Thursday, December 25, 2014

fiuuvvt uzun zamandır yazmamışım!

O zaman fotoğraflarla bir seri güncelleme gelsin madem:

Fuar bitti! Hatta fuarın yenisi bile yolda. Çok da güzel geçti. Kaldığımız her akşam başka bir Beylikdüzü mekanını keşfettik sayesinde :)





Sonra benim doğum günüm geldi! Geçti bir de tabii. Anıl Facebook üzerinden de olsa alttaki pastayı gönderdi bana. Bu da kendisini ifşa etmek oldu biraz FB'da. Babamın bu aralar fb kullanmıyor olması işe yaradı.




Fuardan sonra yeter artık çalışmak dedim ve pazartesi & salı izin aldım.
Birkaç hafta önce herhalde Zeki Müren müzesine gittik. 
Zeki Müren'e buradan da sormak isterim. Sen insan mısın be adam?
Keşke benim arkadaşım olsaydın :/



Bu sırada St. Antuan kilisesini de bastık. Çünkü dev bir çam ağacı koymuşlardı bahçeye, çok güzeldi ve önünde fotoğraf çekilmem farzdı.

Çeşitli zamanlarda böyle son derece uyuz ve basit şeyler de yapıyoruz. 




Ama bu adam çok tatlı laaaan!!!





Monday, November 24, 2014

Hellöö

Geçen sene bugün İngiltere'den dönmüştüm hiç mutlu değildim. 4 gün sonunda İstanbul'a adapte olamamıştım. Atatürk Havalimanı'ndan metroya binince ağlayasım gelmişti.

Cumartesi kutlamamızı yaptık. Yine pastasız, yine sakin.

Son ana kadar "amaan ne varsa giyerim" derken, sabah annemle dolaşmaya çıktığımızda harika 3 elbise bulup aldım. Mutluyum.

Bir sürü fotoğraf çektik. 45'lik gecesi de iptal oldu, sakman club'a gittik. Yemekler çoook kötüydü, müzik çoook güzeldi. Ertesi sabah gideceğimiz kahvaltının hayaliyle geceyi bitirdim resmen!

Ya bu adam çok tatlı lan! Hem Harry Potter'lı hem Doctorlu kupalar altlıklar falan yaptırmış. O kadar güzel olmuş ki benim fikrimden esinlendi diye kızamıyorum da :D Çünkü özellikle Doctor'la ilgili olan çok istediğim bir şeydi. Beşbin kere de "çok basit oldu, vaktim olmadı, sevdin mi gerçekten?" diye sordu. Sanki ben bilmiyorum eve giremiyorsun be adam, bunları yaptırman bile mucize :)

Bi bu değil, sims 4 bulmuş bana - bir de Zeki Müren müzelerine götürecekmiş.

Fufu'cuğum ise çok sevdiğim bir doctor fanart'ını hem tişört hem telefon kılıfı yaptırmış. Bunun güzelliği yetmezmiş gibi "asıl hediyem bekliyor" dedi. Ne çıkacak korkuyorum :D

Gamze, fulyayla bana bir örnek çanta almış. Çanta - en çok ihtiyacım olan şey -.

Seviyorum bunları ben :D

Şu fotoğrafları da bir yerlere yükleyebilmek isterdim tabi. Facebook'ta tam kapak fotoğrafı yapmalık ikincisi. Kısmet, bekliciiz.




Hıı bu arada benim fulyaya hediyem de şuydu:


Koskoca tuval bu. Gittiği yerleri raptiye ile işaretleyecek. Londra üzerinde minnak bir kalp de var :D

Bir de bu;



Monday, November 17, 2014

Helloo Lovelies...

Çok stresliyim. Feci stresliyim hem de. Fuar yaklaşıyor. Stand görselleri, broşürler, catering vs delirecek gibiyim. Rüyalarımda fuar görüyorum. Bitse de website, katalog, çeviriler gibi minik dünyama geri dönsem!

Cumartesi günü Fufuyla ortaklaşa yaptığımız doğum günü kutlamamız var. Hediyesine karar verdim ama alamadım henüz. Bugün ona bakmam lazım. Pilatese yeniden başladım ona gitmem gerek en az haftada 3 gün. Doğumgünümde ne giyeceğimi bilmiyorum ona karar vermem lazım. Sağlam bir diyet yapmak için diyetisyen yardımı almam, doktora gidip ilaçlarımı düzene sokmam lazım - vaktim yok.

Ne güzel Yol Project'i dinlemeye gidecekken cumartesi çıkmadıklarını öğrendim. Ama konser çizelgelerinde cumartesi var görünüyor. Şu an fingers crossed, lütfen cumartesi çıkıyor olsunlar! Çünkü oraya Anıl'la gitmeyi çoook istiyorum!






19.11.2014 güncellemesi: maaaalesef çıkmıyorlarmış cumartesi günü. Biz de 45'lik gecesine gidip aşırı derecede romantik bir akşam geçiririz! nolmuş yani ^_^

Tuesday, November 11, 2014

Yine ben

Annem not defterimi bulup bir de üstüne okuduğu için bir süre hiçbir yere yazasım gelmedi. Hatta belki bunu da bulur diye blogu da kitledim. Ama anladım ki tek ben görünce yazmıyorum. Kimse okumasa dahi.

Neyse zaten konu da bu değildi, konu Doctor Who.

Şimdiye kadar en çok kendimi yerine koyabileceğim karakter olan Clara'yı berbat ettiği için Moffat'a feci kızgınım.

Bundan sonrası SIPOYLIRS haberiniz olsun da:

Clara dediğimiz kadın İngilizce öğretmeni. Eh ben de uzaktan kıyısından sayılırım. En azından edebiyat anlatırken falan kendisi hoşuma gidiyor. Çünkü hala aklımın bir köşesinde "Dilek öğretmen olsaydın keşke!" düşüncesi geçmiyor değil. Babama gelip "öğretmen olacaksa işi hazır bana gelsin" diyenler de cabası. Neyse, bu konuya fazla girmek istemiyorum şimdilik. Kariyer konusunda zaten pek hırslı değilim, öğretmen olmak beni comfort zone'uma geri gönderecektir. Ha öğretmenlik ha çevirmenlik.

