dakika içinde gitmem mümkün değil, duş alıp gitmem hiç değil, duş alıp giyinip süslenip gitmem ise imkansızlık teriminin dahi dışına çıkıyor.

Alelade sinemaya çağırılmaya mı üzüleyim - adamın heyecan yaptığının farkındayım olmasam kafasını kırardım, yetişememiş ve reddetmiş olmaya mı üzüleyim bilemedim. Stresten sesim kısıldı, ateşim falan çıktı. Tanışma fikri ortada yokken aniden karşıma çıkması stres katsayısını acayip yükseltti.

Neyse ben de sakin olamadım tabi bu durumda - yani normalde kendi standartlarıma göre fevri başkalarına anlatınca fazla sakin tepki vermişim.

Kısaca here comes mother-in-law.

Friday, December 4, 2015

Tatlıya doyduğum hafta

Saçma bir kasım ayı oldu benim için. Hormonsal açıdan zor geçti kısacası. İçim şişti, tatlı aşerdim delicesine. Kilo vermişim ama saçma ötesi ödem yüzünden tartıda hep fazla çıkıyorum. Onun verdiği bir stres de vardı.

Bir akşam İpek'le çay içerken "keşke evin duvarları kurabiyeden olsaydı, çikolata sürüp yerdik" derken buldum kendimi. Hayatında benden böyle bir şeyi hiç duymamış olduğu için hayretle bakakaldı bana kız. Sabah da bunu Anıl'a anlattım. Güldük ettik falan.

Akşam kargon var diye çağırdı Bahar aşağıya. Bir baktım kurabiye sepeti kocaman. "Bonifud falan söylemeyin, ne anlamı var" diyen benim elim ayağım dolandı birbirine. Zaten ömrümün en deli PMS nöbetini yaşıyorum, biri bir şey dese oracıkta ağlarım. 

O beklenmedik ama en çok ihtiyacının olduğu anda yapılan şeyler o kadar değerli ki - doğum günümde 5 bin tane çiçek/kurabiye/pasta gönderse o kadar mutlu olamazdım. 



Tabi sonra başka tatlış hareketler olmadı değil, bu sefer İpti ile Ahmi'den:


Ömrümdeki en fotojenik olduğum doğum günümü geçirdim resmen. Pastamı yine, yeni ve yeniden kendim aldım. Artık Bağ pastanesindeki pastacı abi halime acıyor, kurabiye falan ikram ediyor.

 




Friday, November 13, 2015

13.11.15

Aramızdaki fark şu kadarcık. Aynı dili azcık farkla konuşuyoruz. Birebir olsak çekilmezdik zaten.



Sunday, November 8, 2015

JT ile paralel ilerleyen hayatımız

Justin Timberlake abimizin 3 şarkısının altyapısını birbirine çok benzetiyorum ben:
- cry me a river
- what goes around comes around
- mirrors

hayatımda yaşadığım iki salak ilişki sonrası keşfetmiştim sırayla cry me a river ve what goes around...'u. Sırf fazla uzun diye what goes around comes around'u yıllarca dinleme dinleme - anca 2011'de dinlemiştim. "Karma Comez Bitchez!" demek bazen insana iyi geliyor. Birkaç yıl içinde şarkının "interlude" kısmını yaşamak da ilginç oldu tabi.

Aylarca mirrors'u da dinlemedim. Yalan söyleyemicem bayık geldi bana başta. Sonra denk gelip dinleyince şu an herhangi bir noktasını alıntılayamayacağım kadar mükemmel biçimde hissettiklerimi anlattığını fark ettim.

Çok garip bir şey değil mi ama? Günün birinde bir adamla tanışıyorsun ve gerçekten de kendini onda görüyorsun. Ne sen ne de o artık ayrıyken nasıl olduğunuzu hatırlamıyorsunuz. Birbirinizin kötü taraflarını yumuşatıp iyilerini ortaya çıkarıyor sonuç olarak daha iyi birer insan olabiliyorsunuz. Çok fantastik ne bileyim çocukken hayal edebildiğim sevgili imajının ağzını burnunu kırar. Mükemmel değil, çok gerçek ama gerçek olamayacak kadar da mükemmel. Beni veya onu başka bir yere koysan bu kadar mükemmel olamayız, o yüzden mükemmel değiliz. Sadece yan yana koyduğunda "bu" hale gelebiliyoruz.




Hiçbir sebep yokken sırf ne kadar çok sevdiğini hatırlayıp bu ânın bir anısı kalabilsin diye uyumak yerine bunları yazıyorsun işte.

aren't you somethin', an original, cause it doesn't seem merely assembled
and i can't help but stare cause i see truth somewhere in your eyes
i can't ever change without you, you reflect me, i love that about you
and if i could, i would look at us all the time


Thursday, October 22, 2015

Keep Calm and Be Happy

Hasta olsam mı olmasam mı diye vücudumun karar veremediği, ofisteki işlerin yanı sıra bir sürü işimin olduğu, diyet yaptığımdan herhangi bir mutluluk verici abur cubur yiyemediğim, haftanın 4 günü spor salonuna taşındığım şu günlerde mutluyum. Mutluluk benim için bir bakıma meşgul olmak sanırım. Azcık da seyahat etmeli işim olsa - yani şimdikinden birazcık daha fazla olsun, yılda iki üç kez değil de ayda bir gideyim bir yerlere - daha mutlu olabilirim. Orta Asya'dan gelen %0.245 oranındaki genlerim de popomu bir yere koyamamakla alakalı sanırım. Evde bile oturduğum yerde kalamıyorum. Babanem de kurtlu olduğumu iddia ederdi zaten.

Dün blogda yazdıklarımı gözden geçirdim de, yaklaşık 2 sene önce paylaşmışım en son Kahır Mektubu'nu. O şarkı benim bağımlılığım resmen. Nasıl bir insan roman gibi şarkı yazabilir ve onu o şekilde yorumlayabilir bilmiyorum. Arabesk bu ise ben en arabesk insanım o zaman. Neyse işte; bir bölümü var "dünyayı durdurdum bakarsın diye / fallara bağlandım çıkarsın diye" şeklinde.

