Tuesday, March 27, 2012

Dig in the dancing queen!!!

Bugün aslında dün ofiste bunalıp okuduğum Oscar Wilde oyunu hakkında yazacaktım. Ama üstüne biraz daha okurum diye vazgeçtim. Zaten Dancing Queen'i dinleyince içimden onu yazmak geldi.

Mamma Mia filmi çıktığında deli oldum çünkü tam bir Meryl Streep hayranı diyebilirim kendime. Ancak birçok arkadaşım filmin çok kötü olduğunu söyleyince, izlemesem mi demiştim. Sonra bir gün can sıkıntısı, merak ve mutlu olma ihtiyacı nedeniyle oturup izledim.

Halt etmiş güzel değil diyenler.

Tamam Pierce Brosnan adeta Yunan Adalarının kütüğü olarak oynamış filmde, ama olsun, Streep var :)

Benim için iki önemli noktası vardı filmin. Biri Donna depresif depresif makyaj masasında otururken/söylenirken arkadaşlarının Dancing Queen'i söylemeye başladıkları yer. Bu sahneyi sanki yaşamışım/yaşayacağım gibi hissediyorum. Bundaki en önemli sebep bu üçlünün bana hiç yabancı olmaması.
- donna, bizzat ben. yay burcu olduğuna eminim bak. hangi manyak yunan adalarına kaçıp yaşar ki? zamanında 3 tane sevgilisi olmuş, hala oraya takılmış kalmış. sonunda her şeyi yaparım ben diye otel açmış takılıyor.
- rosie, kesinlikle dino. kısa saçları, özgürlüğü, istediğini elde etmesi.
- tanya, al sana fufu. süslü, zengin, çekici.


Biz de yaşlanınca böyle olacağız gibi geldiğinden bana çok hoşuma gidiyor bu sahne. Çok da kötü olmadığımızı gösteriyor yani :)

He bir de bizim de bu kadar deli olduğumuz :)



İkinci sahne ise, Donna'nın Sam (Pierce amcamız yani)'le adanın tepesindeki kiliseye tırmanırken içini dökmesi. Tabi "The winner takes it all" şarkısı aracılığı ile. Evet belki kadının sesi mükemmel değil, ama o sırada boynundaki şalı elinde döndürüp ne yapacağını bilememesi, kızsam bağırsam buna hakkım yok ama kızgınım işte tavrı, elinin ayağının dolaşması o kadar güzel anlatılmış ki, bir kez daha Donna'cım kesin yaysın bebeğim diyorum.



Not: burçlara düşkün değilim ama böyle arada takılıyorum işte.

Friday, March 23, 2012

ayıp ettin

sensiz olacağımı bile bile
bana kendini neden yar ettin
bırakıp gitmene
arkandan ağlayacağımı bile bile
neden yüzüme güldün?



Ah bu şarkıların gözü kör olsun diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz.

Aman Allahııım!

Sevgili kardeşim daha dün yazdıklarımı duymuş gibi bana kitap almış. Hem de Shakespeare (kalp gelsin buraya)!

İngilizce'sini okuyacak kafa kalmadığı için bugünlerde bende, Türkçe'sini istiyordum. (nasılsa iki gün sonra bitirince oturur İngilizce'sini de okur, çevirisini eleştiririm zaten, huyumu biliyorum)

İşte kitabım bu :)



Remzi Kitabevi'nden almayacaktım ama almış bir kere. Çevirmen de Bülent Bozkurt'muş. Şöyle bir göz gezdirdim, notlar kitabın sonunda. O bile yeter şimdilik. Bir de Digital Theatre bana bir iyilik yapsa da İngilizce altyazılı olarak David Tennant & Catherine Tate versiyonunu yayınlasa. Ya da DVD'si Bluray'i çıksın arkadaşım. Üzülüyoruz burada zaten gidip göremedik canlı canlı :(



not: kendileri Beatrice ve Benedict'i oynuyorlar.

