Sunday, December 16, 2012

Vişneli demişin ama konyaklı bu?!

Bugün Ahmet'le en az harcamamızı yaptığımız Capitol ziyaretimizi gerçekleştirdik. Gözlerimiz yaşarmadı değil ailecek.

Migros'u gezerken fast food orucumuza uyarak değişik bir şeyler arıyorduk İpek'le evde denemelik. Hem de yılbaşında ne içsek napsak kısmı var tabi. İpek'in mükemmel fikri ile sangria yapmaya karar verdik. Ama evde babam varken likörsüz yılbaşı geçmez. Yine de bu sene onu muz liköründen kurtarıp kahveliye bağımlı yapma planlarımız var. (muzlu antibiyotik şurup gibi kokuyor, her seferinde hasta yattığım kış günlerini hatırlıyorum.)

Gezinirken vişne & konyaklı çikolata görünce atladık, fiyatının 7 liraya düştüğünü görünce alalım dedik. Hayır sanki daha önce her gün alıyormuşuz, fiyatını biliyormuşuz gibi?

Kendisi şöyle bir şey:


İpek, babam, annem hepsi bayıldılar. Ama ben sevmedim. Konyak vişnenin tadını tamamen silmiş. İçine boşuna vişne koymuşlar kısaca. Onun yerine sadece konyaklı olabilirdi. Bu da seneye kendi vişne likörümü yapmam konusunda beni teşvik eden şeylerden biri olmadı değil. Geriye kalan vişnelerden likörlü çikolata yapsam bundan çok daha güzel olacağına eminim.

Meraklı Köfteci ve Konser Maceraları

(Yazdığım gün göndermedim. -Biraz- düzeltilmiş halidir. Asıl yazıldığı tarih: 14 Aralık 2012)


Yine dağ gibi çevirim var ama ben oturup yazı yazmayı uygun görüyorum. Hiç şaşılmayacak bir şey bence!?

Ceceli'ciğimin konserine iştirak ettik tabi ki. Gitmemiz 2 numaralı İETT hattının 65 yaş ve üzeri teyze ve amcalar tarafından işgal edilmesi nedeniyle biraz aksadı. Anlamıyorum akşam saatinde -trafiğin en karışık olduğu anlarda- ne işleri var? Fıstıkağacı-Göztepe ilişkisinin 65 yaş üzeri insanlarla olan ilgisini çözersem; bu konu üzerine tez yazarım gibime geliyor. Direksiyon dersleri alıp babamı ikna etmeme ve arabaya el koymama neden oldular o da güzel bir şey tabi.

Araba kullanamıyor değilim, çoğu bildiğini sanandan iyiyimdir ama işte babam & paranoyaları. En kolayı ise 300 lira verip ders almak. Giden param oluyor her durumda, tabi bir de zamanım. Ama ne demiş Oscar'cığım, "Bana lükslerimi verin, gereksinimlerim olmadan da yaşarım".

Neyse işte, yine yerimiz pek matah değildi konserde. İlk 20 dakika tüm seyirciler sesi kısık televizyon izlemeye çalışır gibilerdi. Çünkü akustik berbattı. O 20 dakika boyunca Ceceli her bize döndüğünde duymadığımızı belirtmek için yapmadığım kalmadı. Yanımda kağıt kalem olsa yazıp gönderecektim duymuyoruz diye ama neyse ki biri akıl etti yazıp yollamayı ve 20. dakikadan (ve yaklaşık 4. şarkıdan sonra) dediklerini anlamaya başladık.

Bir bahar şenliği konseri değildi tabi, önde VIP'de oturan ve tiyatro izler gibi duran ve aşırı hareketli Ceceli'den etkilenmiş/hipnotize olmuş bir seyirci grubu vardı. Gerisi de pek genç değildi seyircilerin. Adam coşturmaya çalışsa da kalkıp oynayan bile yok "yhaaa biz romantik takılcaktık diye geldik olmadı kiii" sevgilileri vardı bol miktarda. Bunu her romantik şarkıda birbirlerine yapışmalarından anlayabilirdiniz zaten.