O dönemler hala bir arkadaşla görüşüyoruz, tabi kendisi bol bol fal bakıyor bana o sıralar. Onda da nasıl bir üçüncü göz varsa falımda üniformalı, asker gibi, siyah saçlı ama beyaz tenli, boylu poslu bir adamın kollarını açıp beni beklediğini söylüyordu. Yalnız kız bildiğin medyum gibi bir şeymiş. Uçak görmesi mi dersin, buluşacağımız zamanı söylemeler mi dersin. Ben artık o kadar bağlanmıştım ki o hikayeye, bilinçsiz biçimde, bana fal baksın ve olacağına ihtimal vermediğim o hikayeyi bana anlatsın diye minicik zamanlarda bile buluşurduk. 

(Ben de ona hiç ihtimal vermemesine rağmen şu an evli olduğu kişinin elinde çiçekle geleceğini söylemiştim, onunla evleneceksin de demiştim, inanmamıştı - ben de medyumum bi' kere! Tamam mı!) 

O -belki de- ümitsizce bağlandığım hikayeyi gerçekten yaşıyor olduğumu anlamam biraz uzun sürdü. Aslında şöyle diyeyim, tam da bunları yazarken anladım. Kahve denilen içeceğin posasının bıraktığı izlerden neyi nasıl anlar insan, anlaşılır şey değil. Tarif edilenlere birebir uyan, ilk tanıştığımızda bile Kadıköy meydanında sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi karşılayan, arada sabrını zorlasam da sabırsız konuşmalarıma, dikkat eksikliğime aldırmayan (dinlemiyormuş gibi görünüp hepsini beynime kaydettiğimi biliyor neyse ki), tam da hayalimdeki gibi benimle en ciddi şeyleri de en saçma şeyleri de yapabilen, tatil köyünde çocuk parkında oynamama izin veren (dev halimle bir oyuncağı kırsaydım kaçacaktık, plan buydu), dünyanın en kasıntı insanlarıyla bile iki konuşmayla muhabbet kurabilen, daha sayamayacağım milyon özelliği olan fallardaki adam yanımdaymış meğerse.

Şimdiki fark artık fallarımda çıkmıyor kendisi. Çünkü fal bakan yok. Yani var - kendisi bakmaya çalışıyor bana - ama bu sefer kendini göremiyor herhalde. 


"Sorunlu insan modeli"
O tahta köprü ben üstünde iken kırılsaydı efsane olabilirdi.

Monday, October 5, 2015

Day 8

Cumartesi sonuçlarına göre 1.5 kilo gitmişti. Tam bir saf olduğum için saçma sapan yedim hafta sonu boyunca. Ama neyse ki çok yemedim herhalde, bir değişiklik yok. Spor-diyete devam.

Hayatımda insanları 2. plana atıp kendimi 1. plana koyacağım bir döneme giriyorum. Daha çok spor, daha çok kitap, daha çok çizim olacak hayatımda kısacası.

Niye dersen sebebini ben de bilmiyorum. Sonbahardan da olabilir, konuşacak bir şeyler biriktirme çabası olabilir, ilgi çekici olmadığımı düşündüğümden olabilir.

Dün akşam minions'u izledim sonunda. Ondan önce de Inside Out'u izlemiştim. İzlemediğim bir animasyon daha kaldı sanki ama ne olduğunu unuttum.

Hatırladım - Big Hero 6 - hala izleyemedim.

Yüzüklerin Efendisi üçlemesi bitti. Galiba artık rahat rahat Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne devam edebilirim.

Kitap, spor, çizim hadi bir de film izlemek dışında her şey saçma geliyor şu ara. İnsanlarla etkileşime girmek dahil.

Wednesday, September 30, 2015

Day 3

Naber?

3. gün de sakin sakin geçiyor. Geçtiğimiz 2 gün yaptığım spor nedeniyle kollarım saçma ötesi biçimde ağrıyor.

3. gün bitmemişken bile bazı değişiklikler gözlemleyebiliyorum. Bugün gaza gelip yemeğim ofise ulaşana kadar parka gidip yürüdüm. Bu azmi de ancak Anıl tetikleyebilirdi zaten.

Bu akşam artık strength training yok. Şıpır şıpır yüzücem.

Az daha popomun üstünde oturup çalışayım bari. (buraya esneyen smiley gelsin)

Sunday, September 27, 2015

28.09.2015

Lanet olası İstanbul trafiği yüzünden sabah spora gidemedim. 7.45'te evden çıkıp 9'da anca iş yerinde olabildim.

Artık akşama kısmet -_-

Friday, September 25, 2015

.fuck

Yaz aylarında hayvan gibi kilo alan insan oldum. Bir yaz boyunca yiyip şişkolayan Andy gibi.

Bu işe bir dur demenin zamanı geldi derken - tabi ki bunu Anıl'la konuşuyordum. Durup döndü ve eğer doğumgünüme kadar 10 kilo verirsem (ki bu da zaten hedefime ulaşmak demek oluyor) h&m'den sınırsız alışveriş hakkım olduğunu söyledi.

Fakat veremezsem de kontrolü ele alacağını bildirdi kendisi. Başkası olsa sallamaz da insan adam asker disiplinine sahip.

Ben de bunun üzerine kendime extreme bir plan hazırladım. Diyet olarak diyetisyenimin verdiği listeyi birebir uygulayacağım. Gerekirse her öğle yemeğini işyerinde yiyeceğim. Hatta azcık erken yiyip o arada bile çıkıp yürüyebilirim parkta. - sonuçta ofis tam parkın yanında, yürümemem salaklık.

Spora ise hem sabah hem akşam gideceğim. Sabah 7.30'da evden çıkıp 8'de salona gitmiş ve yürüyüşe başlamış olurum. Yarım saat yürüme yeter başlangıç için. Akşam da verdikleri programa göre hareket ederim.

Yapacak başka bir şey yok. Bu hedefe ulaşılacak.