Thursday, March 22, 2012

değişiklik vol 2

Değiştir değiştir bitmiyorum. Ne kadar değişsem de ortada bir şey yok, onu biliyorum ama aynı kalmaya da dayanamıyorum!

Ani bir kararla spora yazılmaya karar verdim yine. Yorgunluktan pestilim çıkacak muhtemelen çünkü haftalık planım şu:

pazartesi: 20:30-22:30 Salsa
salı-perşembe-cuma: 18:30-20:00 spor
bazen cumaları: latin gecesi
pazar: dans pratiği 15:00-18:00

artık bu programla da iğne ipliğe dönmez isem 40'lı bedenlerle barışmak zorundayım gibime geliyor.

Şirket yemekhanesini bırakmayı düşünüyorum. Yemeklerinin kötü olması gibi bir durum yok aslında, herkes bilir ki benim zaten öyle sorunlarım yok. Mevzu yiyecek olunca iğrençleşebiliyorum bile. Ama kayda değer bir mide rahatsızlığı var maalesef. Kullanılan yağlar çok etkiliyor, kızartma pek yiyemiyorum. Bir de yemekhanede yemek istememin sebebi sulu yemek olur ümidiydi. Her gün döner, köfte falan çıkınca gözümü evden yemek getirmeye diktim. Bugün getirdim mesela. Tıka basa doydum ve eminim ki normalde yemekhanede aldığımdan daha az kalori aldım. Malum, annemin yağ kullanmama, tam tahıldı, bilmemneydi gibi sağlıklı yaşam takıntıları var. Bizim de işimize yarıyor tabi.

Evdeki kitaplara bakıyorum, onlar da bana bakıyor, bakışıyoruz ama tanışmaya girişmiyoruz. Hiç içimden gelmiyor yine kitap okumak. Evdekilerin yarısından çoğu İngilizce zaten, İngilizce'yi de ben görmek istemiyorum. Bir ara kitap alırsam okuyacağım umarım.

Kadıköy'e gidesim var deli gibi. Haftasonu kimse gelmezse fufu'yu kapıp kahvaltıya gidebilirim. Boğazı sırf köprü üstünden görmekten bıktım.

Bu arada tiyatroları kimin doldurduğunu öğrendim. Birbirlerine hava atmaya, "çok kültürlüyüz biz" imajı çizmeye çalışan plaza çalışanları. Bir deliliktir gidiyor bizim burada. Ama sorsan oyunları "güzeldi" "hımm biraz derin bir oyundu" şeklinde sınıflıyorlar sırf. Olsun, herkes tiyatro eğitimi mi aldı sanki. Benimki de yorum yani. Eğlenmeye gidiyor insanlar işte. Çok hoşuma gidiyor aslında. Birbirlerine hava atayım derken iyi işler yapıyorlar.

Saturday, March 17, 2012

2 sene olmuş!

Hatta daha da fazla belki. Ne olacak blogu açalı tabi ki?! Bu kadar zamandır saçmalamakta sınır tanımıyor oluşum gözlerimi yaşarttı.

6 Mart 2010'da başlamışım yazmaya. Muhtemelen öncesi de vardır da silmişimdir kesin. Önceleri saçma sapan şeyler yazdığım zaman siliyordum. Artık öyle şeylerim de yok, çünkü yaratılıştan saçma & saçmalayan bir insan olduğum gerçeğini kabullendim.

Bu kadar senenin hatrına çekiliş falan mı yapsam diyorum. Çok özeniyorum bazı bloglarda yapıldığını görünce. Ben de küçük hediyeler dağıtmak istiyorum. Ben abartıp cupcake falan yollasam saçma olur mu acaba diye düşünmeden edemiyorum.

Bu hafta da çok hızlı geçti. Hastalık falan derken ne ara Cumartesi oldu bilmiyorum. Bugün şirketten bir arkadaşımla metrobüsteydik, harika bir tespit yaptı kendisi: "Normal insanların Pazartesi sendromu var, bizimse Cumartesi" dedi. Gerçekten başladı bizde Cumartesi sendromu. En azından Pazartesi herkes çalışıyor, o yüzden kabulleniyorsun durumu. Cumartesi ise berbat, herkes evinde mışıl mışıl uyurken sen hazırlanıp işe geliyorsun. Annem&babam bile uyanmıyorlar be Cumartesileri. -Ki kendileri her gün 6'da uyanırlar.

