Thursday, October 16, 2014

Hedef 1

Kendime belirlediğim hedef kiloya ulaşınca -ki yılbaşına kadar ulaşmak hedefim- bunu yaptıracağım.



Normalde dövme sevmem, ama bunu aşırı beğendim. Neyse ki çok popüler falan da değil.

Aslında şunu da beğendim ama çok basit, pek popüler. O yüzden bunu eledim.



En azından aldığım kiloları geri verip altına düşebildiğimde (geçen zamanda 3 kilo almışım da!) saçımdaki ombre şeysini düzelticem. İpek coşup geçen gün 1 kg oriel ve 1 litre peroksit almış. Biraz kassak kuaför açıcaz elimizdekilerle. 

Wednesday, October 15, 2014

Yine sıkıntıdan patladığım bir gün

Bu yazıyı brownie yerken yazmamam lazımdı. Yaklaşık 30 dk sonra spora gidecekken brownie hiç iyi olmadı.

Hayattan bıktığım, hiçbir şey yapmak istemediğim döneme geldik yine. Brownie yemelerim de bu yüzden evet. Diyete ve spora saracak halim kalmadı. 2 senesi boşa, 2 senesi de ite kaka olmak üzere 4 senedir diyetteyim resmen. Başladığım noktadan itibaren 15 kilodan fazla verdiğim doğrudur ama, şu an devamını getirebilecek halde değilim. Başa dönmek ise istemiyorum. Öyle yani.

Hani belki bir gaza getirici hareket olur diye buraya yazayım dedim işte.

Öğle yemeklerini yediğimiz yerde çorba + et/pilav veya makarna/yoğurt + tatlıdan oluşan bir menü var. Pilav falan koyma desem bildiğin yemek yememiş olucam. Evden mi getirsem yemek diye düşünmüyor değilim şu aralar.

Aslında planım şu olsun bence. Spor üyeliğim bitene kadar aynı yerde yemeye devam edeyim. Bittikten sonra vaktim olacak evde bir şeyler hazırlamaya. Öğlenleri için salata, et vs hazırlarım kendime o zaman. Tek sorun bizim burda ısıtacak bir şey olmaması. Ocak var da ne bileyim, yemek mi ısıtılır iş yerinde? Benmari usulünü deneyebilirim ama belki?

Bol su içmem lazım. Böbreklerim çaktırmadan alarm veriyor olabilir. Doktora gitmem lazım. Ya ilaç bana fazla geliyorsa? Paranoyak oldum yeminle.

Hayatımda şu an tek memnun olduğum şey de bu adam işte. Başka da bir şey yok, o da yetiyor zaten.


Wednesday, October 8, 2014

Pek sevgili 12. doktor

Sevdim ben bunu. Çoğu kişinin ve Moffat'ın aksine boylu poslu yakışıklı doktorlar peşinde değilim.

İlk olarak çocukluğundan beri bir hayran olması "eneem bu da David gibi" dedirtiyor. Ne bileyim, Matt'te yakalayamadığım doktorluğu bunda yakaladım gibi. Benimsedim.

Clara'yı sevemedim. Sever gibi oldum başlarda - kabul, ama şu anda nefret ediyorum.

Sen kim köpeksin de kalkıp Doctor'a "uff snn be slkk##" diye trip atıyorsun?!

Bunun suçlusu tabi ki oyuncular değil. Beş bin senedir kadın karakter yazmayı öğrenememiş olan Holivud aşığı Moffat'çığım.

Adamda önlenemez bir cinsiyetçilik var bir kere. Hani modern ve eşitlikçi olduğunu zannedip içten içe ataerkil toplumu benimseme ve yüceltme durumu. Dikkat ederseniz onun yazdığı hikayelerde kadın hep bir gereksiz her şeye ağlama eğiliminde. Hele ki Davies dönemi sonrasında karakterleri de kendisi idare ettiği için genel olarak karakterlerinde bir sığlık mevcut. Senelerce Amy'i izledik, Rose kadar tanıyabildik mi? Hayır. Çünkü karakterlerinin 3. bir boyutu yok. Amy her zaman bilmiş, bencil, şirin ile seksi arası bir şeydi. Rory her zaman mükemmel adamdı. Karakterleri süreç içerisinde gelişmedi, oldukları yerde kaldılar.

Hadi Amy ile Rory sempatik tiplerdi, iyi oyuncuydu, idare ettiler. Şimdi Clara gibi bir tip, ömrünü Doctor'u oynamaya adamış bir adam karşısında ezilmiş durumda. Moffat bunu kapatmaya çalışırken histerik bir kadın karakter yarattı. Hani şu anda anketlerde en sevilmeyen companion seçiliyor, o derece berbat etti işi.

Bu dizide millet ana kuzusu değil de sevgili kuzusu Mickey'i, manyak Donna'yı, hatta ve hatta itici Martha'yı bile sevdi. Sen Moffat, çıtı pıtı bir kızı sevdiremedin bize.