Thursday, September 17, 2015

Garip garip şeyler vol. 4557

Pazartesi günü bu yıllık son defa rahat rahat Anıl'daydım. Beşbin senedir saçlarımın farkında olan adam aslında sarı olduğumu dün akşam fark etti. Sarı da değilim aslında benim standartlarıma göre ancak kendisi simsiyah saçlı olduğundan beni sarı diye nitelendirebiliyor.

Son üç yüz senedir saçımı boyadığım için ben dahil herkes saç rengimi unutmuş. Fulya "sen ne zaman saçını boyayacaksın çok sarı oldun!" dedi mesela. Tamam bi ombre gerçeği var ama geri kalan kısmı benim saçım. Bundan sonra da saç boyamayı düşünmüyorum. Beyazlayana kadar böyle artık.

Siyah saç çok güzel değil mi ama ya? Beyaz ten siyah saç ikilisine bayılan bir ben mi varım?

Anneme çekseydi dediğim bir sürü şey varken sadece burnumuzun benzemesi de efsane tabi. Çocukken en çok da simsiyah saçlarına özenirdim. Kendimi kabul edebilmem ise 25 yaşımı geçti, o ayrı.

--

Bu tatilinde ısrarlara dayanamayıp annesi ve babasına beni ifşa eden bir sevgilim var. Hadi tamam ifşa demeyelim, anlatmış işte. Ben niye bunu duyunca strese girdim, büyük bir soru işareti. Böyle şeyleri çok takmıyorum zannederdim, hakkımda kimin ne düşündüğüne "normal şartlarda" takılmam çünkü. Ama böyle olunca acayip büyütüyormuşum! Ya beğenmedilerse, ya çirkin buldularsa, "tipe bak hala istediğin kadar zayıflayamadın" gibi endişelerim var. Evet. Bu tarafım çok sığ olabiliyor.

Ben de bu fazla heyecan ve enerjiyi atabilmek için spora yazıldım. Haftada 5 gün deli gibi çalışarak enerjimi atıyorum.

Hadi bye.

Friday, August 21, 2015

Şişman ve Mutlu Kadın

Ekşi'de yazmıştım bunu, buraya da eklemeler ve çıkarmalarla kopyalamak istedim. Bakarsın silerim ordan falan. Ama düşüncem genel anlamda bu:



buraya bu yazıyı cinsiyetçilere, şekilcilere vs cevap olsun diye yazmıyorum öncelikle. muhatabım buraya kadar ve belki bundan sonra yazılanları okuyacak olup belki de kendini daha kötü hissedecekler için.

sağlığı tehdit edecek kadar kilolu olmak bir rahatsızlık, doğrudur. insanların "diyabet ve mutlu kadın" ya da "şişman ama mutlu insan" yazmamasına rağmen "şişman ve mutlu kadın" yazmasından da anlaşılacağı gibi toplumdaki şekilcilik ve cinsiyetçiliğin hepimiz farkındayız. geri zekalı bile olsan güzel bir kadınsın diye bazı işlerini kolaylıkla halledebilirsin, övgüler toplayabilirsin. kolay kolay "çok güzel ama zekasız bu ya" demez. "çok güzel"de kalır cümle. ama "çok zeki ama çok şişman değil mi ya" veya "zehir gibi ama acayip çirkin be" cümlelerini sık duyarız, hatta düşün belki sen de söyledin.

bunu önce kabulleniyoruz. yani insanlar salak, ama ayrım yapmadan hepimiz öyleyiz. gerçekten, kendilerine söylenmesini istemedikleri şeyleri başkalarına söylemeye bayılıyorlar. toplumun dayatması mı dersin, içgüdü mü dersin bilmem. bunu kabul ettik.

doğduğumdan beri şişman olmasam da iri bir çocuktum. bizim dönemde çırpı bacak modaydı. ama erkeklerde böyle moda var mıdır? yoktu tabi. ama kız çocuğu dediğin narin olacaktı. ailem ana sınıfı fotoğraflarımla "ahaha ne biçim oturmuşun ya" diye senelerce dalga geçmişken, kız kardeşimin fotoğraflarına bakarken "ay kızıma bak kuğu gibi" derlerdi. bir keresinde -yaklaşık 11-12 yaşında tam ergenken- isyan edip bu duruma ağlamıştım da, ne tesadüf ki cıngar çıkaran, kıskanç, ağlak olmuştum.

bende boy da var ama bacaklarım hep kalındı. bebeklik fotoğraflarımda bile öyle. genetik bu, hadi değiştirelim dediğinde değişen bir şey değil. liseye başladığımda şu anki boyuma ulaşmıştım zaten (sonra da uzamadım). 175 boyunda, 58 kiloydum. ama ergensin ve vücudun daha tam şeklini almamış. her ergen gibi yamuk bir görüntüm vardı. "aslında bir 10 kilo versen manken gibi kızsın" lafını ben hayatımda kaç kere duyduğumu hatırlamıyorum. o 10 kilo versenciler yüzünden ergen halimle saçma diyetler yapıp her seferinde 5 kilo aldım. çünkü ergensin ve vücudunun gıdaya ihtiyacı var, bir de iraden gelişmemiş. kısıtlayınca bir yerde patlıyor ve hayvan gibi yiyorsun.