Deniz'le artık bir fenomen haline gelen "şarkı tutmaca" geleneğimiz konserlerde de devam ediyor tabi! (Balıkesir'e gittiğimizde arabasına bindiğimiz her insan evladı bu sebeple bizden nefret etmiş olabilir / hatta 2 saat bizimle yolculuk etmek zorunda olanı hiç düşünemiyorum)

Deniz'in şansına Sensiz Olmaz ki çıktı. Güzel, mantıklı, eğlenceli bir şarkı. Bana ne çıktı? Tabi ki "Dön". Tabi bu arada şarkılarımızın "bana mı söyleniyor yoksa ben mi söylüyorum" gibi kategorileri var. Bunlar bize söylenenlerdi. Gariplik şu ki ömrümde kimseden ben ayrılmadığım için kimsenin bana Dön diyemeyecek olmasıydı. Hoş bir tek kişi diyebilir, ama kendisini birkaç hafta önce hayırlısıyla evlendirdiğimizi öğrendim. (İşte meraklılık kısmı burada başlıyor aslında)

Konser sonrası zar zor taksi bulup Fufu'lara geçtik. Aslında Emre, tam Ceceli bis yapmaya geldiğinde sahnede Ceceli ve arkada oynayan bizi çekmiş ama hala fotoğrafları bekliyorum :D

Emre'nin becerilerini konuşturup tost tavasında yaptığı kestaneler ve Baileys ile karıştırılmış filtre kahve ile tam bir kış gecesi yaptık. Emre'nin uyuması ile beraber de dedikodu kısmına geçtik. Nihahaha!

Deniz ile İpek bilgisayarı ellerine geçirince bırakmıyorlar, her şey Fufu'nun ünlü ve "pek sevimli(!)" yöneticisinin fotoğrafını aramakla başladı. Sonra oydu buydu derken (hatta benim en başta ismini google'da aratmayacağım konusunda kendi kendime söz verdiğim insana bile bakmalarından - benim ise bakmamamdan sonra) sıra evlenen vatandaşa geldi. Normalde merak etmem böyle şeylere, ilgilenmem çünkü. Hani ne bileyim görünce üzülürüm falan diye. Ama işte bununla ilgim alakam o kadar bitmiş ki evlenmiş diye sevindim ciddi ciddi. Tek sorun evlendiği kişiyi çok fena merak etmem. Aksi gibi o da internet ortamında ortaya çıkmıyor. (Not: denk gelir de okursa rezil olduğumun resmidir bu da)

İpek'i sorguladık biraz, Ece ise aramıza ilk defa katıldığından yırttı tabi :)

Ertesi gün Fufu deneysel çalıştı ve bize baileys'li türk kahvesi yaptı. Sonuç mükemmeldi :D Çok beğendik.

Sonra geçen gün yine bir Merter Kahve Dünyası buluşması düzenledik. Bu bizim kendimizi çok kötü hissettiğimizde yaptığımız buluşmamız. Bir kahve içer, fal kapatır, soğuyana kadar konuşur, ardından fala bakar, kalkarız. En fazla iki saat sürer ama ikimizi de psikologa gitmekten bir süreliğine kurtarıyor :D Daha önce kendimize bile itiraf etmekten çekindiklerimizi anlatıyoruz çünkü. Orada öyle bir ortam oluştu. İnsanın her şeyi anlatası geliyor. Mesela ben bu sefer neredeyse 1.5 sene geçtikten sonra hiç ne kadar üzüldüğümü insanlara belli etmemiş olduğumu fark ettim. Hep geçiştirmişim, dalga geçmişim, olanlardan etkilenmediğimi belli etmek için ne varsa yapmışım. Benim huyumdur zaten önemli ve beni üzen bir şey olursa sonuna kadar dalga geçerim. O zaman sanki daha katlanır oluyor her şey. Herkese de bunu büyük bir dalga konusu gibi anlatırım.

....... (burada gereksiz bir sürü şey yazmıştım)

Arkadaş, çevirim var ya hala 10 sayfa kadar, ben destan yazdım resmen! Yalnız şunu yazmadan geçemeyeceğim, Çin'e çakma Mustafa Ceceli üretsinler diye teklif göndermeyi düşünüyorum. Deniz'in konserde 50 kere tekrarladığı gibi "Allah sahibine bağışlasın!" :D Fekat; böyle bir varlık evde iken insanın sıkılması mümkün değil ki? Giydir oturt karşına izle, sıkılınca ver eline orgu çalsın, ondan sıkılırsan darbuka çalar, ondan sıkılırsan da onu bırakıp başka bişe çalar.

Bu kadar yazdım, şimdi ise göndermesem mi diye düşünüyorum. Bilemedim.



------------------------


Ve bugün:

Bu yazıyı yazdıktan sonraki sabah çeviri işime tamamen nokta koydum. Yani çeviri derken "ıvır zıvır" çevirilerine. Artık -olursa- kitap çevirisi yapmayı planlıyorum. Hocalarımla da konuştum, elimden geldiğince dış haber servislerine geçmeye çalışacağım bakalım. Çünkü hepsi de tercümanlık deneyimimi kullanıp dış haberlerde çalışmamın daha doğru olacağını söylüyor. Bakalım artık, hayırlısı :)

Friday, December 7, 2012

Alerji

Evet yine ben, yine gecenin bir yarısı, yine çeviri arasında...

