Tuesday, December 31, 2013

#huseyinamcayalnizdegildir

Çok uzatmaya gerek yok. Her yerde yazdığım gibi burada da yazıyorum ki belki başka bir yerden görmeyenler burda görür de bir yardımları dokunur.

Olayımız şu

Haberleri takip etmedim dün akşam ve bu sabah. O yüzden görmemişim haberi. İlk olarak sözlükten gördüm. Sadece tek bir kare fotoğrafla. Video var ama yaşlı insanlara karşı çok fazla hassas bünyemin olayı kaldıramayacağının farkındayım.

Bir yazarın (pomaklar) fikri ile başladı her şey, sonra the good fever -her kim ise tanımıyorum ama mükemmel insanmış- işi yakından takip ederek hüseyin amcaya hesap açılmasını sağladı. Sonuçta günümüzde yardım yaparken bile düşünüyor insan doğru yere mi gidiyor diye.

Sonra şu an gizlilik nedeniyle ismini veremeyeceğim ziraat bankasından bir yazar, telefonla ulaşarak hesabın doğru olduğunu teyit etti. İlk yarım saatte toplanan para 16 bin gibi bir şeydi. Yardım yapanların çoğu öğrenciydi. 5 lira, 7 lira gönderenler vardı. Liseli diyeceğin çocuklar "telefon için para biriktiriyordum ama onlardan önemli mi?" Diye birikmiş parasını gönderdi.

Sabahtan beri bozuk olan moralimi mükemmel hale getirdiniz gençler! Harikasınız!

Ama tabi dahasını yapmak da elimizde. Verdiğim linkten bilgilere ulaşabilirsiniz.

Sunday, December 29, 2013

New Year Resolutions (İngilizce başlık atmada daha iyiyim, yapacak bir şey yok)




Hem iyiyim hem kötüyüm. Nasıl böyle olunuyor bilmiyorum. Ama kötü olan kısım benim stresli iken deli gibi yemek yiyesimin gelmesi. Sevgili insülinin ortaya çıkmasından sonra hiç tatlı yememiştim. Son birkaç günde onları da yedim. Sabah iğrenç bir hisle uyanıyorum o yüzden. Bundan sonra ona bir dur demek gerekli.

Spora gidemedim son iki haftadır. Yarın ona da yeniden başlıyorum. Eski düzenime geri dönmem lazım. Yeni yıla düzenli halimle girmek planım. Daha fazla hastalık istemiyorum hayatımda.

Kitap okumaya yeniden başlamış olmak mükemmel bir şey. Abik gubik rahatsızlıklar yüzünden çalışmaya ara veren beynimin yeniden çalıştığının kanıtı adeta. Hatta daha önce yazmıştım, birisi konuşurken ona konsantre olamıyorum, kopup gidiyorum saçma sapan şeyler düşünüyorum diye. Hepsi hormonlar yüzündenmiş. Ben 3-4 senedir böyle yaşamaya alışmaya çalışıyordum. Kendime kızıyordum hani eski halin diye. Yeniden hazırcevap tarafımı bulmama sevindim. Hala eskisi kadar iyi değilim ama düzeliyorum.

Bunlar pek etrafımdakiler tarafından fark edilen şeyler değildi. Ama ben içten içe bir hayli acı çekiyormuşum.

Geçtiğimiz günlerde not defteri tutmaya başladım. Yaşlanmanın ilk belirtisi olabilir mi bu? Bence olabilir. Her gün olan şeyleri yazıyorum aslında. Unutmak istemediklerimi. Doktor randevularımı, önemli ise beni kimin ne zaman aradığını, hafta sonu ne yapmam gerektiğini ve okumak istediğim kitapların isimlerini yazıyorum.

Edebiyat okumuş bir insanın yaşayabileceği en büyük zorluklardan biri okuyamamak herhalde. Bir paragraf okumaya dayanamıyordum. Nasıl çeviri yapıyordum, onu bilmiyorum bak. Çeviride artık belli bir formüle dayalı gittiğimden olabilir. Çeviri yapabildiğim ama sevmediğim işlerden biri benim için.

Yeni şeyler öğrenmediğimden, resmen depresyona sürüklendim. Bu yüzden olduğunu fark etmedim tabi. Ama sonra internette günümüzde uyguladığımız bazı batıl inanç ve davranışların kökeniyle ilgili şeyler okumaya başlayınca fark ettim bunu. Gazetecilik bana bunu hiç veremedi mesela. Berbattı, hala çok berbat.

Dansı beceremeyince de suçu kendime atmıştım. Onda da sorun bende değilmiş neyse ki. Konuşmayı beceremiyorken dans figürlerini nasıl tutacaktım kafamda? Yaza kadar tamamen düzelip sağlam bir dönüş yapma planım hala var. Hem yazın daha ucuz oluyor ahacbhjsk :)

İnsan ne istediğini bildiğinde rahat oluyormuş. Belki yine aceleci, evhamlı, patavatsız bir insanım ama en azından eskisi kadar değil. Deniz'le de konuştuğumuzda vardığımız sonuç gibi; beni benden başkası üzemez :)

Sunday, December 22, 2013

Kalp for Zeki.

Bu şarkıyı 5268. kere paylaşıyor olabilirim bu blogda. İlk defa geyiğine paylaşıyor olmam ise değişik oldu tabi.

Üç gündür non-stop fal bakılan bir evreye girdik. Nasıl oldu ben de bilmiyorum. Fala inanan biri olmadım hiç, zaten saçma. İşin içine paranormal şeyler karıştı mı hoşuma gitmiyor değil. O yüzden sırf belki gerçekten fantastik yönleri vardır diye ünlü falcılara gitmişliğim vardır. Ama en mükemmeli olanı biliyor anca. İnsanın gözlerine bakarak konuştuklarından Harry Potter'daki gibi bir Zihnefend (Legilimency) durumu var diye düşünüyorum. Ama birbiri ile alakasız üç beş kişinin aynı şeylerden bahsetmesi garip gelmedi değil. Aynı şeyler derken şu olacak bu olacak değil. aynı imgeleri görmeleri garip. Sanırım hep aynı şekilde içiyorum kahveyi.

Neyse Zeki'ye bağlanıyoruz. Bu şarkıya ilk duyduğum andan beri bayılıyorum. Rahat 5-6 şarkı çıkarılacak tek bir şarkı. İşte konumuzla alakalı kısım ise "Dünyayı durdurdum bakarsın diye / Fallara bağlandım çıkarsın diye" kısmı.

Bir elamet geldi huuuuuu!





BACK TO THE FUTURE! referansı olsun bu edit...