Şimdi bunun bir de sevgilisi çıktı ortaya. Ordudan ayrılmış asker. Dünya üzerinde askerlerin aynı psikolojiye sahip olduğunun kanıtı oldu bana. Ya nasıl anlatsam bilemiyorum. Bu adamın yaptıklarını ben gerçek hayatta zaten yaşıyorum. Danny'nin feci derecedeki bağlılığı, "isterse dünya patlasın çöksün ben bu çocukları eve götürürüm arkadaşım!" şeklindeki kararlılığı, dünyaya farklı bir noktadan bakmasına kadar hepsi bizde mevcut.

Ama işte Clara'yı öyle havada kalan bir karakter yaptı ki kendini yerine koyamıyorsun. Çünkü ne ailesini biliyoruz, ne kötü bir tarafı olduğu "kabul" ediliyor. Hani diğer karakterler iyi olsa da salak, düşüncesiz, kayıtsız oldukları anlar vardı. (Amy'de de bu eksikti aslında). Ama Clara'da böyle bir şey yok. Tamamen doğru, haklı, dizinin odağı oldu. Sevmiyorum seni Clara.

Artık Doctor Who'yu da sevemiyorum galiba. Ben baştan ilk 4 sezonu izlicem galiba.

Thursday, October 16, 2014

Hedef 1

Kendime belirlediğim hedef kiloya ulaşınca -ki yılbaşına kadar ulaşmak hedefim- bunu yaptıracağım.



Normalde dövme sevmem, ama bunu aşırı beğendim. Neyse ki çok popüler falan da değil.

Aslında şunu da beğendim ama çok basit, pek popüler. O yüzden bunu eledim.



En azından aldığım kiloları geri verip altına düşebildiğimde (geçen zamanda 3 kilo almışım da!) saçımdaki ombre şeysini düzelticem. İpek coşup geçen gün 1 kg oriel ve 1 litre peroksit almış. Biraz kassak kuaför açıcaz elimizdekilerle. 

Wednesday, October 15, 2014

Yine sıkıntıdan patladığım bir gün

Bu yazıyı brownie yerken yazmamam lazımdı. Yaklaşık 30 dk sonra spora gidecekken brownie hiç iyi olmadı.

Hayattan bıktığım, hiçbir şey yapmak istemediğim döneme geldik yine. Brownie yemelerim de bu yüzden evet. Diyete ve spora saracak halim kalmadı. 2 senesi boşa, 2 senesi de ite kaka olmak üzere 4 senedir diyetteyim resmen. Başladığım noktadan itibaren 15 kilodan fazla verdiğim doğrudur ama, şu an devamını getirebilecek halde değilim. Başa dönmek ise istemiyorum. Öyle yani.

Hani belki bir gaza getirici hareket olur diye buraya yazayım dedim işte.

Öğle yemeklerini yediğimiz yerde çorba + et/pilav veya makarna/yoğurt + tatlıdan oluşan bir menü var. Pilav falan koyma desem bildiğin yemek yememiş olucam. Evden mi getirsem yemek diye düşünmüyor değilim şu aralar.

Aslında planım şu olsun bence. Spor üyeliğim bitene kadar aynı yerde yemeye devam edeyim. Bittikten sonra vaktim olacak evde bir şeyler hazırlamaya. Öğlenleri için salata, et vs hazırlarım kendime o zaman. Tek sorun bizim burda ısıtacak bir şey olmaması. Ocak var da ne bileyim, yemek mi ısıtılır iş yerinde? Benmari usulünü deneyebilirim ama belki?

Bol su içmem lazım. Böbreklerim çaktırmadan alarm veriyor olabilir. Doktora gitmem lazım. Ya ilaç bana fazla geliyorsa? Paranoyak oldum yeminle.

Hayatımda şu an tek memnun olduğum şey de bu adam işte. Başka da bir şey yok, o da yetiyor zaten.


Wednesday, October 8, 2014

Pek sevgili 12. doktor

Sevdim ben bunu. Çoğu kişinin ve Moffat'ın aksine boylu poslu yakışıklı doktorlar peşinde değilim.

İlk olarak çocukluğundan beri bir hayran olması "eneem bu da David gibi" dedirtiyor. Ne bileyim, Matt'te yakalayamadığım doktorluğu bunda yakaladım gibi. Benimsedim.

Clara'yı sevemedim. Sever gibi oldum başlarda - kabul, ama şu anda nefret ediyorum.

Sen kim köpeksin de kalkıp Doctor'a "uff snn be slkk##" diye trip atıyorsun?!

Bunun suçlusu tabi ki oyuncular değil. Beş bin senedir kadın karakter yazmayı öğrenememiş olan Holivud aşığı Moffat'çığım.

Adamda önlenemez bir cinsiyetçilik var bir kere. Hani modern ve eşitlikçi olduğunu zannedip içten içe ataerkil toplumu benimseme ve yüceltme durumu. Dikkat ederseniz onun yazdığı hikayelerde kadın hep bir gereksiz her şeye ağlama eğiliminde. Hele ki Davies dönemi sonrasında karakterleri de kendisi idare ettiği için genel olarak karakterlerinde bir sığlık mevcut. Senelerce Amy'i izledik, Rose kadar tanıyabildik mi? Hayır. Çünkü karakterlerinin 3. bir boyutu yok. Amy her zaman bilmiş, bencil, şirin ile seksi arası bir şeydi. Rory her zaman mükemmel adamdı. Karakterleri süreç içerisinde gelişmedi, oldukları yerde kaldılar.

Hadi Amy ile Rory sempatik tiplerdi, iyi oyuncuydu, idare ettiler. Şimdi Clara gibi bir tip, ömrünü Doctor'u oynamaya adamış bir adam karşısında ezilmiş durumda. Moffat bunu kapatmaya çalışırken histerik bir kadın karakter yarattı. Hani şu anda anketlerde en sevilmeyen companion seçiliyor, o derece berbat etti işi.

Bu dizide millet ana kuzusu değil de sevgili kuzusu Mickey'i, manyak Donna'yı, hatta ve hatta itici Martha'yı bile sevdi. Sen Moffat, çıtı pıtı bir kızı sevdiremedin bize.