Bugün Kadıköy'deki Hera'ya gidesim var. Gidip patates-bira ikilisiyle buluşmak istiyorum. Niye Hera , başka bir sürü yer var ama orayı seviyorum. Şarap evi olmasına rağmen birayla bağdaştırdım kendilerini.

Aslında ben eskiden İstiklal'e 8-10 kişi gidip takıldığımız günleri özlüyorum. Gereksiz mevzular yüzünden o grubun dağılmasına hala üzülüyorum. Bir ben böyleyim herhalde aralarından. Çünkü kimsenin bu konuda adım attığı yok. Benim attığım adımlar ise hep boş çıktığı için ben de bıraktım artık. Kalabalığı seviyorum bu konuda yapacak bir şeyim yok. Bir şekilde kalabalık bir ortam bulmam lazım kendime. Her yere 2-3 kişi gidince mevzu kalmıyor, o kalabalığın heyecanı, laf anlatma çabası, eğlencesi yok işte. Kısmet.

Friday, March 16, 2012

Şimdi ben işimi seviyorum herhalde?

İşimin bitmesine pek bakmıyorum açıkçası. Ama devasa bir dosya çevirirken bile, bir paragraf bitse, "aa ne güzel oldu, afferim kız bana" moduna giriyorum.

Ya işimi gerçekten seviyorum ya da mutlu olunacak abidik gubidik şeylere ihtiyacım var.

Thursday, March 15, 2012

Antep Çıkartması

Madem başladım yazmaya, devam edeyim bari.

Malum 10-11 Mart 2012'de Antep'teydik. Amaç: sadece yemek yemek. Dediğimizi de yaptık, durmadan yemek yedik.

Önce Yemen Kahvecisine gittik. Ben şurada Yemen Kahvecisi hakkında okuyup bir ihtimal Cevdet Akınal'la tanışırız diye otelden çıkar çıkmaz gittim ama maalesef yaklaşık bir sene önce rahmetli olmuş. Ama işi devralan oğlu da bütün gelenekleri sürdürüyor :) Önce kahveden tattık, sonra ikram ettikleri şekerleri yedik. Ve kendilerinden bize iyi bir kuruyemiş-baharatçı önermelerini rica ettik.

Hemen karşılarında kalan Almacı pazarında, Güllüoğlu'nun yanında kalıyordu sanırım, baharatçıya gittik. Anaaaam! orada kendimizi kaybettik diyebilirim. Bütün Antep gibi onlar da ikrama bayılıyor :) Fıstıklı muskalarından, peynirlerinden, fıstıklarından, daha doğrusu ne ikram ettilerse hepsinden yedik. Oradan aldıklarım:

- acı & tatlı salça
- isot
- ipek kırmızı biber (çekirdeksiz kurutulup çekilen yağsız ve mideye dokunmayan kırmızı biber)
- kuru biber & patlıcan
- fıstıklı muska
- antep fıstığı tabi ki!
- kaçak çay :)
- sumak
- antep fıstığı ezmesi

Daha tulum peyniri de alacaktım ama Eyüp Bey Mayıs ayında sipariş vermemiz konusunda ısrar etti :)

Oradan çıkıp açlar olarak İmam Çağdaş'a koştuk. Ben önce konuşmayım, fotoğraflar konuşsun...





birer lahmacun söyledik önce, salatalarımız ve acılı ezmemiz geldi. Ortaya soğan kebabı, altı ezmeli kebap ve simit kebabı söyledik ki hepsinden tadabilelim. Ömrümde böyle güzel kebap bir de Yunanistan'da yemiştim :) Ardından da tatlı tabaklarımız geldi. Hımm yiyemem bu kadar ya diye tatlı tabağına burun kıvırdım başta (tatlı hele de baklava pek sevmem de) ama resmen yuttum, çünkü bu dünya üzerinde yapılan en güzel tatlıların tek tabağa toplanmış haliydiler ^^

İmam Çağdaş'ın ardından taksiye atlayıp otele gidecektik ama taksici Uğurlu Otel'i Uğur plaza sanınca yolumuz biraz uzadı :) Neyse otele geldik biraz oturduk ama ı-ıh, çıktık dolaşmaya. Her yerde Antep'in hamamları çalıyordu ama bizde hamamlık hal yoktu :) Şehri biraz gezmekle yetindik sadece.