21.10.2015'ten geliyor:

Fallarımda çıkan "üniformalı" "asker galiba" "boylu poslu" ve "esmer" diye betimlenen arkadaşı bulalı neredeyse 2 sene olacak. Artık kendisi falımda çıkmaya tenezzül etmiyor. Ya da fallarıma kendisi bakmaya çalıştığı için kendisini göremiyor. Bilemedim o kısmı :)

Thursday, December 19, 2013

Vayn'a takılmak, içinden çıkamamak, falan, filan, vs. (Faforilerim Mertkan & ArapFaik)

Bir süredir sapık gibi vine izliyoruz akşamları İpek'le. Mesai sonrası eğlencem resmen. Bir sürü insanı takip ediyorum ama şu iki çocuğa bayıldım. Şaşırtmayacak biçimde Ankaralılar. Biri ArapFaik, diğeri de Mertkan. İkisi de üniversiteli anladığım kadarıyla. Mertkan'ın babası daha bir Türk babası iken ArapFaik'in babası daha ılımlı, daha şirin. Örnek verecek olursak:




Diğeri ise:




İzleyin bence bunları. Şirin veletler :D

Sunday, December 1, 2013

I don't want to go!

İnsan ilk defa gittiği bir şehre karşı sanki hep orada yaşamış gibi hissedebilir mi?

Tekrar gitmekten bahsederken "gitmek" olarak değil, "geri dönmek" olarak bahsedebilir mi?

Bu ve bir çoğunu Londra için hissediyorum. Bu yüzden de BBC Türkçe editörlüğüne başvuru yaptım. Beni ararlar mı? Sanmam. Ama yine de başvurmadım dememek için başvurdum.

Dört günde, burada belki bir ayda tanışamayacağım kadar insanla tanışabilmem sorunun bende değil tamamen Türk insanında olduğunu kanıtlıyor gibi. Benim "fazla kibar/soğuk" davranmamda sorun yokmuş, sadece buradakiler fazla laubali ve yılışık.

Geri döndüğümde (keşke iş bularak olsa bu) Luke & Kay ile Playstation oyunları üzerine The Plough and Harrow'da sohbet etmek (içecek Ale olmasın, bir nevi sulandırılmış bira... peh); adını hatırlamadığım Doctor Who manyağı adamla sokaklarda elimizde sonic screwdriver ile millete şaka yapmak; yine ayrı bir Doctor manyağı kız olan Mai ile cosplay için kıyafet aramak istiyorum. (İşin garibi hepsinin telefonu veya e-mail adresi elimde; imkansız değil hiçbiri - ama bana imkansız gibi geliyor:/)







Bu arada I don't want to go espirisi için bkz:


Thursday, October 24, 2013

London is really calling this time!

Hayatımın en doğru çılgınlığını yapıyorum sanırım.

Sonbaharın ortasında, sadece Doctor Who'nun 50. yılı kutlamalarına katılmak ve filmi sinemada izlemek için 4 günlüğüne Londra'ya gidiyorum. Tabi vize alabilirsem.

Hala o kadar masalsı geliyor ki. Bir de üzerine Londra'nın en "İngiliz" caddelerinden birinde apartman dairesi tuttuk. Evin olduğu sokağa sapık gibi Google Maps'ten girip bakıyorum durmadan. 4 günlüğüne de olsa evim olacak Londra'da. Benden mutlusu olabilir mi?

Filmi sinemada izleyeceğiz. Ama sonrasında çeşitli İngiliz ıvır zıvırı alıp (mesela custard, jelly babies!) BBC'ye geçip çayımızı içerken izleme planlarımız da var. Yıllardır özendiğim şey.

Matt Smith'le fotoğraf çektiricez! Daha ne diyebilirim ki. Adamlar organizasyonun dibine vurup "Herkes fotoğraf çekilmek istiyor, o zaman 5 pound alıp hem sıraya koyalım bunları hem de fotoğraflarını çekelim" demişler. Ayy adamı nerde yakalarım derdi yok.

Çok müze gezeceğimi sanmam bu sefer. Evet bu sefer, çünkü daha defalarca gideceğime eminim. Bu sefer biraz Londra'da yaşamak nasılmış, onu anlamak istiyorum. Publar, restoranlar, parklar derken ağzım kulaklarımda olur zaten.

Wednesday, September 25, 2013

Her şeyini blogda paylaşan insan

Benim bu, yine geldim.

Sevgili vücuduma ithaf ediyorum bu yazıyı.

Manyak mısın arkadaşım? Bir vücut bu kadar mı zayıflamak istemez? Daha bir şey çıkarma gözünü seveyim!

Etrafımdaki herkesin "kızım sen bir git doktora, bu kadar spor bu kadar diyetle senin olimpiyatlara katılman lazımdı" (sporcu olmayan ülkemizde benim olimpiyatlara katılma ihtimalim baya var bence) yorumları biraz tırtıklasa da beni sallamamıştım. Fakat son zamanlarda fark ettiğim gereksiz asabiyet, artık benim bile dikkatimi çeken konsantrasyon bozukluğum "bi gideyim evet" noktasına getirdi beni.

Bir de insanın morali bozuluyor tabi. Haftada en az 3 gün 2'şer saat spor yapan bir insanım, etrafımdaki normal insanlara baktığımda onların yarısı kadar anca yediğimi fark edebiliyorum sonuçta. Ama diyabet aklıma en son gelecek sorundu. Tamam henüz diyabet hastası değilim ama bi bokluk varmış insülinde.

İnsülin direnci çok saçma bir şey bence. Kilo alınca "ehehe salak, artık veremicen de bunları" diye kıs kıs gülen bir hormon problemi bu.

Benim durumumda görüyoruz ki egzersiz, spor, diyet, bazen vız gelip tırıs gidebiliyor bu naneye. Genlerinizde varsa en ufak aralıktan ce-e yapıyor.

Haşimato uyuzunu uzun süre fark edemediğimden zaten kilo alma ve verememe problemim olmuştu. Bir insan 2-3 ayda 10 kilo alır mı? Ben aldım. Yine bunu kendi hatam sanıp 5'ini verdim bir de. Bence tsh'ı 80'lerde bir insan için büyük bir şey başarmışım. Devamını veremiyor olmamı buna bağladılar. Peki dedik. Bir sene geçti aynı yerdeyiz.

Meğerse insülin de diyormuş ki madem aldın kiloyu veremedin artık hiç veremezsin. Sapık mısınız lan?

Doktorcuğum bile "eğer spor yapmasan, beslenmene dikkat etmesen böyle kalamazdın; çok daha ciddi sorunların olurdu" dedi. Bazen inadım işe yarıyor ne diyeyim.

Neyse ki tıp çok ilerlemiş :D 20. yüzyılın başlarında yaşıyor olsaydım tedavisi de olmayınca ne olurdum bilemiyorum. Bi defa ikisi de asabiyet yapan sorun, etrafta adeta Vezüv yanardağı gibi dolaşırdım, kime patlayacağım belli olmazdı.

Artık bundan sonra I Levotiron & IDiaformin.

Monday, August 26, 2013

Unsuz - Şekersiz Brownie (Hindistan Cevizi Unlu)

Her zaman ıvır zıvırla kafanızı ütülerken bu sefer faydalı bir şeyle karşınızdayım. Tumblr'da dolaşırken undressedskeleton'un inanılmaz "sağlıklı" tariflerine rastladım. Yaklaşık bir senedir takip ediyorum kendisini. Garip garip unlar kullanıyor; hindistan cevizi unu, badem unu, fındık unu gibi. Bu unların özelliği karbonhidrattan çok protein içermeleri. Bir de protein tozu kullanıyor çoğu tarifte un yerine.