Bu dizinin başına gelen en iyi şeylerden biri Russel T. Davies'in tekrardan canlandırması, en kötü şeylerden biri ise Davies'in işi bırakmaya karar vermiş olması olmuştur sanırım. En fenası ise Davies'in gidip bu işe Moffat'ı getirmesi tabi.

Ne diyeyim, hazır canlı canlı görmüşken Moffat'ın kafasına iki vurup "Olm bırak bu işleri git sherlock yaz" deseydim keşke.


Thursday, October 2, 2014

Hitler vs. Shakespeare

Fazla sofistike kelimelerimiz ve cümlelerimiz olmasa da entelektüelliğimizin nişanesini buraya kaydetmem gerek diye düşündüm.

Önce neden buraya böyle her bir şeyi yazdığımı belirteyim. Not defteri tutmayı denedim, anladım ki kişisel eşyalara saygısı olmayan bir annem var. Arada çıkarıp okuyor endişesiyle her şeyi kaydedemiyorum. Bloga yazmak enteresan biçimde daha güvenli. Çok canım sıkılırsa kapalı blog yaparım diye. Bizimkiler facebook harici bir yerden beni bulmayı düşünemeyecekleri için sorun yok.

Hoş öğrenseler ne olur? Babam zaten üstü kapalı olsa da biliyor. Annem adına kadar öğrenmiş. Bense "yav he he" diyerek geçiştiriyorum. Annemin de babam gibi daha mantıklı bir insan olmasını dilerdim tabi. Şu an anlatmadığım için merakından ölüyor.

Neyse işte, geçen cumartesi bir hayli yağmurlu olduğu ve ben de hasta olduğum için Kadıköy'e gidelim dedi Anıl. Benim de işime geldi. İlk buluştuğumuz yer olan Hera'ya gidelim dedim. Daha sonra hiç gitmemiştik çünkü. Ama hera'da insan olun bira, şarap falan için. Biz hava soğuk diye sıcak çikolata içtik, bildiğin düz nestle sıcak çikolataydı.

Ardından İstanbul yenisi sevgilime Akmar'ı gezdirmek istedim. Fakat "oksfort levıl 5 var mığ?" güruhu ve bizim kalabalık yerlere olan nefretimiz nedeniyle girmedik.

Alkım içerisindeki Kahve Dünyası'na oturduk. Orda kendimizi çikolata komasına sokmuş olabiliriz biraz. Bu adam yüzünden çikolata yemeye başladım ben ya. Neyse, Alkım'ı dolaşıyoruz - kendisi Hitler politikası ilgilisi olarak ilgili kitaplar aramaya başladı. Bulamadık. O sıra nasıl geldiyse konu Hitlermiş, Churchillmiş, Stalinmiş hepsinin unutulacağını ama Shakespeare ve benzerlerinin unutulmayacağını iddia ediyordum. Bazen kafam çalışıyor, çok sağlam argümanlar yaratabiliyorum ve kendime ben de şaşırıyorum inan ki.

Bu seferki düşüncem şuydu: Yoldan geçen bir insana "şekspir kim biliyor musun?" diye sorsak büyük bir çoğunluğu "yazar" gibi bir şey olduğunu söyleyebilir. Okumuş mudur? Büyük ihtimalle hayır. Azımsanmayacak bir çoğunluk en azından "romeo ve jülyet" diyebilir, hatta daha fazlası "olmak ya da olmamak eheheh" der.

Shakespeare dönemindeki hükümdarı kaç kişi hatırlar peki? Ya da Hitler ve benzerlerini 500 yıl sonra kaç kişi hatırlayabilir? Kaç kişinin umrunda olur?



Ben böyle böyle adamın kafasını şişirirken ama o da altta kalmayıp bana karşı atakta bulunurken danışmadaki kız "sohbetiniz çok güzel ama bölmek zorundayım ne sorucaktınız? çalışmasam sizinle oturup konuşmak isterdim" dedi, ardından yönetici olduğunu düşündüğüm orta yaşlı bir adam gelip Anıl'a "sen şimdiden böyle konuşturuyorsan ilerde napıcaksın dostum?" dedi. Azarlıyorum sanmış asfkgkjk "yok ben şunları seviyorum o da bana kızıyor işte ama edebiyatçı sonuçta bu konuda bir şey söyleyemem ki" dedi, adam beni yazar sandı, İngiliz dili edebiyatı mezunu olduğumu öğrenince "Dickens okutuyordur şimdi bu sana" dedi, o da yok Hayvan Çiftliği'ni okutcakmış derken baya sohbete daldık adamlarla. 

Ne diyeyim, böyle bir ilişkim olduğu için çok mutluyum ben. Geçen biri duyuruda yazmış yine "sevgilinizle ne konuşuyorsunuz" diye. Konuşamadığın insanla nasıl zaman geçireceksin ki anlamış değilim. Şimdiye kadar deneyimlediklerime göre de geçmiyor zaten. 


Thursday, September 18, 2014

Pastel Renklere Aşık Olabilirim

Çok güzel değil mi kullanılan tüm renkler? Özellikle Meghan'ın giydiği tüm kıyafetleri istiyorum!

Hayır zaten kumrala kaçan sarı saç üzerine pastel pembe boya yapma hevesim var senelerdir, yine başladı bunu görmemle :/




Thursday, September 11, 2014

Vişneli Sorbe Tarifi

Geçen paylaştığım fotoğraftaki muhteşem kırmızı şey oluyor kendisi. Ve ben bunu dünyanın en basit tarifi haline getirdim. Hatta fotoğrafını paylaşayım bir daha:


Gerekenler:

1 kutu dondurulmuş vişne (400 gr)
1 bardak su
1,5 bardak şeker
El blenderi veya mutfak robotu veya benzeri bir şey

Tariflerde hep vişneyi çözdürün falan denmiş. Çözdürmeyin efenim. Dursun donuk donuk, çok vakit kazandıracak bize.

Bir tencerede, 1 bardak su ve 1,5 bardak şekeri kaynatın. Çok kaynamasına gerek yok aslında, sadece biraz koyulaşsın.