80'lere çıktım sonra 90'lara, sonra tekrar 70'lere hatta 60'lara indim. 75 olduğumda arkadaşlarım * yeter lan zayıflama artık demeye başladılar. belki benim biraz zekasız olmamdan kaynaklanıyordur bu ama benim o zaman kafama dank etti. sıradan kadınlar 50 kilo olmaya çalışırken ben neden 75'te zayıf duruyordum ki? 

tabi bu noktaya gelene kadar ben sanki kilo versem ve artık normal kiloda bir insan olsam hayatım toz pembe olacakmış gibi düşünüyordum. mutluluk = kilo vermekti. 75 oldum, yoo hayat hala devam ediyordu.

sonra ben çalışma hayatı, stresi falan derken ben birden kilo almaya başladım. ilk işten atılışımda ise durum tavan yaptı ve 2-3 hafta içinde 7-8 kilo aldım. yaşadığım depresyon anlatılamazdı. yemeyerek, spor yaparak 95'lere çıkmıştım. tiroitim çok uzun zamandır çalışmıyordu, diyabet olmama 3 vardı ve vücudum haliyle tepki veriyordu. tedavi olmaya başlayınca kilolar kendiliğinden gidiyordu da, mutlu olmak kilo vermek değilmiş ki, veya mutlu olmak için "normal kiloda" olmaya gerek yokmuş. onu anladım ama yaşım 25'i geçmişti. 

kimilerine göre erken sayılabilir ama istediğim kadar zayıf değilim diye, elalem ne der diye giymediğim şortlar, taytlar, elbiseler ne olacak? ben bir daha 17 yaşında olacak mıyım? spora yatkın olmama, esnek olmama rağmen "o kiloyla yaptığı hareketlere bak" diyorlar diye yapmadıklarına ne olacak? toplum benim hayatımın içine etti sevgili burayı okuyan. seninkine de etsin istersen "şişkolar tayt giymesin" "estetik gözükmüyor abi yaa" diyenleri dinlemeye devam et. kilo verme demiyorum. ama kiloya, kilo vermeye hayatını bağlayıp da yaşayacaklarını erteleme. 

he zayıflıyorsun da ne oluyor dersen, sağlığın düzeliyor, kendin için bir şey yaptığın için mutlu oluyorsun falan. ama bu dışardan senin görünüşüne laf edenler hiç susmuyor. kadın dediğin 40 numara ayakkabı mı giyer derler, kaşı ince olmasın o ne öyle derler, bacakları kalın, çok kaslı... sonu yok. ne olursan ol yine bir şey buluyorlar. belki kilolulara olduğu kadar sert değil ama asla kimsenin gözünde "mükemmel" olamayacaksın. hayatı boyunca metabolizması şansına güzel çalışan insanlar seni anlamaz, işkembeden sallar "yemiceksin abi, boğazını tutacaksın" diye. yav he he de geç, hayatını yaşa sen, sana doğru ne geliyorsa onu yap. 

mesela bana doğru gelen hareketli bir yaşam sürüp, sağlıklı beslenmek. ben elimden geleni yapıyorum, hayatımda kızartma/diyabeti tetikleyen yiyecekler/fast food/şekerli şeyler/işlenmiş yiyecekler yok. eskisinin 10 katı falan hareket ediyorum. eğer vücudum bunlarla 70'de kalmayı düşünüyorsa kalabilir. bakarsın 60'a düşer, bakarsın 80'e çıkar. ama bu benim mutluluğumun ölçütü olamaz bu saatten sonra.

Monday, July 20, 2015

The birthday boy!

Tüm doodle çalışmalarım aslında bunun içindi!





Spa gününün ardından böyle bir kutlama bekliyor muydu bilmem. Ama ben bu sene çok eğlendim :)







Önümüzdeki yıl daha da büyük bir kutlama lazım artık bize! Her yıl seviyeyi biraz daha yukarı çekmek gerekli :)

Thursday, June 25, 2015

So tell the boys I'm back in town!

Naber?

En sevdiğin kelimeyi söyle deseler "naber?" derim. Öylesine seviyorum.



Gerzek bir insan olduğumdan 3 ayda 8-9 kilo vermişken 3 haftada bunun 3'ünü geri aldım. Kendime özel kalpçikler hazırladım ama blogger kalpçik koymayı desteklemiyor. Evet yıl 2015 ama blogger hala küçük işareti yapınca html olarak bozuluyor.

Ama naptım? Baktım ki olmuyor, gittim diyetisyenime. Ben batırdım bu işi, gel biz iki haftada bir değil haftada bir yapalım şu kontrolleri parası neyse vercem kız! dedim. Bu yaz bu iş bitecek! Hoş zaten bişi kalmadı fiziksel olarak beni rahatsız eden ama insülin direnci, oğlum seni yenicem! Her gün wasa denen izolasyon malzemesi tipli şeyi yemem gerekse de yenicem.

Evet 3 haftadır ekmek yerine wasa yiyorum. İnsülin düzenleyici etkisi varmış. Tadı da fena değil, benim gibi kızarmış ekmek sevenler ekmeği aramazlar. Ben aramıyorum.

Bu diyette yaptığım atılımın da etkisiyle bir çalışma isteği, süslenme motivasyonu, yaşam enerjisi var üzerimde. Ama duygusallık da had safhada. Sebebini çözemedim. Sabah Aldırma Gönül dinlerken radyoda "şurda 1 sene sonra Anıl 1 seneliğine gidecek ya yanında gidemezsem zaman nasıl geçer onsuz" diye minibüste ağlayacaktım az kalsın. Yaşam enerjisi duygusal enerji olarak da geri dönüyor benim gibi ruhsuza.

Bir de Sabahattin Ali okuma isteği içimde!

Ama şu an hali hazırda Yüzüklerin Efendisi'ne devam ediyorum, Çınarcık'a giderken de sıkıntıdan Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne başladım (?) - benimkine başlamak denmez aslında 2 saatte kitabı yarılamışım. Türk edebiyatında çok geriyim. Bir de Rus edebiyatında. Onu da sevemedim nedense. Bir ara yeniden denemek lazım. Umut Sarıkaya yüzünden "aslında bir daha denesem mi?" dediğim oluyor.

Bu yaz yapacak çok şey var. Ama ben şimdilik Sabahattin Ali'nin mükemmelliğinde az kayboluyorum. İşyerinde ancak müziğe evrilen şiirlerini dinleyebilirim tabi:


Friday, June 12, 2015

Hiç böyle şeyler yapmazdım ama

Geçen hafta Anıl'la saçma bir tartışmaya giriştik. Olmayan çocuğa isim koyma tartışması! Varsayımlarımız hiç erkek üzerinden yürümüyor. Biz işleri hallettik evlendik de çocuğu düşünüyoruz sanki :D Dev bir ileri görüşlülük bizdeki.