Bu dizinin başına gelen en iyi şeylerden biri Russel T. Davies'in tekrardan canlandırması, en kötü şeylerden biri ise Davies'in işi bırakmaya karar vermiş olması olmuştur sanırım. En fenası ise Davies'in gidip bu işe Moffat'ı getirmesi tabi.

Ne diyeyim, hazır canlı canlı görmüşken Moffat'ın kafasına iki vurup "Olm bırak bu işleri git sherlock yaz" deseydim keşke.


Thursday, October 2, 2014

Hitler vs. Shakespeare

Fazla sofistike kelimelerimiz ve cümlelerimiz olmasa da entelektüelliğimizin nişanesini buraya kaydetmem gerek diye düşündüm.

Önce neden buraya böyle her bir şeyi yazdığımı belirteyim. Not defteri tutmayı denedim, anladım ki kişisel eşyalara saygısı olmayan bir annem var. Arada çıkarıp okuyor endişesiyle her şeyi kaydedemiyorum. Bloga yazmak enteresan biçimde daha güvenli. Çok canım sıkılırsa kapalı blog yaparım diye. Bizimkiler facebook harici bir yerden beni bulmayı düşünemeyecekleri için sorun yok.

Hoş öğrenseler ne olur? Babam zaten üstü kapalı olsa da biliyor. Annem adına kadar öğrenmiş. Bense "yav he he" diyerek geçiştiriyorum. Annemin de babam gibi daha mantıklı bir insan olmasını dilerdim tabi. Şu an anlatmadığım için merakından ölüyor.

Neyse işte, geçen cumartesi bir hayli yağmurlu olduğu ve ben de hasta olduğum için Kadıköy'e gidelim dedi Anıl. Benim de işime geldi. İlk buluştuğumuz yer olan Hera'ya gidelim dedim. Daha sonra hiç gitmemiştik çünkü. Ama hera'da insan olun bira, şarap falan için. Biz hava soğuk diye sıcak çikolata içtik, bildiğin düz nestle sıcak çikolataydı.

Ardından İstanbul yenisi sevgilime Akmar'ı gezdirmek istedim. Fakat "oksfort levıl 5 var mığ?" güruhu ve bizim kalabalık yerlere olan nefretimiz nedeniyle girmedik.

Alkım içerisindeki Kahve Dünyası'na oturduk. Orda kendimizi çikolata komasına sokmuş olabiliriz biraz. Bu adam yüzünden çikolata yemeye başladım ben ya. Neyse, Alkım'ı dolaşıyoruz - kendisi Hitler politikası ilgilisi olarak ilgili kitaplar aramaya başladı. Bulamadık. O sıra nasıl geldiyse konu Hitlermiş, Churchillmiş, Stalinmiş hepsinin unutulacağını ama Shakespeare ve benzerlerinin unutulmayacağını iddia ediyordum. Bazen kafam çalışıyor, çok sağlam argümanlar yaratabiliyorum ve kendime ben de şaşırıyorum inan ki.

Bu seferki düşüncem şuydu: Yoldan geçen bir insana "şekspir kim biliyor musun?" diye sorsak büyük bir çoğunluğu "yazar" gibi bir şey olduğunu söyleyebilir. Okumuş mudur? Büyük ihtimalle hayır. Azımsanmayacak bir çoğunluk en azından "romeo ve jülyet" diyebilir, hatta daha fazlası "olmak ya da olmamak eheheh" der.

Shakespeare dönemindeki hükümdarı kaç kişi hatırlar peki? Ya da Hitler ve benzerlerini 500 yıl sonra kaç kişi hatırlayabilir? Kaç kişinin umrunda olur?



Ben böyle böyle adamın kafasını şişirirken ama o da altta kalmayıp bana karşı atakta bulunurken danışmadaki kız "sohbetiniz çok güzel ama bölmek zorundayım ne sorucaktınız? çalışmasam sizinle oturup konuşmak isterdim" dedi, ardından yönetici olduğunu düşündüğüm orta yaşlı bir adam gelip Anıl'a "sen şimdiden böyle konuşturuyorsan ilerde napıcaksın dostum?" dedi. Azarlıyorum sanmış asfkgkjk "yok ben şunları seviyorum o da bana kızıyor işte ama edebiyatçı sonuçta bu konuda bir şey söyleyemem ki" dedi, adam beni yazar sandı, İngiliz dili edebiyatı mezunu olduğumu öğrenince "Dickens okutuyordur şimdi bu sana" dedi, o da yok Hayvan Çiftliği'ni okutcakmış derken baya sohbete daldık adamlarla. 

Ne diyeyim, böyle bir ilişkim olduğu için çok mutluyum ben. Geçen biri duyuruda yazmış yine "sevgilinizle ne konuşuyorsunuz" diye. Konuşamadığın insanla nasıl zaman geçireceksin ki anlamış değilim. Şimdiye kadar deneyimlediklerime göre de geçmiyor zaten.