El blenderi kullanıyorsanız: Büyük bir kap içine vişneleri boşaltın. Blenderi şöyle bir çalıştırın ama ı-ıh, donmuş şeylere pek fayda etmez. Üzerine sıcak şuruptan yavaş yavaş dökün. Ben 2 kaşık döktüm her seferinde. Sıcağı görünce daha kolay çalışacak. Ara sıra tadına bakın, istediğiniz tatlılıktan azcık daha tatlı olsun çünkü donunca şeker hissi azalıyor. Ama tüm şurubu kullanmayın bence çok tatlı oluyor.

Robot kullanıyorsanız: Vişneleri bir kap yerine robotun haznesine boşaltın, aynı işlemleri yapın. Bunu da mı ben söylicem!

Sonra güzel bir kaba (mümkünse metal) aktarın, üstünü streç filmle kapatın (ki diğer yiyeceklerin kokusunu almasın, buzlukta binbir türlü yiyecek oluyor) 1-2 saat buzlukta kalsın.

Ben sabaha kadar bıraktım. Normalde aralarda çıkarıp kristalleşmesin diye karıştırmak lazım. Ama buna bir şey olmamış. Bildiğimiz dondurma gibi donmuş. Cheesecake'le çok güzel gidiyor!

Monday, September 8, 2014

Bir çılgınlık etmiş olabilirim

Annemlerin evde olmamasını fırsat bilerek pazar günü kahvaltı partisi düzenledim. Ancak koşuşturmaktan fotoğraf çekmeyi unutmuş olabilirim!

Fulya, Emre, Gamze, Aykut, Busem'i çağırmış olmamın dışında Anıl'ı da çağırdım. Kalabalık olmamız sayesinde nasılsa dikkat çekmezdi.

Adamı sabahın köründe çağırdım. O da kırmadı sabahın 9.30'unda ben geldim diye aradı. Tam pazar teyzesi kıvamında altımda tayt, üstümde tişört, elimde cüzdan markete gidiyordum. (Çöp poşeti de elimdeydi bak) Marketi tarif ettim orda bekle dedim.

Önceki gün İpek'i capitol'de yemek yeriz bahanesiyle kandırıp tüm alışveriş torbalarını taşıtmıştım eve kadar. Bu sefer de Anıl'a taşıttım. Pişman değilim :D Başımda ne alcan? ne alcan? diye sormasından ötürü alacağım birkaç şeyi de unuttum.

İpek'le ilk tanışmaları oldu. Bizim evde olmasını beklemiyordum açıkçası. Ancak beni çekiştirirken çok eğlendiler nedense. 1 saat sonra ise evde 10 kişi olduğumuzdan iyice "her kafadan bir ses çıkan ortam"a dönüştük.

Emre çektiği fotoğrafları getirmiş. Oturduk onlara baktık. Anıl'ın iddiası ve diğerlerinin de buna katılması sonucu "Tomb Raider" ismi verilen fotoğrafım:


Adeta bir Clarissa Dalloway edasıyla -ancak zengin olmadığımdan her işi kendim yaparak- hazırlandım. Meşhuuur cheesecake'imin yanı sıra vişne sorbe bile yaptım ki bu ikisini yiyince ben bile "ne güzel yapmışım ya?!" dedim, hem de sesli biçimde.


Saturday, September 6, 2014

Ayıp bana

Bu şarkıyı bilmiyormuşum. Şundan bir sene önce olsa ne dinlerdim biliyor musun?

Bu arada bu kanalı takip edin youtube'da bence. Ben çok beğendim. Tam aşık olduğum kadın sesi.





Mutlu olun ama insanlar. Mutsuzluk kötü bir şey.

Because:


Wednesday, September 3, 2014

Tatil Bitti!

Hem de çok oldu ama anca yazabiliyorum. Geldiğimden beri delicesine bir yoğunlukla çalışmaktayım. Eve dahi iş götürdüm!

İstanbul - Balıkesir - İzmir - Fethiye - Şirince - İzmir - Balıkesir - İstanbul rotasında bir orda bir burda kalarak 1 haftayı tamamladık.

Önce Eren ile Kerem'i görmeye gittik Balıkesir'de. Eren ilk gidişimde her ne kadar sevse de beni, dönerken uğradığımızda fazla karardığımı görünce yabancılık çekti. Ben Kerem'i bekliyorum artık! Henüz 3 haftalık ama olsun ^^ ahmet sayesinde bebek bakımında master yapmış gibiyim resmen. yine de ahmet bu kadarken ameliyatlı olduğu için hep bana fazla narin geliyorlar. tutarken çok küçük bebekleri kırcam diye korkuyorum resmen!



not: eline de yakışmış diyen ilk 5 kişiye kaktüs göndericem, özel!

Tabi sevgili faktöründen şu fotoğrafı koymazsam çatlarım. Fotoğrafı gönderdiğim sevgili sevgilim ufak çaplı bir şok geçirdi "nerden buldun onu?" diyerek.


Yüzümü flaşın beyazlatmaya çalışırken grileştirmesi?!

Yol boyu yaptığım iğrenç espriler, Fulya ve Gamze'nin benden daha da kötü espriler yapmalarıyla devam etti. En güzeli İzmir'de yaptığım ve ikisinin saf saf bakmasına neden olduğumdu bence.

Bostanlı'da bir pub'da oturuyoruz. Ben whatsapp'tan konuşmaktayım bir yandan - ve birden aldığım bilgi dahilinde:

- aaa burda da evimiz varmış!
fulya ve gamze ikilisi: ?!?!?!?!?!
eviniz varsa nasıl şimdi öğreniyorsun? burda da derken?
- evimiz derken anıl'ın evi yani 8-)

arkadaş yazarken bile kendime sinir oldum. neyse ki yabancı insan yoktu aramızda da bu rezilliğimi görmediler.

sonra fethiye'de hele işin şeyini çıkardım. ama sıcak, bir süre sonra konuşcak bir şeyin kalmaması (hahahaha kendime güldüm, konuşmaktan uyumadık bile, iğrenç esprilerime bahane arıyorum resmen), vs nedenleriyle yine espriler yine komiklikler:

fotoğraf çekilmeye pek eğimli bir insan olmadığımdan gamze'nin her türlü fotoğraf çekelim talebine:

- ya şimdi ben her sene geleceğim için buraya, biliyorsun burda da evimiz var 8-)

diye "sırf hava" modunda cevap verdim.