Bir senenin sonunda artık merak ettim birini deneyeyim dedim. Ama bu tarif undressedskeleton'dan değil. Şuradan: http://www.foodiefiasco.com/coconut-flour-breakfast-brownies/

Bu tarife ek olarak bir yumurta ekledim ben. YUMURTASIZ KEK Mİ OLURMUŞ?

Beş denek üzerinde yaptığım araştırmalar kekin sadece az şekerli olduğunu, onun dışında sıradan brownie'den bir farkı olmadığını gösterdi. Kimse unsuz veya şekersiz olduğunu anlamadı.

Öncelikle sıradan hindistan cevizi aldım rende halinde olandan. Paketi doluyken çekmeyi akıl edemedim. Ama sıradan hindistan cevizi iste. Ellişer gramlık iki paketti benimki.


Onu çift bıçaklı mutfak robotunda un gibi olana kadar çektim. Hindistan cevizi biraz yağlı olduğundan pütür pütür olmasın diye bir kaşık normal un ekledim. Sonuç şu oldu:


Bir bardak kadar bu undan alıp bir kaseye koydum. Üzerine bir çay kaşığı kabartma tozu ve bir çimdik tuz, üç kaşık da kakao ekledim. İki kaşık kakao da yetermiş bu arada. Benim kullandığım kakao biraz fazla iyiymiş çünkü :/


Başka bir kapta bir muzu ezdim. Üzerine yedi paket stevia ekledim. Bu şeker gibi tadı olan bir tatlandırıcı. Şeker gibi derken çay harici her türlü yiyecekte şeker tadı veriyor. Çayda kullanımını tavsiye etmiyorum. Stevia adında bir bitkinin özüymüş bu.

Eğer stevia ya da tatlandırıcı kullanmak istemezseniz yarım bardak şeker de kullanabilirsiniz. Bal veya pekmez nasıl sonuç verir bir bilgim yok.



Steviali muz karışımını una ekledim, ardından bir yumurta çırpıp onu da ekledim. Bir-iki kaşık da süt ekleyip bunlara iyice karıştırdım. Sıradan bir kek hamuru oldu. Kakaoyu cömert kullandığımdan biraz koyu renkli oldu tabi.


Ben daha kolay olur diye muffin kağıtlarında pisirdim. Tam altı tane çıktı. 175 derecede 10-15 dk pişirdim. Bıçak yöntemini bunda da haince kekler üzerinde kullanıyoruz tabi. Batırın bıçağı keke, eğer temiz çıkarsa pişmiştir.

Kekin pişmiş ve pişmemiş halleri:


Asıl mevzu şu ki, tatlandırıcı kullanıldığında altı adet muffinin toplam kalorisi sadece 250. Yani bir tanesi 50 kalori bile değil.

Thursday, August 22, 2013

Fuck this thing in particular

Ne yazacağımı bilemediğim bir gündeyiz yine.



Şununla başlayalım mesela; bütün paramı gezmek için harcadım/harcıyorum. Taa doğum günümde bir yazı yazmıştım, doğum günüme girerken yoldaydım sanırım bu sene çok gezicem diye - çok fena şekilde doğru çıkıyor.

Bir blog olarak yaptıklarımı buraya yazmam gerekir - bir nevi günlük olarak. Ama her şey o kadar hızlı oluyor ki hangisini yazayım bilemiyorum.

İlk defa yaz aylarında çalışıyordum. Zannediyordum ki bu sene hiçbir yere gidemem. Hiç de öyle değilmiş. Hafta sonlarını bile etkin biçimde kullandım :D

En son bir değişiklik olsun Çınarcık'a gidelim dedik. Hayatımın en güzel günlerinden 2'sini geçirdim diyebiliriz. Zamanım olsa bir süre hayatımın çimenlik alandaki şezlonglar ve beach restoranı arasında geçmesini, durmadan bizimkilerle diğer insanların tipleri & giydikleri konusunda dedikodu yapmayı, gece ise her ne kadar küçük olsa da Kio'ya gidip saçma salak dans etmeyi isterdim. Bu yüzden babamın Çınarcık'ta yazlık alma fikrine önceden ne kadar karşı çıksam da, şu sıralar can-ı gönülden destekliyorum :D

Kurban Bayramında veya şöyle diyeyim herhangi bir bayramda ilk defa evde olmayabilirim. Zaten ziyaret eden/edilecek kimse yok. Şimdilik plan Kıbrıs gibi görünüyor. Yine de henüz somut bir adımımız yok. Olmasına da gerek yok, son anda karar verip Yunanistan'a gitmiş kişileriz ne de olsa.

Kasım'da İngiltere'ye gidiyorum! Hem de Doctor Who'nun 50. yıldönümü kutlamaları için! Kaç akıllı, kaç fangirl kalkıp Londra'ya gider bilemiyorum. Uçak biletlerimizi neredeyse 8 ay öncesinden aldık vazgeçmeyelim diye; henüz filmi nerede ne zaman çıkacak bilmediğim için onun biletlerini alamadım ama kutlamaları için London ExCel'deki etkinliğe biletlerimiz hazır. Hatta Matt Smith'le çektireceğim fotoğrafın sırasını dahi aldım. Dönüşte ofisteki masamı süsleyecek kendisi :D Bir de Catherine ve David'i görürsem dünyada benden daha mutlu kimse olamaz sanırım.

Bu sefer akıllılık edip pasaportumu on yıllık aldım. Bu da demek oluyor ki artık pasaport çıkarmaya üşenmek yüzünden bir yere gitmeme sorunum kalmadı. Vize sorunumuz da şirket sayesinde sorun olmaktan çıktığı için bir hafta sonu Barcelona'dayım dersem kimse şaşırmasın.


Friday, August 9, 2013

İyi ki 15 yaşında değilim!

Olsaydım bir Demi Lovato hayranı olabilirdim, kendimde bu potansiyeli görüyorum.

15-16 yaşlarında iken de Beyonce'ye hayrandım, herkes Britney, Mariah Carey peşinde koşardı. Sağlam ilerleyecek tipleri bulma konusunda üzerime tanımam.

(bu arada saçımı dediğim gibi Demi Lovato modeli yaptırdım, pişman değilim - aksine acayip mutluyum :D )

Tam da zamanına denk geldi bu şarkı! Birinden hoşlanmaktan dahi bu kadar korktuğumu bilmiyordum.



Puttin' my defenses up! dediğinde de aklıma hep Transformers geliyor nedense, tam arabadan robota dönüştüğü anlar!

Tuesday, July 16, 2013

Yine ben

:/

Şu anki yüz ifademi en iyi bu anlatır herhalde. O kadar kabusun üzerine 2 sene öncesinin mesajları facebook'ta nasıl ve neden karşıma çıkar?