Çeviri yaparken garip şeyler düşünüyorum; bugün de aklıma şu geldi: Bence alerji, doğanın bazı insanlara (benim gibi) "Az ye ulan ayı!" deme şekli.

Aşure yiyemememin sebebi bu olmalı. Eğer bir kase bile yemeden ağzım gözüm şişmemiş olsa ikincisini de yerdim bence. Aynı şey İpek için de geçerli.

Kuru incir gibi güzel bir şey insanın nefes almasına engel olmamalı.



Sahi, incirli biskrem vardı bir zamanlar.

Tuesday, December 4, 2012

Ceceli, bekle bizi oğlum!

Her şey İpek'le aynı gece benzer rüyaları görmemizle başladı. İkimiz de rüyamızda Ceceli konserine gittiğimizi görmüşüz. Şans bu ya, bu hafta da Ceceli'nin konseri var Bostancı'da. Ben Fufu'yu arayıp bak böyle rüya gördük diye anlatırken onların evde de tv'de Ceceli'nin klibi varmış. Bu bir işaret olmalı dedik ve şöyle bir araştırdık ki fırsatını bulduk biletlerin. Kaçar mı? Tabi ki hayır.

Bu kadar rüyanın bir nedeni olmalı co? Bence çok fena eğlenicez bu Cumartesi. Onun işareti tüm bu rüyalar :D Hoş, Deniz "Ya adam sabah karısıyla kavga eder de hareketli şarkıları bile ağır makamda söylerse napcaz?" dese de, sanmıyorum.

Gece çarpışan arabalara binicez daha ne olsun?! "Nasılsa aramızda tehlikeli şeylere binen yok" derken Deniz bana bi uyarıda bulundu farkındayım. Ankara'ya gittiğimizde Cankat, Deniz ve Fufu'ya yalvardım dönmedolaba binelim diye, sonra gözlerimi açamadım. Aynısı seneler önce YTÜ'de gondola bindiğimizde de olmuştu. Kısaca; gaza getiririm, sonra da deli gibi korkarım.

Ceceli'ye not: Yine konsere Es ile başla, eselim bebeğim!


Sunday, December 2, 2012

Unutulmasın bu, mümkünse daha çok yayılsın!

Geçenlerde yine bir saç boyama seansında trt müzik izlerken/dinlerken görmüştük kendisini İpek'le. Ne zamandır adını sanını bulamamıştık. Sonunda aklıma trt'nin sitesine bakmak geldi ve tatam! İsmail Altunsaray'ın adını da öğrenmiş olduk!

1/4'ü Nevşehir'li insanlar olarak Neşet Ertaş'ı son zamanlarda öğrenen kimselerden değiliz çok şükür. Ancak İsmail Altunsaray'ın da kendine has ve bence "süper" bir yorumu olduğunu kabul etmek gerek. İpek'le haftalardır takıntı haline getirdik, her gün 5-6 kere izlemeden duramıyoruz. Eminim izleyen herkes hipnotize olacaktır!




not: lütfen Sayın Altunsaray, sakalsız bıyıksız çıkmayın, karizmanızı 10'a katlıyor çünkü!

I like being birthday girl

" yalniz bugun britney spears'in da dogum gunu" diyerek sevgili kardesim hevesimi kursagimda birakmadi degil.

Yine de cok eglendim dun geceden beri, ozellikle de iki aydir bekledigim fufu'nun hediyesi kismini!!

Bekldigim gibi mukemmel bir sey cikti. Doctorcugumla fotografim ve bir adet doctor figuru!!!


Yalnız gençler bir şeyi fark ediyorum ki yaşlanmışım. Neredeyse üniversiteye başladığımdan beri bu masada çekiliyor doğumgünü fotoğrafları, yan yana koyunca yaşlandığım bariz belli len!

Dün akşam bir değişiklik yapıp yeni şeyler denemeyelim dedik ve şahika'ya gittik. Deniz'in gelememesine çok üzüldüm, keşke o da olsaydı; artık başka zaman yeniden kutlarız, deliye her gün bayram :D

Sizi seviyorum gençler!




Hayır bir kişi de doctor'un paketini açarken fooğrafımı çekmedi. Tabi bir de şu var karşılaştığım :D


Tabi ki companion olarak çok yakışmışım yanına! Duy sesimi Steven Moffat!

Bu arada bu sene hep sokaklarda sürtücem sanırım. Saat 12'yi geçtiğinde hala yollardaydık (hatta otobüste, köprü yolunda) ahahah :D

ps: annemin hediyesini atlamışım. Benimkini neden yazmadın dedi. Bu doğumgünümde yamuk gözlüklerimden kurtulup, gıcık/entelektüel olduğunu zanneden master öğrencisi formuna geçiş yaptım efenim.


not: evet ilk fotoğrafta gözlerim görmüyor.