Foça'nın denizi de güzelmiş

"Sen gidersin de ben gitmez miyim Anıl bey?" fotoğrafı

Beşiktaş konseptimiz

as it was taken on bjk - arsenal match

Gamze'nin "Anıl'a gönder" diye çektiği fotoğraf

Sonunda bunu da yaptım ama odamız çok seksiydi, dayanamadım

avv yis!

onlar da bu sefer fethiye'de annesiyle olası karşılaşma senaryoları yazmaya başladılar. o kadar kötüydü ki hatırlamak bile istemiyorum bu senaryoları :D Emre bile bir süre sonra evlerinin önünden geçerken "Dilek size geldik bırakayım mı seni? Hani kimse yokmuş sıkılırsın bence bizle gel ama" demeye başladı.

İzmir'i hem beğendim, hem beğenmedim. Ama insanlarının biraz mal olduğunu söylemem gerekir, ya da bana öyleleri denk geldi. Yoksa daracık sokağa girip biz yürürken arabasından duyulcak sesle "Hep ucuz insanlar hep ucuz insanlar!" diye bağıran çakma sarışın teyze gibiler bi bana denk geldi. Ucuz denilebilecek bir hareketimiz de yoktu üstelik. Gayet sıradan giyimli, kaldırımdan yürüyen iki kızdık. Koskoca istanbul'da böylesine rastlamadım ne diyim. Ardından da "sensin ucuz görgüsüz karı!" dememe engel olmadı hiçbir şey tabi. yakalasam döver, karakolluk da olurdum. ucuz muyum ne?

Bir yandan dönünce sevgilime kavuşacak olmamın gerçeği, bir yandan tatile devam etme isteği falan karmaşık duygular yaşadım. Tatili boşver dönmek güzeldi ama.

Fethiye de bildiğin Londra'nın deniz kenarı hali bu arada. Her yer ingiliz! o ne öyle!

Saklıkent'te gamze'nin "gidip ordan su alamazsın" dediği yere giderek tatilin kahramanı da seçildim. ruhumda barney stinsonluk var "challenge accepted" demeden duramıyorum. yoksa NE İŞİN VAR KIZIM BUZDOLABINDAN ÇIKMIŞ SOĞUKLUKTAKİ SUYUN İÇİNDE bir de akıntıda sürüklenip gitcen.




Ayrıca mümkün olduğu kadar da masaja giderim ben, negzel şeymiş o?!

Thursday, August 14, 2014

Adeta bir Clara!

Şu an ağrıdan kıvranarak mesainin bitmesini beklerken yazıyorum şunları. Kadınlığın zor yanları. Adet, regl her ne boksa uyuzum kendisine.

Zaman geçirirken ekşisözlük'te "kaşık kullanmanın varoşluk belirtisi olması" diye bir şey gördüm. Millet ne de manyak buna kafa yoruyor derken aydınlanma yaşadım. Ailem tam bir "elit" olmam için eğitmiş ya beni?! (olamadım, bunun için fazla kabayım)

Hep babanemin asillik sevdası yüzünden. Ben de millet benle neden "amma kibar yiyosun kızım, hamburger öyle mi yenir?" diye dalga geçiyor diyordum. Kaşık bizde her gün sofraya gelir, ama bıçak da gelir. Milletin kahvaltıda bıçak kullanmadığını yeni öğrendim. Onu geç Türkiye'nin yüzde bilmemkaçının yer sofrasında yediğini, yüzde bilmemkaçının da kendine özel tabak alıp yeme adeti olmadığını daha yeni öğrendim. Bunu "ulan amma moderniz" havasında söylemiyorum. "Ben nasıl soyutlamışım kendimi insanlardan da farkında değildim bunun" diye söylüyorum.

Babaneme gelirsek, şöyle yemek yenir, böyle oturulur, bir yere gidilince şöyle yapılır şeklinde kurallarla büyüttü. Sanki büyüdüğümde İngiltere Prensiyle evlendirecekti beni. Bir süs bebeği olmamı çok isterdi eminim, ama olamadım. Giydirir, süsler püslerdi sabahtan - akşam yine çamura batmış biçimde eve dönerdim. Hiç hayatımda görmemişim, izlememişim gibi kaşığı adeta bir tarzan edasıyla tutmuşluğum ve azarı yemişliğim vardır. Bir düğünde meyveler geldiği sırada karpuza elim ile uzanmam ile tüm ailenin (toplamda 4 kişi zaten) bana uzaylıymışım gibi bakışıyla yerin dibine de girmiştim. (yaş 9 veya 10)

Hala ağzıma yüzüme bir şey bulaşırsa garip karşılanırım diye hamburgeri dahi bıçakla parçalara bölerek yiyorum lan ben! Bu kadın ki patatesleri millet eliyle yiyor diye mcdonalds'ın kapısından dönmüş bir kadın. SANKİ ÜSKÜDAR DÜKÜYÜZ.

Bir de insan çocuk olunca her şeye özeniyor. Piknik yapan insanlar bana hep çekici gelirdi. Ama biz hep masalı yerlere giderdik. "Evde de masa var zaten" derdim, hiç sevmezdim. Sokağa çıkmak adeta hakaretti.

Şimdi hala yerde oturup yemek yemeyi beceremiyorum, çatal bıçak olmadan yaşayamıyorum, pilavı en son ne zaman kaşıkla yedim hatırlamıyorum, serile serile evde bile yatmaya çekiniyorum.

Şaka maka beni Bayan Rottenmeier büyütmüş ya?



Thursday, July 31, 2014

Bu arada:

Şu şarkıyı dinlemenin en güzel yolu "bak sana bir şarkı dinleticem, her bir kelimesini sana söylüyorum, öyle düşün" diyip ona sarılırken dinleyebilmekmiş. Her ne kadar utanıp yüzüne bakamamış olsam da :)


hediye konusunda yaratıcıyımdır!

Ve bu konuda asla mütevazi olamam 8-)

Abartmayalım. Yaratıcıyımdır ama çok da değil. Araştırmacı kişiliğimin faydaları diyebiliriz buna.