Her şeye rağmen bugün güzel bir gün, bir şeyi daha silmiş oldum işte.

Hey lovelies!

Kötü bir rüyayla başlayan güzel bir gün bence. Bu ofiste iken her şey bana güzel geliyor nedense. Zaten renklerin beyaz ağırlıklı olması insanın içini açıyor. Eski çalıştığım yer de beyazdı ama orası "bembeyaz"dı. başka renge yer yoktu. En ufak ışıkta gözleri kamaştıracak, hijyenik bir beyazlıktı. Burası güzel, burayı seviyorum ^^


Kötü rüya ise, sanırım 25 yıllık hayatımda gördüğüm en kötü rüyalar sıralamasında ilk üçe girebilir. Birincisi hala çok küçükken -sanırım 4-5 yaşında falandım- dedemin hasta olduğunu öğrendiğimiz zamanlarda gördüğüm rüyaydı. Dalak büyümesi vardı dedemde, o kadar etkisinde kalmışım ki rüyamda dedem "yeter artık bıktım böyle yaşamaktan" diyip buzdolabından (ne alakaysa) bıçak çıkarıp dalağını kesmeye kalkıyordu. Babam durdurmaya çalışıyordu. Evet - bu hala gördüğüm en kötü rüya.

Daha önce çok kişinin öldüğünü gördüm rüyamda ama dün geceki ayrı bir fenaydı. İsmi gerekmeyen, çok uzun zamandır haber almadığım şahsı tanıyan biri gelmiş bizim eve. "Öldü onlar (annesi&kendisi) yavrum" diyor bana. Ben "yok teyze sen karıştırıyorsun herhalde, nasıl olur?" diyorum. Al bak gazetede bile çıktılar diye elime bir gazete tutuşturuyor. Hani böyle berbat bir haber alınca insanın kalbi çökmüş gibi olur ya, onu hissediyorum. Ağlamak istiyorum, o da olmuyor. Baya rüyamda panik atak yaşıyorum. Elime verilen gazeteyi okuyamıyorum (rüyada insan okuyamaz zaten). Beşbin senedir aramadığım ama ezbere bildiğim numarayı hatırlamaya çalışıyorum - hatırlayamıyorum. Felaket tellalı teyze "kızım o numara değil, değişti o numara zaten" diyor (teyze hani ölmüşlerdi, telefonları nasıl değişsin?) kadının telefonundan bakıp numarayı yazamıyorum bir türlü (yine rüyada numaraları da tanıyamaz insan). 

Rüyama giren teyze - manyak mısın? Unutulmaya çalışılan insan böyle mi hatırlatılır lan!!!

Neyse, çok da yemedim sahurda ama kabus top 10'a bir adet daha eklemiş oldum. Zaten birini rüyada ölü görmek ömrünü uzatır derler.

-----

Gerçek hayata dönecek olursak; Nine West'te çok güzel sandaletler var. Yine çıkışta bana Capitol yolları gözüküyor demek bu. Zaten bu ara sapık gibi ayakkabı alıyorum, sonumuz hayrolsun ^^ Gerçi koskoca İstanbul'da ipad usb dock satan tek yerin d&r olduğu gerçeği yüzünden Capitol'e gitmem gerekiyordu. BİR USB KABLO 60 TL OLUR MU?!?! Her şey James Potter serisini okumak için.

Bir hayran hikayesi olarak yazılmış ama son derece profesyonelce hazırlanmış. J. K. Rowling de onaylamış. PDF olarak yayınlamışlar. İlk iki sayfadan anladığım kadarıyla Rowling etkisi var tarzında. Okuduktan sonra tam yorum yaparım artık. (bkz: http://www.speedbumpstudios.com/chapters/JPHEC.pdf )

Capitol'ün ardından kuaföre gidip zaman geçirmeyi planlıyorum. Her şey iftar saatine hızla yaklaşmak için! 

Saçım biraz daha uzayabilirse eğer "Beyonce" veya daha up-to-date bir tabirle "Demi Lovato" modeli yaptırmak gibi planlarım var. Tabi onu yaptırınca eve bir de 5"lik boru boyutunda maşa almak gerekir ki o devasa bukleleri her sabah yapayım. nihaha!!!



Ama bir yandan da yeni takıntım New Girl'deki yeni idolüm Cece modeli var! Allah'ım nasıl güzel bir kadındır o! Bence insan değil :D





Thursday, July 11, 2013

To me!


Öfff ofisteyim, zıbarıp yatamıyorum da. Kim bana beddua ettiyse çabuk geri alsın :(

Tuesday, July 2, 2013

Kimin yüzünden?

Seenden ötürü be diyerek cıvıklaşmıyorum. İşin garibi bugün bu şarkıyı paylaşıcam diye karar vermiş olmama rağmen mütemadiyen cıvıyasım var.




O zaman sendeyiz F.D.

in memory of 02.07.2011 bebişim

Monday, May 27, 2013

Yine online alışveriş! - Butigo -

Bir dönem olsun, o zaman yeni bir ürüne vurulup bir hafta alsam mı almasam mı diye düşünmeyim. -imkansız-

Her yerden fırtlayan adwords reklamları yüzünden girip Butigo'ya bakayım dedim. İlginç bir tarzları var. Birkaç soru soruyorlar, ona göre kişinin beğenebileceği ürünler sıralanıyor. Tabi Butigo yüz yıldır yayında olduğundan çoğunuz bunu biliyorsunuzdur zaten.

Şu ayakkabılara vuruldum. İçlerinden hangisini seçsem diye 2 haftadır bakıyorum desem?



Beni tek sinir eden şey ayakkabıların hiçbirinin gerçek deri olmaması. Hepsi suni. Ben ise kapalı ayakkabıyı gerçek deri olmadığı sürece giyemiyorum. Deri ayağın şeklini alarak rahat ettiriyor, ama suni deride tabi ayak kalıbın içine sıkışmış gibi oluyor. Sırf bu yüzden bile 3. ayakkabı elendi. 

İkincisinde hala gözüm var, ama ilk beğendiğim sulphur'u (ilk fotoğraf) almaya karar verdim. Dün siparişimi de verdim. Ama henüz kargolandı gibi bir mail gelmedi. Beklemedeyim şu anda.

Aslında deri ayakkabı konusunda NR39 oldukça güzel. Biraz abik gubik modeller var ama en azından hepsi deri. En büyük sorunu ise "bir ayakkabı 250 lira arkadaşım, hepsini nasıl alcam onların?"

Fiyat ve çeşit konusunda Butigo'yu sevdim. Deri olsa daha çok severdim. Performansını ise Sulphur'üm geldiğinde görücez :D



Sunday, May 26, 2013

Fallara tepki olarak yaşamak?!

Sanırım benim şu anki halimi en iyi özetleyen başlık bu olur.

Tam kaderci sayılmam; tercihlerin insanların hayatında asıl etkili olan şey olduğunu düşünüyorum. İstemezsem olmamasını seçebileceğim şeyler de var.