Öyle bir uyumuşum ki gece, hiç bir şey uyandıramadı beni! Sabah kalktık, Fufu rahatsız olduğu için otelde bırakmak zorunda kaldık onu :/ Deniz, İpek ve ben çıkıp beyran içilecek yer aradık. Bulduk da :) Sakıp Usta'da süper bir beyran içtik kahvaltı niyetine. Orada bizimle ilgilenen beyefendi de ikramını eksik etmedi ve kelle eti getirdi :/ Bu da sadece Deniz'e yaradı, çünkü yeme imkanım yoktu. Denemedim değil, denedim ama yiyemedim. Beyranımızın ardından harika bir çay ve safranlı irmik helvası ikramımız da vardı :)




Sakıp Usta'dan çıkıp Bey mahallesini gezdik. Kurtuluş Cami'ni gördük. Ve Katmerci Murat'a ulaştık. Birer katmer söyledik. Fazla geldi beyranın ardından :) paket yaptırıp getirdik katmerlerimizi akşam yemeğinde istanbul'da yedik :D

Önce otele döndük, eşyalarımızı emanet ettik ve yeniden gezmeye başladık. Önce kaleyi gezdik - ki muhteşem bir şekilde Gaziantep savunmasını anlatan panaromik müzeye dönüştürülmüş (sadece 1 tl girişi). Oradan çıkıp biraz daha para harcadık! Yemeni aldım. Bakır fincan takımı aldım. Hediyelik tarak-ayna aldım (teyzemlere). Maaşımı bir günde harcama rekoru elimde yani!

Niye uğraşıyorsam artık böyle! Daha kabul etmiyor fotoğrafları blogger :D En iyisi toptan şuraya davet edeyim ben: http://on.fb.me/z6x8se

ne oldum lan ben?

Dün dedim ben, bu saç ya bugün boyancak ya bugün boyancak diye. Dediğimi de yaptım. İşin garibi boyadığım andan itibaren olanlardı.

Şirkette, şimdiye kadar göz göze dahi gelmediğim çoğu beyefendinin bir anda konuşası geldi. Dikkatlerini çekmemişim demek insanların dedim, geçtim.

sonra otobüste bir adam, baya bildiğimiz müdür tipli bişe. gelip "otobüs kadıköye gidiyor değil mi?" diye sordu, ben de cevap verdim. havaalanında çalışıyormuş da, aslında servisle geliyormuş hep, bugün kalabalık diye metrobüsle gelmiş falan. ben de hı hı diye dinliyorum. fıstıkağacında oturuyomuş da, bıdıbıdı. sonra tam muhabbet bitti derken, çok hoş gözüküyorsunuz dedi. zbam! o ne lan? "teşekkür ederim" dedim, yine iyi düşünen ben. "size bir kahve ısmarlamak isterdim" dedi. ben de teşekkür ettim yine. 5-10 dk farkedermiş falan. yok dedim gitmem lazım. havaalanına işiniz düşüyor mu dedi?! olursa orda ısmarlamak istermiş. lanet gibi aynı durakta iniyoruz. onun yüzünden bir durak sonra indim.

sonra kırtasiyeye gittim. aylardır gittiğim kırtasiyenin sahibi niye öyle davrandı lan? çantam avon mu diye sorup muhabbet açmak nedir? evet canım avon'dan aldım çantamı. çok güzel bir muhabbet oldu. neyse.

anladım ki, saçlarım olmasa ben bir hiçim. yüzüme bakan yok anlayacağın. o kadar blendax reklamlarında boşa konuşmamışlar "saçlarınız ahenkle dans etsin" diye.

btw: boyam selection marka. 7.43'tü galiba. ömrümde belki de ilk defa saç derisini boyamayan saç boyasıyla karşılaştım, sevinçten ağlayacaktım :D

bu da yeni model saçlarım. buyrunuz. her birinde de başka renk gibi çıkmış ama neyse artık :D





Wednesday, March 14, 2012

Bişe yazacaktım ama unuttum...