Malumunuz hayatımın 3. yengeci olarak sıraya giren sevgilim (1. doğumgünü babamın, 2.si Ahmet'in, 3.'sü Anıl'ın - tarih sırasına göre) için doğumgünü hediyesi napsam napsam diye zaten az olan arkadaş sayımı sıfırlıyordum az kalsın. Çünkü iki ay öncesinden falan başladım araştırmaya.

Kendi kendime uydurduğum kriterlerim vardı. Kişisel bişi olsun mesela, ama içinde ben olmayım. Ne gerek var? Sonra öyle günlük bir şey de olmamalıydı. Yani sıradan bir şey olmasın. Ama her gün göz önünde olursa daha iyi olur. Neyse, düşün düşün çıkamadım ben işin içinden.

Biblonuzu yaptırın diyen de oldu, git istediği ne varsa onu al manyak mısın diyen de. Biz zaten birbirimizin istediğini normal günde de alıyoruz. Öyle bir ayrımımız olmadığı için özel olmazdı ki. Neyse işte.

Bu süre boyunca Anıl burda değildi. Hatta doğumgününde de değildi. Hatta şimdi de değil. Neyse. Bu konuya uyuz oluyorum. Neyse ki şimdi sadece tatilde, çalışmıyor.

Pinterest'te dolaşırken dur bakiim bi aratayım dedim ve personalized barware adı verilen mükemmel şeyi gördüm:


Ne var ki yaparım ben bunu dedim. Tasarım aşamasında sıkıntı yoktu. Boşuna mı reklamcıyız şurda. Oturdum yarım günde tasarladım.



Sıra geldi cam bardak üzerine lazer baskı kısmına. Yurtdışında çok yaygın biçimde yapılmasına rağmen Türkiye'de ya da en azından İstanbul'da bu mereti yapan yer yok. En az 20-25 yeri aradım. "hımm 1000 adet aşağısına çalışmıyoruz hanfendi" laflarından bıktım. En sonunda bir yer buldum hem de Fulya'ların evinin yan sokağında hemen! Daha önce bardak üzerine yazı çalışmışlar ama resim çalışmamışlardı. Deneyelim dediler. O sırada ben yine umudu kestim ve cam boyası alıp deseni çizsem mi diye planlar yapmaya başladım.

Deli misin kahve arması yap kahve takımına dönüştür diyenler olsa da insan sevgilisini tanımaz mı? Kahve mi bira mı desem düşünmeden bira der. Ben de öyle :)

Neyse ki Canegem'den mail geldi. Kupaya denemişler, olmuş. Bardakları alıp gittim bir gün. O kadar iyi ilgilendiler ki anlatamam. Özellikle Teslime Hanım'ın bu hediyenin yapımındaki çabası bir hayli fazla :)

Sonunda bardaklarım ve altlıklarım oldu. Aslında ahşap istiyordum da işte bulamadım. Tahta kutusunu yaptırayım dedim başta. Sonra eve götüremem veya dışarda verirsem nasıl taşicaz adamın kargo gönderebileceğim bir adresi var ama evde kimse yok derken o tahta kutu karton kutuya döndü.





Bira araştırmaları başladı bir yandan da. Sonunda migrosta birkaç değişik şey buldum. Sırf şişesi güzel diye bir sürü içkiyi saklayan adam bunu da sever herhalde dedim. Zaten bardak altlıkları özel ilgi alanına giriyor ama bardak konusu tamamen benim ilgi alanımdı.

Beklediğimden daha çok beğendi:) o beğenince ben daha çok mutlu oldum. Tahta altlıkları da gösterdim yaptıramadım böyle istiyordum diye. Beraber yaptırırız, ben bulurum sen yeter ki iste diyince daha da mutlu oldum. İlk hediye operasyonum başarı ile tamamlandı kısacası ^-^



Friday, July 25, 2014

'cause honestly you turned out to be the best thing i never had

Ben bu ne demek anlamıyordum. Ama biraz zor olsa da anlamış bulunuyorum. Bu aslında tam olarak bir kişiye değil de toptan tüm eski sevgililere yazılmış bir şarkı sanırım. "iyi ki de olmamışsınız, Allah korumuş beni" şarkısı bu :D




Wednesday, July 23, 2014

Çok yüzlü (iki yüzlü tabirinin yetmediği) bir ülkeyiz.

Dün akşam haberleri izlerken babama sordum. Eğer Filistin Müslüman bir ülke olmasaydı bu kadar haberlerde yer edinir miydi? dedim. Açık ve net "Hayır" dedi. Çünkü insanlara empoze edilen çocukların ölmesi değil. "Müslüman" çocukları nasıl öldürürler.

İftar dualarında bile zorda olan "müslüman kardeşlerimiz"in rahata kavuşması isteniyor televizyonlarda. Çocukken de sorardım dedeme. Neden sadece müslümanlar kurtulsun ki? Diğerleri de kurtulsun. Diğerleri de rahat etsin diye. Sen öyle dua et kızım derdi, bunlar şaklabanlık yapıyor.

İnsanlar ölürken yerimde duramıyorum bir şeyler yapmak istiyorum, yediğimden içtiğimden utanıyorum. Rahat rahat işime gelmekten, yaşamaktan dahi utanıyorum.

Ama size de kendi akrabası bile çıkabilecek çocukların ülkesinde, normalde toplumu korumakla görevli olması gereken kişiler tarafından dövülerek öldürülmesine "hak ettiler" diyebilen hatta daha beter yorumlar yapan; 13 yaşında çocuk kafasından vurulduğunda terörist ilan eden insanların, Filistin'deki çocukları kullanıp insancılık oynamaları adice gelmiyor mu?

Tuesday, July 15, 2014

Blogilates'e sarmış olabilirim

Cassey Ho da idolüm olmuş olabilir. Ama bir sor neden?

Hem güçlü hem feminen kadın tipini oldum olası seviyorum. Böyle çocukluktan gelen bir şey bu bendeki.

Kızlar bulmuş pop pilates başlangıç seviyesi takvimini. Zaten pilates'e başlayasım vardı, hatta pilates setimi sipariş bile etmiştim ki bunu gönderdiler. Ebru Şallı'ya mecbur bırakmadığı için beni bir kez daha seviyorum ben bu kadını.