En basiti, çevirmen olarak hayatıma devam etmek istemiyorum dedim. Etmiyorum.

Ben bu insanla bir ömür geçiremem dedim. Geçirmiyorum.

Uyuz ve ancak yıllar sonra farkına varabildiğim haşimatoya rağmen incelticem bu tombilik vücudu dedim. İnceldi ve devam ediyor.

Ancak istisnasız herkes bir konuda çok büyük konuştuğumu söylüyor. Ayrıca da o dediğimin tersini yapacağımı.

İşte o yüzden buraya yazıyorum. Olur da bir gün herkesin dediği şey çıkarsa, karşıma gelirse bu şey, bu yazdıklarımı hatırlayayım.

İçimde bir parça da olsa bunun gerçekleşmesini isteyen, bilinçaltımı kirleten, bilincimin çok mantıklı açıklamaları var neden olmaması gerektiğine dair.

O yüzdendir ki, herkesin dediğinin tersini yapacağım.

29.04.2014 editi: Seviyorum kendimi 8-) beklentileri boşa çıkarttım, kendi bildiğimden şaşmadım. Çok da mutluyum 8-)

btw: Cuma gecesi Kenan Doğulu konserindeydik YTÜ'de. Çok klasik ancak yine Deniz ile bu şarkı sana/bana söylensin oyununu yaptık (yapmazsak konserin ne anlamı var?)


Bu bilgilere göre: bir zahmet şu şarkıyı bana kim söylüyorsa bir an önce ortaya çıkabilir mi? 





ekstra not: Sevgili YTÜ öğrencileri! Sahneden inen şarkıcıyı bis'e çağırmamak nasıl bir angutluktur? Adam kendi kendine bis yaptı lan?! Ama iyi oldu sayenizde en öne geçebildik :D

Tuesday, May 21, 2013

I'm in lo-o-o-o-ve!



Bu aralar çok fena takıldım ben bu şarkıya. Dinledim mi sanki gerçekten bu aralar aşık olmuşum da bulutlarda geziyormuşum etkisi yaratıyor.

Bugün karar verdim ki; bugünden sonra yeni maceralara hazırım! Öncesinde böyle bir fikrim yoktu nedense.

Bu cuma bir senenin ardından ilk defa Yıldız Teknik Davutpaşa kampüsüne gidicem. Ama maksat lanet olası iş değil; Kenan Doğulu konseri! Bahar etkisi işte, dağıtmak istiyor insan.

Boşver hepsini de, şarkı gerçekten çok etkileyici! :D

Saturday, May 11, 2013

-di aslında

Bu adam bu kadar hüzünlü şarkı yapıyor muymuş ki? En çok da dümdüz söylemesini seviyorum söyleyeceklerini. Arada edebiyat yapma çabası yok. Dümdüz.


Sunday, May 5, 2013

Lens Kullanımı Hakkında Bilinen ama Göz Ardı Edilen 5 Madde

Artık gözü bozuk olanların %90'ı lens kullanıyor. İşte bunların yarısının hijyenin h'sinden anlamaması yüzünden yıllarca lens kullanamadım ben. Her girişimimde annem "gözün mikrop kaparsa ya? zaten hassas!" diye endişe edip engel oluyordu.

Ben nereden bileyim insanların gözlerine lens takmayı oje sürmekle bir tuttuğunu?

Kalkıp lens kabındaki solüsyonu günlerce değiştirmeyenler mi ararsın yoksa günlerce lensi çıkarmadan yaşayan mı, ya da aylık lensi bir buçuk ay kullanıp böbürlenen mi?

Madde 1: Lens takıp çıkartma işlemi öncesi eller yıkanır ve kurulanır. Evet evde oturuyor olsanız bile "aman canım ne mikrobu olacak evde" demeden yıkanacak o eller.

Madde 2: Lens kabındaki solüsyon her seferinde değiştirilir. O solüsyonun amacı lens üzerindeki mikropları ve bakterileri temizlemek. Zaten bir kere lens temizlemiş kuş kadar sıvı içindeki bakteri miktarını tahmin edersiniz.

Madde 3: Tasarruf yapıcam diye azıcık solüsyon kullanmayın. Lens tamamen içinde olacak o solüsyonun.

Madde 4: Gece yatmayın gözünüzde şunlarla. Gözümüzün saydam tabakası çok değerli, lens de bunun ağzına eden bir yabancı madde. Hele de gözün -ne kadar tersi düşünülse de- en aktif olduğu uyku sırasında saydam tabakayı inceltmesi daha olası. REM (rapid eye movement - hızlı göz hareketi) uykusu, yani en derin uykumuz sırasında, gözbebeğimiz deli gibi hareket eder. Bu arada lensin olması hoş olmaz.

Madde 5: Lens aylıksa aylık kullanılır, günlükse günlük. Aylık lensi iki ay kullanmak matah bir şey değil. Sana bir şey de katmaz zaten 10-20 liradan başka. Götürüsü daha fazla bile olabilir. Tamam tam bir ay kullan diye bir kural da yok ancak zaten bir süre sonra esnekliğini kaybetmeye başlıyor lens. Bende bazen bu 3 haftada da olabiliyor. O zaman gözüme eziyet edeceğime değiştiriyorum. 

Makyajı bile türlü çileyle yapacak kadar hassas gözlerim, şu üstteki uygulama sayesinde bir kere bile rahatsız olmadı lensten. Ben yazayım da yine uygulaması sizden.

Friday, May 3, 2013

Ben? Futbol? Hele yorumlamak?

"Ne haddime canım" demeyeceğim. Az çok anlarım futboldan. Tabi evde fanatik GS'li dede, babane & baba ile yaşamak, üzerine anneannenin de fanatik GS'li olması sonucu istesen de istemesen de öğreniyorsun futbolu.

Dün akşam zaten sinirlerim kendiliğinden bozuktu. Bir de maç izleyerek bozmak istemedim. Bir yanım Fb kazansın tur atlasın istiyor, bir yanım da "ulan bunlar kesin aheste aheste oynayacaklar" diyordum. Haklı da çıktım işin kötüsü. Fb'deki eksiklik bariz, heyecan yok adamlarda. Kendilerini "biz iyi bir takımız gençler" diye kandırıyorlar. Bebişim dünyanın en iyi futbolcularını da alsan bu bir takım oyunu. Heyecan yaratacaksın, hayal kurduracaksın. "Uefa kupasını alıcaz bu sene!" ifadesi futbolcunun gözlerinden okunacak. Biz buna iş dünyasında çalışanları motive etmek diyoruz.

Hayır sonra "Gs de bi uefa kazandı kırk yıldır anlatıyor" oluyor. Katılıyorum kesinlikle ama bir yandan da m insanlar hala "biz onu alabiliriz" algısı yaratıyorlar ki bu da bim'in "en ucuz bim'dir" algısı yaratması gibi bir şey. En ucuz o olmasa da oymuş gibi hissediyor insanlar. Son Real Madrid maçında "lan bunlar bize kaç tane atar kim bilir, izlemicem ben gidiyorum odama" dediğimde bile son anda "lan yoksa? aha elicez galiba bunları!" heyecanı yaşatmasını başarmak da büyük bir iş.

