Sunday, March 31, 2013

Pazartesi Sendromuna Son 19 dk.

Evet genç, ben yarın bir sürelik aradan sonra yeniden çalışmaya başlıyorum. Uzun süredir freelance çalışan bir ev manyağı olarak insan içine nasıl çıkacağım konusunda endişelerim yok değil.

Gazetecilik iyi güzel fakat, GSÜ'nün medya iletişimi, marka yönetimi gibi sertifikaları daha cazip gelmeye başladı.

Farkına vardım ki yazacak bir şeyim kalmamış benim. E gideyim bari ben.

Tuesday, March 12, 2013

Spor ve Türk İnsanı İlişkisi

Kabul edelim ki genel olarak sportif bir millet değiliz. Yiyelim, içelim, yatıp zıbaralım, tuvalete bile gitmeyelim mümkünse diyen bir yapımız var genel anlamda. O yüzden gereksiz yere top peşinden koşturmalar falan yapıya ters.

Erkekler spor yapmak istese ya futbol oynayacak, az daha "elit" ise basketbol vs. Kadınlar için durum daha vahim. Ne gerek var sonuçta karımızın kızımızın efor sarfetmeli işlerin içinde?!

İşte o yüzden lömbür lömbür geziyoruz gençler. Üzerine bol tereyağlı, bol salçalı yemekler gelince de... ehm. Neyse, yemek konusuna girmeyelim.

Erkek kısmı beni şu an ilgilendirmiyor, o yüzden mevzuyu kadınlara indirgiyorum. Hatta daha da abartıp kendime dönüyorum.

Doğuştan sen de ayı yogi ben diyeyim winnie the pooh modelinde doğmama rağmen önlenemez bir hareket etme ihtiyacım vardı. Milletin çocukları götümüzü kaldırıma yayıp barbie'lerimizi giydirelim derdinde iken İpek ve ben evde top oynamaktan vazo bırakmamış, lastiğe üçüncü bulamadığımızdan evdeki bir sandalyeyi insan yerine koyup lastik oynamış, birimiz okula isek duvarlarla top oynamıştık. Buradan çıkacak ikinci anlam ise, evet evden pek dışarı çıkabilen çocuklar değildik. Yalnız ev danalarıydık.

Kenarda duran kızlardan biri yerine bizde devasa bir sandalye vardı işte.


İlkokulda sınıf ortalamasını ikiye katlayan boyum nedeniyle çeşitli basketbol okullarından insanlar gelip bizimkilerin aklını çelmeye çalışıyordu gönderin bu çocuğu spora diye. Babam & babanem ise "kız çocuğu ya iki gün sonra bunların deplasmanı olunca nasıl göndericez başka yerlere?" diyerek yollamadılar. Bu konuda tek teşekkürüm iyi ki baskete göndermemişler lan, daha da geliştiğimi düşünemiyorum kısmıdır.

Bunun ardından (ne basket ne jimnastiğe gidememenin yarattığı umutsuzluk ile) üniversiteye kadar devam eden evde yayılıp yatma kısmı gelir. Para kazanmaya başlamamla ve babamın da daha modern bir insan haline dönüşmesiyle birlikte spor sevdası gene başlar.

İlk evre evde pilates denemeleri.

Sonra sürekli devam eden fitness maceraları.

Kısa süren salsa macerası, sonrasında parasını verip ayakkabılarına kadar alıp tam latin dansı gurusu(!) olma dönemi. Baya parlak simli mimli, pembe ayakkabı aldım ben salsa yapıyorum diye?! O ayakkabıyı bir salsa gecesinde giymeden de yaşlanamam tabi!

Şu an hepsinden sıkıldığım, zumbaya merak saldığım dönemdeyiz. İnsan günde bir gün iki gün gider, her gün ne işin var? Ama hakkını vermek lazım, dünyanın en güzel şeylerinden biri. Artık her duyduğum hareketli şarkıda kolumu bacağımı sallayıp oynamak istiyorum! Eşli danslarda eşinin sana uymaması durumu var. Tabi eşli dansların erkek egemen olması, bizim erkeklerin de "biraz odun" olması durumu zorlaştırıyor. Ama solo danslar öyle mi?! Dağıt dağıtabildiğin kadar.



Bir de Üsküdar-Harem sahil yolunu keşfetmemiz güzel oldu. gidiş dönüş 4,5-5 km yürümüş oluyoruz Aylin'le. Ama yetiyor mu? Hayır! Bu hafta koşulacak artık.



Etraftaki bütün kızları toplayıp oryantale başlamayı da düşünüyorum son zamanlarda. Asıl hedef roman ama kurun başlamasını beklemek lazım (evet, hala lanet olasıca roman havasını oynayamıyorum! Trakyalı genlerim benden utanıyor).



İşte buldumcuk olmak böyle bir şey herhalde. Daha keşfetmediğim yüzme diye bir alan var. Yazın ona da bir şekilde el atacağım tabi.