Neyse işte ben daha "modern" sayılan isimleri seviyorum dedi. Örnek olarak da "Arya" dedi ve ben orada kalp krizi geçiriyordum. Hiç yapmamışımdır şimdiye kadar ama o kadar insan içinde "o ne be Ayşe Arman okuyan plaza kadını kızı ismi" diyiverdim. Azcık bozuldu ama öyle. Üzgünüm hayatım.

"Peki senin beğendiğin bi isim söyle" dediğinde kaldım. Yok. Hiç düşünmemişim. Tamam düz isimleri seviyorum. Garip, sonradan türemiş şeyler olmasın. Ama eski de olmasın. Defne, yağmur, nehir falan güzel isimler.

Ama demin ben kalbimden vuruldum günlük. Aslında hep oradaymış istediğim isim. Fars kökenli olması umrumda bile değil. Beğenmezlerse iki isim koysunlar.




Wednesday, May 20, 2015

Fuar 2 - Completed!

Bu sefer daha zordu, şehir dışında olması, yalnız olmam falan. İşleri zorlaştırsa da hallettik neyse ki.

Artık sıra tatilde!!!

Kilo vermişken hazır spora asılma vaktim geldi diye düşünüyorum. Bir 6-7 kilom daha var verilecek. Acelem yok yeter ki fazlasını almayayım.


İlk gün kombinimdi kendisi. Elbiseler ne kadar çok pahalanmış!! Bir de doğru dürüst model yok. Şu elbiseyi bulana kadar Anıl'a Akasya'yı tavaf ettirdim resmen. Hoş ben yeter bakmayalım dedikçe "bunu da dene belki güzel olur" diye gaza getiriyordu. Alışverişi benden çok seviyor adam :D


Son 2 senedir saçımı boyamıyorum. Ancak kendi rengini bulmaya başladı. Bu kadar açık renkli olduğumu bilmiyordum. Uçlardaki boyalar da gitse de kurtulsam artık!


Bu da bu seferki standım. Daha ön plandaydı ve daha çok beğenildi. Ne yalan söyleyim ben de çok beğendim :D Endüstriyel stand anca bu kadar oluyor.

Monday, April 27, 2015

taslaklardan canlandırdım!

--Tam bir sene önce yazmışım bunu ama yayınlamamışım --


Her şey güzel giderken şeytan gelir dürter ya, "naber? ne güzel di mi bu aralar sana hayat? yoksa öyle değil mi? yoksa yine benzer şeyler mi yaşayacaksın? hehe çok salaksın hemen de kaptırıyorsun kendini. cnm yaaa!" diye. Bu aralar bende durum bu.

Kafamı meşgul edecek bir şey yokken zormuş evhamlanmamak. Sorun varken görmek istemezsin. Sorun olmayınca da acaba ben mi bişe kaçırıyorum dersin. İnsan denen yaratığın buglarından biri bu olsa gerek.

Geç buldum tam buldum ama şeytancım, bu sefer öyle hissediyorum 8-)

----------------

Sevgili kendim, merak etme - bu sefer gerçekten tam bulmuşsun ^_^ ara sıra kıskançlık yapsan da, uzak kalsanız da, sabretmeniz gereken birkaç şey olsa da önünüzde: dünyalara değişilmeyecek bir adam var be yanında!


Thursday, April 9, 2015

Odunluk Maceraları Vol. 8768



Anıl: Rüyamda seni gördüm, bir şey anlatıyordum ama sen "aşkım nerden gidicez? aşkım şunu yapalım, aşkım şurdan dön" diyip duruyordun, yani yine beni dinlemiyordun.

Ben: Tamam hadi dinlemediğimi iddia ediyorsun da, pek gerçeğe uygun olmamış o rüya. Ben ne zaman aşkım demişim ki sana? Hiç aşkım demem ki.

Anıl: Demek ki rüyamda daha romantiksin. Aşkım, bebeğim, sıcak poğaçam, ponçiğim bile diyorsun bana. ohoo.

Tamam odunum biraz ama böyle de insanın yüzüne vurulmaz ki be adam! :) Napalım ben de kendi çapımda romantik bir insanım, sadece aşkım demekten hoşlanmıyorum. Hatta genelde sevgi sözcüklerinden hoşlanmıyorum :D

Wednesday, April 8, 2015

Halkla İlişkiler Dersi - 2

Bu sefer olmaması gerekeni işliyoruz beybiys.

Hayatta gördüğüm en tırt reklam, en tırt sloganı bulan firma Şölen.

Biscolata erkeği "reklamın iyisi kötüsü olmaz" tarzında bir şeydi, tuttu. Bir hayli de radikaldi tabi şimdiye kadar hep kadın oynatılan çikolata reklamlarında taş gibi erkekleri oynatma fikri. Ama sadece reklamlarda kalmıştı, ürün paketi üzerinde herhangi bir ibare yoktu.

Şimdi wapps diye bir ürün çıkardılar. Üstünde kocaman puntolarla "ERKEK GİBİ YE!" yazıyor. Tv reklamları radikal olmadıkça aşırı etkili olmuyor bence bu tip fmcg ürünlerinde. Müşterinin satın alma anındaki kararı daha önemli. Bu yüzden de reyon, ambalaj vs. daha önemli oluyor. (Aslında bir de yurtdışında bu ürünlerle abik gubik tarifler verme meselesi var ama onu da bir ara anlatırım)

Dün bir markette geziyordum, -çünkü sorunluyum ve market gezmesini seviyorum- saçma sapan ürünleri incelerken 4 kişi geldi geçti çikolata reyonundan. Hepsinin 1 dakikadan fazla ürünleri incelemesine bakacak olursak hiçbiri kafasında kararlaştırıp gelmemişti ürün almaya. Hepsi o an karar verecekti.

Bu wapps'ın paketi büyük - sanırım o nedenle de ilgi çekiyor. Bir de ürün paketi aşağıdaki şekilde, siyah kısmı iç tarafa gelecek şekilde dizilmişti. Bilinçli yapılan bir şey mi onu bilmiyorum ama.

Gelen 4 kişi de kadındı benim şansıma, hepsi ürünü bir kez eline aldı - erkek gibi ye kısmını gördü ve "hadi len" edasıyla geri "attı".