Bu arada bir şey fark ettim ki Sow'a youtube'dan çok fazla "ilginç goller" videosu izletmişler. Çocuğum kalecinin arkasından koştu tüm maç belki topu elinden kaçırır da ben atarım diye. Rastlantı bunlar Sow'cuğum, kaleci salak değildir heralde topu senin ayağına verecek kadar.

Bizimkiler tırt toptan da, Real Madrid vs Dortmund maçı gayet ilginçti. Yıllar sonra keyifle izlediğim maçlardan biri oldu. Alman hayvanlığına bir örnek gördük resmen, adamlar sanki bizim zırhlı polisler - real de 1 mayıs'ta yürüyüş yapmaya çalışan işçilerdi. 

 0:26'daki kaleci golcüye gerek kalmaksızın salaklığını göstermiş.
Sow'un arkasında koştuğu ise 0:47 gibi bir durumdu. Bu seferlik olmadı diyoruz.

Sunday, April 28, 2013

Haftasonu Saçmalamaları No: 3

Bu adamı dünyanın en güzel "motherfucker" diyen şahsı ilan etmek istiyorum buradan (2.20'den itibaren). Son zamanlarda işten dönünce yapmaktan en çok zevk aldığım şey bu şarkıyı dinlemek. Playstation da sonunda akıl etmiş ve bir youtube uygulaması çıkarmış da rahat rahat HD dinleyebiliyoruz/izleyebiliyoruz videoları.



Ben rap dinleyecek insan mıydım Macklemore? Ayrıca kendisinin geyikli kazağına, batmak pijamasına ve yeşil kazağına bayıldığımı belirtmeliyim. Pembe takım elbiseli adamın ise (kendisi Wanz oluyor) '61 doğumlu olduğuna inanmak güç!

Alakalı ya da alakasız şu anda bilemedim ancak PSY'nin son şarkısı berbat. Ancak lanet gibi insanın aklından çıkmıyor. Bir kere dinlediğinde tüm gün "mother father gentleman" diye beyninde tekrarlıyor kendini. Kurtulmak imkansız. Matırfatı' centılmın. Dansının ise tamamen Psy'nin İstanbul'a geldiğinde izlediği Ankara'nın Bağları videosundan araklandığını hissediyorum. Olabilir, neden olmasın?




Sunday, April 21, 2013

Mont

Naber?

Hayatım güzel güzel devam ederken kendi kendime nazar değdirmeyi başardım ya, bir şey diyemiyorum.

O montun varlığını, burada unutulduğunu biliyordum zaten. Ama nerede olduğunu sorgulamıyordum. Meğerse evlendiklerinde fufuların evine gelmiş taşınan diğer eşyalarla beraber. Bizimkiler de dalga geçiyorlardı "bakmadık da içine bişe varsa ya" diye. Neredeyse iki sene geçti. Hala bakmamıştık.

Dün gece yine nasıl olduysa oraya geldik. Nasıl olduğunu hatırlamıyorum bile. Alerji ilacı üzerine Bordeaux şarabı iyi gitmiyormuş. "Ya içinden fotoğraf çıkarsa, ya bir şey çıkarsa" diye diye beni stresten strese soktular. Fufu sonunda dayanamadı gidip getircem artık bakalım ne varmış dedi. Bir şey hissetmem zannediyordum. Ama çok garip bir duyguydu.

Getirdi montu. Ceplerine bakarken sanki onu 2 sene önce değil dün görmüş gibiydim. Ya gerçekten bişe çıksa içinden ne yapıcam? Bişe yapamicam tabi.

Çıka çıka bir paket sigara çıktı arkadaş?! O monttan çıkmasını bekleyeceğim en son şey. Acaba onun değil miydi mont bile dedim sigarayı görünce. Ama içinden bir de fiş çıkınca doğrulandı onun olduğu.

Sonra o mont kaldı kanepenin üzerinde. İpek geldi oturacak oraya. Bakıyor monta napayım diye. Aldı astı sandalyeye. Diyorum hasta mısınız siz bana inat mı yapıyorsunuz? Sanki buradaymış gibi bir de astınız sandalyeye. Öyle bir hava var.

Neyse ki sonunda gözümün önünden kaldırdılar. Sigarayı da içti ipekle fufu. Bense bildiğin elimi bile süremedim lanet olasıca monta.

Sebep nedir bu kadar zaman sonra, bir anlasam kendimi.

Bu da ekstrası olsun madem:

Saturday, April 6, 2013

İlk haftasonu

Artık bu mevzu bende standart halini almaya başladı. Mevzu şu; işe başladığım ilk haftanın cumartesi günü mutlaka evde, hasta bir biçimde geçiririm. Şaşmadı şimdiye kadar.

Bu sefer kendi salaklığıma yanıyorum çünkü alerji ilacımı almayı unutunca bir gece önceden, sabah iğrenç bir baş ağrısı ile uyandım. Baş ağrısı migreni, migren mide bulantısını, hepsi beraber tansiyonu tetikledi. Tansiyonumun oynaması durumuna dayanıklı değilim, hayatta dayanıklı olmadığım birkaç şeyden biri bu da. Altı üstü 12-8'e çıkan tansiyonum beni yerden yere vuruyor, çünkü anneden gelen mirasla 10-5 tansiyona alışkın insanlarız.

Hasta olmayı, hastalıktan bahsetmeyi sevmiyorum. Peki neden şu an bunları yazıyorum? Çünkü bütün günü uyuyarak ve tabi boş geçirdim. O yüzden şu anda hiç olmadığım kadar uyanığım. Ve tamamen gereksiz şeyler yazmak için hazırım.

Yeni işimde geçtiğimiz hafta pek bir şey yapmadım. Oryantasyon mu dersin, işe alışmak mı dersin bilemem. Ürünleri, rakipleri, üreticileri tanımakla geçti, ya da geçmesi gerekirdi. Ben ne yaptım? İlk iki gün bunları yaptım, hatta abartıp tüm vana modellerini wikipedia'dan okudum. Teknik çeviri yapmış olmanın faydaları bunlar tabi. Teknik meknik dinlemeyip çözüyorsun bir şekilde mevzuyu. Websitesindeki eksiklikleri buldum, ne olması gerektiğine dair görseller hazırladım. Siteyi tasarlayan firmayı ve diğer referanslarını inceledim. Bizim şirketin işini baya bir sallamış olduklarını gördüm. Cuma günü hızımı alamayıp yeni bir site tasarımı yaptım. He bir sor daha önce hiç yaptın mı diye? Hayır tabi ki. Ama ortalama photoshop bilgimle, şu an var olandan daha kurumsal ve daha güzel bir site tasarlayabildim. Tasarlamak derken tabi oturup kod yazmadım. Ancak bir şirketle çalışsak derdimi anlatacak kadar mantıklı bir çalışma yaptım.