Daha önce tariflerini falan izliyordum canım sıkıldıkça Cassey'in Youtube'da. Blogilates.com'a bir bakayım dedim. Veee beslenme planını gördüm. Dünden itibaren uygulamaya başladım. Aslında şunu bildikten sonra plana ihtiyaç yok ama ben sarsak bir insanım. Neyi bilmeliyiz:

- Bol su iç
- Sebze ve meyvelerle adeta birer sevgili ol
- Protein tüketimini arttır

Protein diye illa ki et yiyecek halimiz yok. Ben yumurta, süt ürünleri, baklagil vs daha çok yiyorum mesela. Neyse işte. Cassey'in yayınladığı beslenme planı ve benim çevirdiğim halleri şunlar:



Tuesday, July 8, 2014

Ben ne zaman iyileşicem?!

Hala sağ tarafımdaki iltihapla cebelleşiyorum. Sağ taraf derken sağ kulak, burun, boğaz üçgeni tamamen şiş. Bir antibiyotik evresinden geçmeme rağmen bir fark yok. Zaten şu dünyada antibiyotik kadar nefret ettiğim bir şey de yok. Bu arada klamoks hangi firmanın ise manyak gibi reklam yapıyor doktorlara herhalde ki hepsi onu veriyorlar. Ben kullanamadım, kollarım ve bacaklarımı kıpkırmızı yapınca doktor başka ilaç verdi. Belki ilaçtan bile değildi o kırmızılıklar çünkü dün akşam yine başladı!

Uzun uğraşlar sonucu Anıl'a beğenip aldığımız (rengi beni gıcık ediyor ama sevdim diyerek seçtiği) koşu ayakkabısı bende kaldı. Biraz daha kalırsa ellerimle götürme planlarım var. Yalova merkez ile gidecek yer arasında yarım saat varmış diyen kargo görevlisi kadına bakışım tam filmlikti. Sanki hiç gitmedik biz oraya di mi? Bütün kargo şubelerinde çalışanların iq'su 40 ve altı olacak diye bir kriter falan var herhalde. İstisnasız hepsiyle tartışıyor olmamın bir nedeni olmalı.

Çınarcık'a da güneş kremi alıp göndereyim dedim, aras kargo hala adres arıyor(!). Açık adresin neresini arıyorlar bir anlasam. Anladığım kadarıyla Yalova kargoları çalışmak istemiyor. 3 gündür hala şubede kargo. Bu sebeple i lav üsküdar. Nerden gelirse gelsin 1 günde kargo ulaşıyor. Bir de evde bulamayan kargocular paketleri babama götürüyorlar dükkana ki garip bir durum tabi.

Neyse doğum günü ayı ile ilgili olarak aksiyonların devam edecektir 8-)






Thursday, July 3, 2014

Doğumgünüleri dolu haftaya hoşgeldiniz :)

Benim doğumgünüm kışın en ortasında olduğu için yaz çocuklarına özenirim hep. O yüzden bol bol bahçede kutlama yapıyoruz. Hepsi de art arda geldiği için bu aralar pasta seçme konusunda uzmanlaştım sayılır.

Birincisi bağ pastanesi 3 senedir pasta çeşitlerini değiştirmedi. Artık alasım gelmiyor güzel olsa da. Çilekli beyaz çikolatalı, kestane püreli çikolatalı, fıstıklı çikolatalı, envai çeşit meyveli ve tahıllı falan filan. Ceviz ağacına dadandım bu nedenle. Ama onlar da pasta üzerine yazı yazarken kalem değil eski usul icing kullanıyorlar. Değişik bir şey yazdırmak istersen cozutuyor tabi. Bakınız:

Ceviz ağacının yazısı



Bu da bağ pastanesinin


Artık doğumgünleri için kendime gıda kalemi alcam. Hele pelit'e iyice uyuz oluyorum. Hazırlamışlar "iyi ki doğdun" "mutlu yıllar" "iyi ki varsın" diye birkaç seçenek, sadece arasından seçiyorsun. Pasta mesajı benim için önemli arkadaşım. Ufacık pastaya 50-60 lira alıyorsam üstüne istediğimi yazdırma hakkım vardır.

Annem, babam, ipek ve ahmet çınarcık'a göçtüler bu yazlık. Babam gelecek ama şu aralar değil. O yüzden bir başıma İstanbullardayım :( işin kötü tarafı ise Anıl'ın da Yalova'da olması haftaiçinde. Tsk resmen adamı göndermek için benim yalnız olduğum zaman dilimini özenle seçiyor. Ben çınarcık'a gittiğimde belki görüşürüz diye düşünürken saat 9.30'a kadar çalıştırmaları da artık benim kara bahtım kör talihim herhalde. 

Anladım ki bize öyle bir yerde 2-3 saat görüşmek yetmiyor. Şu an hafta bitse de cumartesi gelse de görüşsek diye deliriyorum. Bu adam bir de pilot olacak ben nasıl beklicem gittiğinde delirmeden merak etmiyor değilim :D Bir de kıskancım lanet olsun! Yok ondan bundan kıskanmak değil de, egzotik bir yere gidince "ben de görcektim yaaa!" diye sululuk yaparım. Geçen gün transformers'a gitmişler işten sonra, "ben onu seviyodum ya!" diye mızmızlandım yine. Şaşıyorum kendime bazen. Ben böyle manyak değildim.

Kıskanmak denince aklıma geldi. Ekşi duyuruda millet yazıyor ben de okuyorum vakit geçsin diye bazen. Gönül işleri kısmında öyle garip kıskançlıklar yazıyorlar ki bayılan stv spikeri tepkisi veresim geliyor. Neden watsaptan yazmadı bana diye kıza beni aldatıyorsun diyen manyaklar var. Hayat nasıl geçer öyle anlamıyorum? Bizim de ana iletişim aracımız watsap her günümüz insanı gibi. Eğer yazmamışsa uyumuştur, işi vardır, bir şey vardır yani. Ben hele bazen telefonu atıyorum bir yere, iki saat aklıma gelmiyor oyuna veya kitaba dalarsam eğer. Bir de gizli iş çevircek insan her türlü çevirir, senle konuşurken de çevirir. Böyle şeylerin (aramadı, yazmadı, konuşmadı, nereye gittiğini söylemedi) insanların hayatında baya baya önem taşımasına hayretler içinde bakıyorum. Hayretleri geçtim, ünlü "bi bok anlamadım" bakışımla bakıyorum.