Sonra kız kardeşim geldi, o da aynı şekilde abur cubur almak için bakınıyordu. Tamamen aynı hareketleri o da yaptı.

Erkek müşteri gelmedi nedense :) onları inceleyemedim.



Friday, April 3, 2015

1st world problems

Bizimkisi anca bunla özetlenebilirdi.

Tam bir kahvaltı canavarıyım. Kahvaltısız evden çıkamıyorum. Çıkarsam da pastaneye gidip sandviç yaptırıyorum. Öyle simitle geçiştiremem. Peynir-domates ikilisi mutlaka var olacak.

3-4 yıllık kalkınma planımızda da yurtdışında yaşamak var. Şimdilik ilk rota İspanya, sonra neresi olur bilmem. Güney Kore olabilir, veya başka bir Uzak Doğu ülkesi - Güney Amerika olur. Artık Anıl nerde bulursa işi. Benim favorilerimden biri evaair çünkü hello kitty'li uçakları var :D Bunun önünde fotoğraf bile çekilemezsin, ciddiyet sıfır diyor :D kendisi simsiyah uçakları var diye new zealand air'e hasta oluyor tabi -_-  Bizimkisi böyle planlar şimdilik.

1st world problem kısmı: benim elin saçma memleketlerinde nasıl kahvaltı edeceğim sorunu. En azından feta satıyor olsunlar, Çayı bulurum herhalde. Ekmek evde yaparız olmazsa.

Şu an hala beklememiz gereken 1 sene olduğu için sanki böyle maceralara atlamayacakmışız gibi dalga geçiyoruz ama 1 sene çabuk geçer işte :/ Şu ana kadar karakterimin tersine fazlasıyla sakin yaşadığım 26 senenin acısını çıkarıcam artık.



Hayatımda bir kez olsun şu evaair'in hello kitty'si ile uçmak istiyorum. İkramlara bak ya!



Tuesday, March 24, 2015

Bir Nevi Halkla İlişkiler Dersi - 1

Bildiğiniz ya da bilmediğiniz gibi, eskinin çevirmeni bugünün reklam-pazarlama sorumlusu, yarının ne olacağı belli olmayan insanıyım. Kurumsal & halkla, kısacası her bir türlü ilişkiler ilgimi çekiyor.

Ayın başında annemin doğum günüydü. Ani bir kararla çiçek göndermeye karar verdim. Oradan mı alsam buradan mı alsam diye 2 saat oyalandım. Tam karar verdim derken (interflora'dan alacaktım), yine aman tamam çiçeksepeti olsun dedim. Çünkü aranjmanları daha güzel.

2 sene önce birkaç kere kullandığımda, çiçekler fotoğraftaki gibi değildi, geçen sene de doğum günümde İpek bana yollamıştı - onlar da 2. gün soldular ve lilyumlar acaba yapay mı diye ilk geldiğinde kontrol ettim. O kadar kokmayan lilyum olamazdı çünkü :D

Bonnyfood bir hayli kullandım, baktım o da çiçeksepetine geçmiş. Uzatmayayım, çiçek gönderdim anneme. 15:00 - 18:00 arasında teslim edilsin dedim. Önce bir düşündüm 90 dk'da hızlı gönderi yapsam yetişir mi diye (ekstra ücretli), sonra boşver ya ne vercem o kadar para dedim. Doğrusu bu :D

Saat 3'te Ahmet'i okuldan alıp geliyor annem. Anca evde olur 4-5 gibi çiçek gelir diye düşünürken annem 1'de aradı teşekkür etmek için. Zaten çiçeği 12'de sipariş ettim, adamlar 1 saatte götürmüşler.

Allah'tan o gün annemin misafiri varmış, Ahmet'i almaya babam gitmiş. Bir de bizimki çiçek gelince arkadaşlarına hava atmış. İstemeden iyi bir şey yapmışlar da, misafir olmasa durum fenaydı.

Ayrıca çiçekleri düzelmiş! Hem de çok iyi şekilde. Ev 1,5 hafta lilyum koktu resmen. açmamış halde getirmişler, belki bu biraz görüntüsünü bozsa da bende kalıcılık açısından süperdi.

Bir de teslimatı yapan yer çok çakal: 15:01'de teslim edildi diye geçtiler sisteme. Ben de yoruma yazdım bunu. Aynı gün dönüş yaptılar. Özür dilediler ve 1 sene içinde kullanmam için %20 indirim kodu gönderdiler.

Ben burada bitti sanarken, iki gün içinde bir daha aradılar "kabul ederseniz sizden özür dilemek adına bir hediye göndermek istiyoruz" dediler, adresimi aldılar. Buyrun gelen hediye; çok tatlı değil mi ya!


Gelelim halkla ilişkiler kısmına, daha önce bu kadar ilgili değillerdi. Defalarca yorum yazmıştım, kimse ilgilenmemişti. Sanırım halkla ilişkiler toptan değişmiş. İyi de olmuş. Etrafa yaydım "çiçeksepeti bana ne gönderdi baksanıza!" diye. Al sana neredeyse masrafsız reklam. Bir de insanların kafasında "çiçeksepetinden alayım bişi olursa da telafi ederler nasılsa" gibi bir düşünce oluşturup, "keşke hata yapsalar da bişi gönderseler!" algısı oluşuyor. Kelimelere dökünce saçma geliyor ama satın alma kararında etkili. Çünkü tereddüt yaşamamaya başlıyor müşteri.

Neyse ben döneyim işime de daha fazla VANA nasıl satarız ona kafa yorayım. Napiim benim ürünüm de çiçek çikolata olsun isterdim ama VANA işte :D

Friday, March 20, 2015

1. Hedefe hızla yaklaşırken!

Malumunuz diyetisyene devam ediyorum Aralık ayından beri. Mükemmel diyetisyenim Sahure Özay'la 3 aya yakın bir zamanda 8 kilo verdim. İnsülin direnci varken kilo vermek lanet bişi.