Hızımı alamadım, olası bir organizasyon durumunda nerelerle çalışabileceğimizi, endüstriyel fuarlarda kullanılan görselleri, stand örneklerini falan inceledim. B2B modelinde sosyal medya kullanılır mı, kullanılırsa nasıl kullanılır gibi şeylere de baktım.

Bir şeyi fark ettim ki serbest olmasına rağmen ne facebook'a ne de başka bir sosyal zımbırtıya girme ihtiyacı hissetmedim şu bir haftada. O kadar kullanmıyorum ki son zamanlarda kendilerini, gmail'e bile daha fazla bağlanmışım.

Şimdi pazartesi gereksiz bir Türk Basın Tarihi sınavım var. Bu yüksek lisansı devam ettirip ettirmeme konusunda kararsızım zaten. İşimden memnun kalırsam seneye dondurmayı planlıyorum kendisini. Nasılsa artık beleşe okuyoruz, kayıt dondurmak serbest. Program içeriğinde işime yarayacak tek bir şey bile yok. Onun yerine iki ay süren GSÜ sertifika programlarına katılsam daha faydalı.


Sunday, March 31, 2013

Pazartesi Sendromuna Son 19 dk.

Evet genç, ben yarın bir sürelik aradan sonra yeniden çalışmaya başlıyorum. Uzun süredir freelance çalışan bir ev manyağı olarak insan içine nasıl çıkacağım konusunda endişelerim yok değil.

Gazetecilik iyi güzel fakat, GSÜ'nün medya iletişimi, marka yönetimi gibi sertifikaları daha cazip gelmeye başladı.

Farkına vardım ki yazacak bir şeyim kalmamış benim. E gideyim bari ben.

Tuesday, March 12, 2013

Spor ve Türk İnsanı İlişkisi

Kabul edelim ki genel olarak sportif bir millet değiliz. Yiyelim, içelim, yatıp zıbaralım, tuvalete bile gitmeyelim mümkünse diyen bir yapımız var genel anlamda. O yüzden gereksiz yere top peşinden koşturmalar falan yapıya ters.

Erkekler spor yapmak istese ya futbol oynayacak, az daha "elit" ise basketbol vs. Kadınlar için durum daha vahim. Ne gerek var sonuçta karımızın kızımızın efor sarfetmeli işlerin içinde?!

İşte o yüzden lömbür lömbür geziyoruz gençler. Üzerine bol tereyağlı, bol salçalı yemekler gelince de... ehm. Neyse, yemek konusuna girmeyelim.

Erkek kısmı beni şu an ilgilendirmiyor, o yüzden mevzuyu kadınlara indirgiyorum. Hatta daha da abartıp kendime dönüyorum.

Doğuştan sen de ayı yogi ben diyeyim winnie the pooh modelinde doğmama rağmen önlenemez bir hareket etme ihtiyacım vardı. Milletin çocukları götümüzü kaldırıma yayıp barbie'lerimizi giydirelim derdinde iken İpek ve ben evde top oynamaktan vazo bırakmamış, lastiğe üçüncü bulamadığımızdan evdeki bir sandalyeyi insan yerine koyup lastik oynamış, birimiz okula isek duvarlarla top oynamıştık. Buradan çıkacak ikinci anlam ise, evet evden pek dışarı çıkabilen çocuklar değildik. Yalnız ev danalarıydık.

Kenarda duran kızlardan biri yerine bizde devasa bir sandalye vardı işte.


İlkokulda sınıf ortalamasını ikiye katlayan boyum nedeniyle çeşitli basketbol okullarından insanlar gelip bizimkilerin aklını çelmeye çalışıyordu gönderin bu çocuğu spora diye. Babam & babanem ise "kız çocuğu ya iki gün sonra bunların deplasmanı olunca nasıl göndericez başka yerlere?" diyerek yollamadılar. Bu konuda tek teşekkürüm iyi ki baskete göndermemişler lan, daha da geliştiğimi düşünemiyorum kısmıdır.

Bunun ardından (ne basket ne jimnastiğe gidememenin yarattığı umutsuzluk ile) üniversiteye kadar devam eden evde yayılıp yatma kısmı gelir. Para kazanmaya başlamamla ve babamın da daha modern bir insan haline dönüşmesiyle birlikte spor sevdası gene başlar.

İlk evre evde pilates denemeleri.

Sonra sürekli devam eden fitness maceraları.

Kısa süren salsa macerası, sonrasında parasını verip ayakkabılarına kadar alıp tam latin dansı gurusu(!) olma dönemi. Baya parlak simli mimli, pembe ayakkabı aldım ben salsa yapıyorum diye?! O ayakkabıyı bir salsa gecesinde giymeden de yaşlanamam tabi!

Şu an hepsinden sıkıldığım, zumbaya merak saldığım dönemdeyiz. İnsan günde bir gün iki gün gider, her gün ne işin var? Ama hakkını vermek lazım, dünyanın en güzel şeylerinden biri. Artık her duyduğum hareketli şarkıda kolumu bacağımı sallayıp oynamak istiyorum! Eşli danslarda eşinin sana uymaması durumu var. Tabi eşli dansların erkek egemen olması, bizim erkeklerin de "biraz odun" olması durumu zorlaştırıyor. Ama solo danslar öyle mi?! Dağıt dağıtabildiğin kadar.



Bir de Üsküdar-Harem sahil yolunu keşfetmemiz güzel oldu. gidiş dönüş 4,5-5 km yürümüş oluyoruz Aylin'le. Ama yetiyor mu? Hayır! Bu hafta koşulacak artık.



Etraftaki bütün kızları toplayıp oryantale başlamayı da düşünüyorum son zamanlarda. Asıl hedef roman ama kurun başlamasını beklemek lazım (evet, hala lanet olasıca roman havasını oynayamıyorum! Trakyalı genlerim benden utanıyor).



İşte buldumcuk olmak böyle bir şey herhalde. Daha keşfetmediğim yüzme diye bir alan var. Yazın ona da bir şekilde el atacağım tabi.

Sunday, January 27, 2013

Blogum varken sözlüğe ne gerek var

Yok işte o yüzden buraya yazayım dedim. Ahmet daha beşinci sınıfta ilk birini getirdi karnesinde sağolsun. Babamdan sonra okul hayatı başarısız olan ikinci aile ferdimiz kendisi. Bu dönem annem Ahmet'e iltimas gösteren öğretmenlere "hiç şımartmayın bunu ne hak ediyorsa onu verin hepimizi kullanıyor" demiş. Yoksa görmezdi şanslı herif. Evde yata yata üç beş alıp geçerdi dersleri. Böyle de anne pek görülmez heralde.

Ama Ahmet'e asıl ayarı İpek verdi. Hala aklıma geldikçe gülüyorum. Adam loto gibi gelmiş karnesi için "sadece Türkçe bir, diğerleri normal" diyebiliyor. Yine böyle dediğinde "babam dün gece baktı milli piyangodan bişe çıkmamış Ahmet" diyerek son noktayı koydu İpek.