Bir kere otururken Anıl sorduydu, ben sana nerdesin napıyosun diye sorma ihtiyacı hissetmiyorum, garip mi bu diye. Ben de biz böyle bir şeyi sorma ihtiyacı olmadan laf arasında konuşuyoruz zaten dedim. İlla gittiğin yeri söyleyeceksin dese inadına söylemezdim kendimi biliyorum. Ben sormam ama o da söylüyor zaten. Genelde sohbet içerisinde geçtiğinden sorma ihtiyacın kalmıyor. Konsept şu:

- ohh bugün erken bitti işimiz, yemeğe çıkıcaz şimdi sonra belki de sinema 8-)
+ gezin tabi ohh ben de capitol'de deli divane dolaşıp ahmet beye hediye arayım, ben yokken şiddet içeriklilere gidersin hatta :D
- vurdulu kırdılı yine tam senlik :)

-5 saat leytır-

- napıyosun bitti mi film? hangisine gittiniz merak ettim? oyuna dalmışım ben de :D uzun zaman sonra bu kadar çok ps oynadım beynim muhallebi gibi şu anda :D

- yarım saat leytır-

+ yok daha yeni çıktık :) transformers'ı izledik. sen ne oynadın? 

- bi yarım saat daha leytır -

- ben yine oyuna dalmışım yaa :D Assasin's creed 8-) ama ben transformers'ı seviyodum! neyse biz de evde godzilla izleriz 8-) 

bundan sonra anca sabah konuştuk mesela. duyuruda gözlemlediğim kadarıyla benim böyle bir durumda "kimlerle gidiyorsun sinemaya?" "ne işin var?" "hani benle gitcektin?" konseptli tripler atmam, onunsa "evde otururken o telefona nasıl bakılmıyor?" şeklinde tepki vermesi lazımdı. Sonra niye kanser olayları arttı. Oğlum manyak mısınız böyle manyakça düşüncelerle tabi ki kanser olursunuz, inme iner insana be. 

Üç gündür oku oku içim şişti. Daha bakmicam duyuruya falan. Millet kafayı yemiş!

Monday, June 23, 2014

Bir kilo verme şeysi

Hala verilecek 10 kilom var, buralara kadar da bir yerlerimi yırtarak gelebildim. Şu sıralar isyan etme dönemimdeyim. Babane gibi bir sürü ilaç iç, deli gibi her yere yürü her an hareket et sırf daha fazla enerji harcayım diye, doktor alerji nedeniyle "çikolata, cips, kola, baharatlı ve yağlı şeyler yeme bir süre" dediğinde iç sesin "cips neydi? çikolata neydi ki?" diye sormuş olsun, her akşam eve gidip yağsız tuzsuz yemekler hazırla. Aman bol su iç, vücut ödem yapmasın, aman ara öğün yap şekerin düşmesin, şekerli şeyleri ağzına sürme şekerin çıkmasın. 

Buna rağmen haftada 400 gr ver zar zor.

Bazen bu kadar dikkat edemiyordum doğru. Özellikle de Anıl'la görüştüğümüz günlerde. Bazen deliriyorum, sapıtıyorum, evet doğru. Ama hep kontrollü biçimde.

Kontrolden sıkılmışken daha beter kontrol altına alıyorum kendimi. Hele de Anıl görmediğim 1,5 hafta içerisinde 1 hafta daha görmesem tanımam için yakasına karanfil takması gerekecek hale gelince! Erkeklerin metabolizmasına sinir oluyorum zaten, o kesin. O yüzden onun yöntemini uyguluyorum bundan sonra. Daha az yemek, daha fazla hareket. Doğal olmayan hiçbir şey yemiyorum. İşten eve evden de işe yürüyorum. Yani normalde çıkışlarda yürüyordum eve, artık sabah da erken çıkıp yürücem işe. Burda kahvaltı ederim. Akşamdan sandviç hazırlarım kendime mükemmel light peynirim ile. Bu kadar. 

Sunday, June 8, 2014

Çok seviyorum!

Acayip seviyorum, öyle böyle değil. Benim gibi -kabul edelim- biraz soğuk insanı bile nasıl olup da sevgi dolu bir insana dönüştürdüğünü merak ediyorum bazen.

Daha bir gün önce tüm günü nerdeyse geçirsem de birlikte, ertesi gün uyandığımda da yanımda olsun istiyorum. "E hani ben yine özledim, görüşünce de mi geçmiyor özlemek?" diyorum. Hoş iki günü beraber geçirsek de gittiği anda aynı şeyi düşünüyorum yine ben.

Normalde kendimden dahi sıkılırım ben. Bu sefer de şu ruh halimi bozan herhangi bir şey, kişi, olay, durum, hal olursa amazon kadını gibi saldırmaya hazırım.

Endorfin iğnesi yapılmış gibiyim. Sebepsiz yere mutluluk doluyum. Düşün bu ara depresyona girecek derecede işten sıkıldım. Kaçacak yer arıyorum resmen. Ama yine de mutluluk doluyum işte. Hem de hayatımda sırıtmadığım gibi sırıtacak kadar.


- Bu sefer fotoğraf çekicem İpek, söyle Busem'e :D
+ Kuduruyor burda çekilin diye, fenalık geldi yahu! ne artistsiniz! Bu ne kapris?!
- Çok kaprisliyizdir 8-)
+ Bilseydik size özel fotoğrafçı tutardık :D
---------------

Eve dönecekken "neden gün bitti ki, bitmesin dursun burda. Kowalsky'nin yaptığı zaman durdurma makinesini getirin bana!" diyecek kadar özlüyorum. Anlayamazsınız :(







not: beni bilen nasıl bir Özge Borak hayranı olduğumu bilir. eyvah eyvah filmlerini sırf sapık gibi kendisini izlemek için izlemişimdir. Youtube'u açar sapık adamlar gibi oynamasını izlerim.
heh işte, dün anıl bana ona benziyorsun dedi. benim için nasıl bir iltifat olduğunun farkında değil :) "o kadını ben çok beğeniyorum, sen de ona benziyorsun" dedi. neden bayılan stv spikeri gibi tepki verdiğimi hiç anlayamadı tabi :D