Mesela geçen randevumuzda dedi ki bu kadar kilo verdin, zaten çok kilolu da değilsin. Hep de yağdan kaybettin, direnç biraz düzelmiştir. Diyetteki ekmekleri falan azalttı, normal diyetimden daha az yenen - beni normal şartlar altında hızlandırması gereken bir diyet verdi.

Peki bana noldu? Az yediğim halde 1 kilo fazla çıktım. 1.6 kg yağ vermişim ama ödemi depolamışım. Hemen eski diyete dönüyorsun dedi. İlk verdiği diyet direnci kırmaya yönelikmiş meğerse. Şimdi ona devam ediyorum. Ne acıkma hissi kaldı ne de tatlı krizlerim.

Neyse ki yağ miktarım hızla düştüğü için normal yağ oranlarına ulaşmama çok az var. He yapılı bir insanım bunu kabul etmem gerek. Ama bu normale dönmemek için bir bahane değil :)

Neyse işte, hani demiştim ya ilk hedefe ulaşırsam dövme yaptırıcam diye; hedefe ulaşmaya çok az kaldı. Benim ise seçeneklerim çoğaldı! Tek bir tane şeyi beğenmişken hayat çok kolaydı da, şimdi bir sürü şeyi beğeniyorum. İşte bazıları: İlk üçü favorim, diğerleri HP ile ilgili olduğundan beğendiğim şeyler. Ağaçlı olanı çok aşırı beğendim ama çok kişide de var. Kafam karışık!












Monday, March 9, 2015

7 Mart 2015

Son zamanlarda geçirdiğim en eğlenceli hafta sonlarından biriydi.

Önce ani bir kararla anneme gel alışverişe gidelim dedim. Ahmet'in telefonla tacizlerine rağmen 3-4 saat ana-kız zamanı geçirdik. Annem bile en son eve giderken "arada yapalım, özlemişim seninle gezmeyi" dedi :)

Akşam 6 gibi Anıl'la Kadıköy'de buluştuk. Biraz takıldık işte 1 saat kadar. Waffle bile yedim kabul ediyorum. 2 beden küçülmüş iken pek mantıklı bir hareket olmadı ama olsun.

Sonra çıkıp Fulyalarla buluşmak üzere Maltepe'ye geçtik. Meyzen Fasıl diye bir yere gittik. Ancak fasıldan önce o geceye özgü bir adam çıktı sahneye. O adam nerede çalıyorsa oraya gitmek lazım! Akla gelebilecek her şeyi çalıyor - Hotel California'dan Beni Benden Alırsan Seni Sana Bırakmam'a geçti - yani tam benlik :)

Fiyatlar falan da çok iyiydi. Ana yemek almadık ama masada meze çeşitlerinin neredeyse hepsi vardı (10 çeşit yaklaşık) - kalamar, karides güveç, patates, paçanga gibi akla gelen tüm ıvır zıvır da alındı. 50'lik söyledik, Fulya bira içti. Tüm bunlara kişi başı 50 lira falan verdik. Izgaraların 15 lira civarı olduğu düşünülürse yemek yesek de çok fazla değişmeyecekti fiyat. Baharda bahçe kısmı açılınca bir kez daha gitme kararı aldık.

Bu arada ben hafiften kafayı bulmuş olabilirim. Doktor şarkısı çalınca, üstüne Anıl eşlik etmeye kalkınca şarkıya biraz gülme krizi geçirmiş olabilirim. Bir de Anıl "şu kadın niye bana bakıyor?" diye söylenince "HANGİSİYMİŞ O?!" diye ayağa fırlamış ve masayı krize sokmuş olabilirim. Anadolu yakasını sevme sebeplerimden biri de insanların birbiriyle çok daha kolay kaynaşması. Yan masamızda kalabalık bir aile vardı mesela. Müzik ara verdiğinde onlar söylemeye başladı biz eşlik ettik, kendi kendimize eğlendik :)

4 tek içtiğimde normal şartlar altında aşırı sarhoş olmam lazımdı - insülin ilacının etkisi. Ama akıllıca mı dersin salakça mı dersin bilmem, ilacı almadım. O yüzden çok hafif çakırkeyif oldum anca. Anıl da zannediyordu ki iyi içiyorum. Teey tey :D






Friday, February 27, 2015

Ölüyorum galiba?

Böyle hastalık mı olur arkadaşım yahu? 3-4 gündür yaşıyor muyum emin değilim.

Besin zehirlenmesi gibi başlayıp kendini mide yanması olarak devam ettiren bir sürecin içindeyim. Diyet yapmak için kasarken şu an diyorum ki keşke canım istese de yemesem. 4 gündür yediklerim muz, kek ve sütten ibaret. Dün çorba içmeye çalıştım - önümüzdeki 5 sene mantar çorbası içmem sanırım.

İşe geldim bugün mecburen. En azından ofiste yemek kokusu olmadığı için rahat ediyorum. Evde ise annem inatla kızartmalar falan yapıyor. Biri bu kadına hasta olduğumu söylesin.

Akşam Gamze'nin doğum gününü kutlayacaktık, benim halim yüzünden haftaya ertelendi tabi. Aslında iyi oldu çünkü bu şekilde gitseydim yediğimden de içtiğimden de bir şey anlamayacaktım.

Cumartesi de Gizem'le buluşucaz, umarım yarın akşama kadar bari biraz olsun düzelirim.

Bu gidişle Pazartesi kontrolde efsane bir kilo vermiş olarak çıkabilirim -_-

Friday, February 13, 2015

Film izledik: İçimdeki Ses

Turkcell'in bir alana bir bilet bedava işi devam ettikçe sinemaya gideceğiz sanırım. Daha yeni başladık sinema serüvenimize ama olsun. Bundan sonra neredeyse her hafta gitme planımız var.

Normalde sinemaya gidemeyen bir insanım, çünkü uzun süre oturmaktan sıkılıyorum! Evet tek sebebim bu. O yüzden hatta bir daha Interstellar gibi asırlar süren filmlere girmemeye karar verdik. Bu biri bedava meselesi sayesinde de filmi sevmezsek bile "amaan az para verdik zaten izleyelim" diyebiliyoruz.