Böyle bişi işte.

Wednesday, January 16, 2013

Gözüne Güneş Giren İnsan

Tam hayatımı düzene sokma, olumsuz duygulara kapılmama, bir şeyleri başarmaya çalışmaya karar vermişken üst üste bu kadar da darbe vurulmaz ki bir insana.


Oh be sonunda evden dışarı kendimi attım diyerek akşam sinemaya gitmeye karar verdim. Lay lay lom modunda Optimum'a yol alırken minibüsün beni tam inşaat olan yerde indirmesi ile kendimi çamur içinde buldum. Daha botlarımı yeni boyamışken böyle bir şey olması sinir bozucuydu tabi ama önemli değildi o an. Az önce inşaatta ben çalışıyormuşum gibi Optimum'a gitmem de sorun değildi. Silerim geçer sonuçta değil mi?

O sırada yüksek lisanstan bir arkadaşım mesaj atmış, kötü haber: hoca ikinci öğretim sınavına girdik diye sınavlarımızı kabul etmemiş hepimize sıfır vermiş. Hoca da sempati beslediğim bir insan(dı). Olamaz diyorum, kesin bir yanlışlık olmuştur. Çoğu hoca çalışıyoruz diye rahatlık sağlıyor, zaten bilimsel hazırlıksınız fark etmez istediğinize girebilirsiniz diyordu. Olmaz öyle şey dedim. Bir yandan da uykularımı kaçırdı tabi.

Çok sevdiğim bir insanın kanser olduğunu ve dün ameliyat olduğunu öğrendim. Böyle zamanlarda konuşamam ben. Yani hastalıktan konuşamam. Çünkü o kadar çok şeyi atlattık ki, öyle zamanlarda hep "aklı başında olan" kişi ben olmak durumunda kaldım. Çocuksu anne-babaya sahip olmanın sonuçları bunlar hep.

Eve geldim, İşler Güçler'i izliyordum. Oh ne güzel gülüyoruz derken Ahmet Kural'ın şu sahnesi çıktı:

http://www.startv.com.tr/dizi/isler-gucler/video-galeri/sayfa/1/feride-ahmetin-evlilik-teklifini-kabul-edecek"
http://www.startv.com.tr/dizi/isler-gucler/video-galeri/sayfa/1/su-hayatta-bir-defada-benim-istedigim-olsa-ne"

Hanginize küfür edeyim bilemiyorum. Yazana mı, oynayana mı, kendime mi? Yazılan yorumları okuyorum da hiç böyle aşık olmadım ama bunları izlerken sanki yaşamış gibi ağladım demişler. Yaşayan ne oluyor peki? Mal gibi kalıyorsun ben diyebilirim. Ağlamak istesen ağlayamıyorsun, tekrar midene o taş gelip oturmuş gibi oluyor. Yapmayın lan böyle şeyler?!

Sonra sabah uyandım, arkadaşım yine mesaj atmış. "Hoca kabul etmiyor, büte girmemiz gerekiyormuş. İşten izin alamıyoruz dedim ama beni ilgilendirmez, kafanıza göre giremezsiniz." demiş. Kafamıza göre? Bize vizede ikinci öğretim sınavına girebilirsiniz dendiğine göre neyi kafamıza göre yapmışız? Salak yerine konmak, bilimsel hazırlık okuyoruz diye ikinci sınıf öğrenci olarak görülmek mükemmelmiş. Oyuncak gibi olduk resmen ellerinde. Hangi derse gireceğimiz belli değil. Notlarımızı sistemde göremiyoruz. Bir de hocaların insiyatiflerine göre gireceğimiz ders de seçiliyor. Bu durumda ben çoğu zaman ikinci öğretim derslerine girdiğimden attığım imzalar da geçersiz olabilir. Vay anasını!

Nette gezinirken "aile vergisi" diye bir şey çıktığını, MüzeKart'ın artık bir sene sınırsız olarak değil "her müzede bir kere" kullanılacağını, doktorasını bitiren araştırma görevlileri atanmazsa kadrodan atılacaklarını falan öğrendim. Sonra kendime dönüp baktım. Hala hiçbir şey yapamamışım. Çeviriye devam etmek istemiyorum. Yeni bir şeyler yapmak istemiyorum. Dil bilmeme rağmen başka ülkeye gidip yapabileceğim bir şey yok. O yüzden "başka ülkeye giderim" gibi bir lüksüm de yok. İngiliz filolojisinin Londra'da işime yarayacağını sanmıyorum. İspanya'ya gidip İngilizce öğretmenliği yapmanın ise bana ne gibi bir getirisi olur bilmem.

Evet yeniden kendim hakkında çok umutsuz düşüncelere sahibim.

Tuesday, January 8, 2013

Kar, kahve, blog falan

Çok romantik gibi görünüyor değil mi? Pek de cliché... Pencereden yağan karı izlemek, o sırada büyük bir kupada kahve veya sıcak çikolata içmek, şık ama nedense evde giyilen büyükçene hırkanın kollarını uzatıp ellerini de ısıtırken Ipad'de blog yazısı girmek falan filan.

Bence çoğu kimse yukarıdaki tip değil. Böyleleri yok değil, hatta tanıdığım çok kişi var böyle havalarda gezen ama aslında zorlamadan başka bir şey değil.

Mesela ben demin çay ve hanımeller asorti eşliğinde işler güçler'in ekstra bölümünü izledim. Sonra dışarı baktım "vay anasını millet hala dışarıda" dedim. hiç öyle Mango'dan alınma evde giymelik hırkam yok. Babanemin kendine ördüğü ama artık benim giydiğim siyah yeleği var üzerimde. Netbook'un altında ısınmasın diye annemin çözüm olarak sunduğu kesme tahtası, babamın terlikleri, Hello Kitty'li ama üzerimde hiç şirin durmayan pijamalarım, televizyonda ise beş bin kere kilo verip geri almış Kristie Alley'in bizi etkileyeceğini sanan Dr. Oz var.



Beş bin senedir Bağlarbaşı'nda gitmelik spor salonu arıyorum bu arada. En son hedefim Pazarbaşı'na doğru gitmek olacak gibi. Bıktım ulen! Bu kadar spora aç ama spor salonuna hasret başka semt yoktur herhalde. Olan üç beş yer de rezil ötesi ve başka yer olmadıklarından kendilerini Sporium zannediyorlar. Oğlum alt tarafı beş tane koşu bandı, üç tane bisiklet, bir tane de eliptik koymuşsun, aylık 160 lira istemek senin neyine?

Yaz olsa koruya gideriz, ne bileyim sahile ineriz ama karda kışta ne işin var? Bir de düz bir memleket değil ki buralar, "karda/yağmurda yürüme" romantizmi yaşayamıyorsun. Islak yaprağa basarsan bizim evin önünde, kendini Kuzguncuk'tan denize uçarken bulman olası.

Bu aralar çok sıkıldım hem de öyle böyle değil. Sıkıntıdan "How do I look?" ve hatta "Teen Mom" bile izliyorum düşün.