Gelelim İçimdeki Ses'e. Film ilk bakışta saçma gibi. Feci şekilde güzel, zengin ve seksi bir kız, tipsiz (valla ben demiyorum Engin Günaydın kendi böyle diyor) bir yazara aşık oluyor. Höff ne kadar da yaratıcı! denebilir. Ama filmde öyle ufak ayrıntılar var ki sıradan bir olaymış gibi gelmeye başlıyor. Yaşadığı evin doğallığı, hareketlerinin, konuşmalarının doğallığı benim hoşuma gitti.

Esas kızı salak ve beceriksiz göstermedikleri için hoşuma gitti. Kim bilir belki Engin Günaydın gerçekten öyle bir kızla tanışmıştır? :)



Filmin gereksiz karakteri bence Ersin Korkut ile yancısıydı. Hiçbir anlamları yok, öyküye katkıları yok, öyle boş kalmasın diye takılmışlar.

Çok ayrıntılı yazıp spoiler vermek istemiyorum. Kısaca öyle delicesine güleceksiniz falan demiyorum. Engin Günaydın'ın her zamanki tarzı - ki ben de bunu seviyorum zaten - sıradan olayları ele alıyor. Öyle vıcık vıcık duygusallık yok, absürd durumlarla güldürme yok. Basit, sade ve güzel.

--bir nevi spoiler--

Ayşıl konuşurken Selim'in iç sesi konuşmaya başlar "ne anlatıyor ki bu? gözleri/dudakları çok güzel" diye kendi içinde bir diyaloğa girer.

Anıl: Bak bu bile gerçekçi, çünkü senle ilk tanıştığımızda sen konuşurken ben de böyle düşünüyordum :)

--bir nevi spoiler--

Tuesday, February 10, 2015

Kar yağıyor ama benim aklım yazda

Başlıktaki cümle şu anki ruh halimi özetliyor. Kar yağıyor, sabah işe zor yetişmişim, her yer trafik.

Ama aklımda yazın ne giysem, nerelere gitsem, bisiklet alsam mı gibi sorular.

Yazın insanın gidecek yerinin olması değişikmiş, eskiden yazın kıştan hiçbir farkı yoktu benim için. Şimdi yaz gelsin, cumartesi sabah 9'da Kadıköy'den motora binip yarı uyur vaziyette ineyim Çınarcık'ta; koşa koşa eve gideyim, balkonda kahvaltı edelim falan istiyorum.

Geçen yaz çok az gidebildiğim için kimseyle de tanışamadım doğru dürüst. Bu sene gidip ben de İpek'lerle sabaha kadar vampir oynamak istiyorum!

Anıl Yalova'da olursa akşam arabayı kapıp 3 liraya sinemaya gidelim istiyorum. Canımız sıkılırsa da birinden çıkıp başkasına gireriz.

Aklımda böyle şeyler işte. Hiç kar modunda değilim.

Dün akşam İçimdeki Ses filmini izledik, güzeldi, ama sonra anlatırım. Şimdi azcık daha yazı düşüneyim ben.

Bu arada içtiğim bira değildi. O sıra elim ayağım iltihap yüzünden tutmuyordu - antibiyotik kullanıyordum. İçtiğim de icetea mango. Son zamanlarımızın favorisi. Hoş 6 aydır içmedim şekerli diye ama olsun.

Wednesday, January 21, 2015

Uzak kaldık?

Bayadır yazamıyorum. Neden bilmem belki de yazacak bişi olmadığındandır. Yani kafamı kurcalayan bir şey yok çok şükür :D

Yılbaşında fufulara gittik. İki yeni arkadaş da edinmiş olduk - Emre'nin işyerinden arkadaşı ve nişanlısı. Efsane bir tabu oynadık "3,5" saat. Emre'nin kalp şeklinde çizdiği şeyin sucuk olduğunu nasıl tahmin edebildiğine Anıl da açıklama getiremedi. Ben hala kartal seviyesinde görebilen gözleriyle kağıdı okuduğunu düşünüyorum - ama aynı ekipte olduğumuzdan ses çıkarmadım :D

Hindimiz, şampanyamız, pastamız, fufunun yaptığı bir sürü çeşit mezelerimiz, sangriamız ile şimdiye kadarki en güzel yılbaşımızı geçirdik. İpek'le Gamze gecenin büyük kısmında selfie çektiler. Ben diyeti 1 günlüğüne bırakıp cheesecake ve pastaya doydum! Ama hiç cips, kuruyemiş falan yemedim.




Pazartesi sabahı öğrendim ki Anıl hastalanmış - öğlene kadar hastanedeydi. Sonra eve geçti. Midesi baya kötüymüş. Doktor çorba falan iç demiş. Dedim sen şimdi çorba diye hazır çorba yaparsın, ben akşama geliyorum.

Artık bir seneyi bulduk, ben adama daha yeni yemek yapıyorum. Denk gelmedi - kahvaltı hazırladım falan ama yemek yapmamıştım. Ne bileyim ben senelerdir teyzemde bile yemek yapmamış bi insanım. Dayımlarda da bi kere falan yaptım herhalde. Başka yerlerde yemek yapmaya çekinirim biraz.

Ama yeterli derecede alışmış olmalıyım ki alışverişi yaptım gittim, soğan almayı düşünememişim bi de adamı hasta hasta gönderdim markete soğan al açılırsın diye :D Alışmış olmalıyım ki kısmı şu yüzden - evdeki gibi yine atmasyon yemeklerimden yaptım. Bulgur seviyosun sen canın istemiştir dedim, giderken bulgur aldım da yaparken farkına vardım "ya ben böyle çok biliyomuş gibi yapıyorum da bizim evde yenmez o yüzden toplasan 3 kere falan yapmışımdır" dedim.

Tabi tavuk suyunu görünce çorba da pilav da güzel oldu. Zaten yemek yapmama güvenmiyor olsam "gelip yapcam!" demezdim. Bişi biliyoruz da yapıyoruz :D ama pilavdan iki tabak yiyince bi hoşuma gitmedi değil.