O yüzden şimdilik aklıma gelenlerle devam edeyim.

Bu akşam saçlarımı boyamaya karar verdim. Böyle gıcıklıklarım var işte. Uzun zaman ertelerim, aman boşver derim. Sonra bir sabah şeytan dürtmüş gibi kalkarım "ben bugün şunu yapıcam!" diye, o gün ya o iş olacak ya da olacak. Olmazsa, yapamazsam da sinirimden yaklaşılmaz yanıma.

İnan ne renge boyayacağımı bilmiyorum. Kuaförde yaptırasım vardı, ama biraz gezindim nette, kuaföre yaptıranlar hiç memnun değil. Şimdi kalkar istemediğim bir renk olursa, o kadar para verdiğime yanarım ben. (az buz değil vereceğim para kuaföre, ara sokak kuaförlerine gidecek değilim sonuçta) Kendim boyadığımda pek kötü sonuçla karşılaşmadım açıkçası.

Aklımdaki tek renk koleston'un terrakotası. Bakır-kızıl ışıltılı bir kahve kendisi muhtemelen. (Tüm kişisel bilgilerimi de yazıyorum buraya kusura bakmayın:D ancak...) Bugün nasılsa kuaföre gideceğim kaş ve manikür sebebiyle. Bu yüzden danışabilirim kıza. Kız dediğime bakma, aslında baya tecrübeli bir kuaför ama Azerbaycan'dan gelmiş ve burada kuaförde çalışıyor. Neyse işte.

Radyoda çıktı da hatırladım. Geçen günlerden birinde artık radyo dinlerken de sıkılınca (ne zaman sıkılmıyorum ki?) "hadi bu şarkıyı da, hmmm, gelecek sevgilim söylesin bakayım ne diyor?" dedim:

İlk değilsen bile canım, son kalacaksın.

Bismillaaaah! Şimdiye kadar hiç bu kadar doğrudan bir şarkı falım çıkmamıştı :D Neler neler söylüyor valla ben bile şaştım. Zaten şarkı ele inat'mış. Ne bulacaksam bu sefer? Benden yaşlı mıdır, genç midir? İşsiz güçsüz müdür, benden kısa mıdır nedir? Niye ele inat arkadaşım? Hasta mısın?

Yok valla bundan sonra ben Monako Prensi'ni (İngiltere Prensi'ne bunu yapamam ama bak!) bulsam da "saçlarını beğenmedim- ııh" diye geri çeviririm diye korkuyorum. Aynaya bak seni kim beğensin denmez mi benim gibilere? Off ben diyorum şahsen her aynaya baktığımda. Ama işte, savunma sistemi bir yerde bu da, ne diyeceksin ki? Bir yerden sonra hiçkimsenin, kendinin bile, öyle çok sevmeye değer olmadığını farkediyorsun ister istemez. Şahsen ben olsam beni sevmezdim zaten. Böyle de özgüvenden yoksunum, olsun.

Tuesday, March 13, 2012

Midem ve Ben


Yeme yemek için o kadar yol gidilir mi demiştim ya, gidilirmiş valla, gittik de. Ama Antep'e gidip Gazi olduk desem yeridir.

Burdan giderken hava 4-5 dereceydi, Antep'te ise 15 derece! Ohh harika süpermiş derken, geri dönünce İstanbul'da karla karşılandık. Ve tahmin edilmesi zor olmayan bir şekilde hasta olduk. Dördümüz de yataklardaydık dünden beri. Ben maalesef ki işteyim ama :/

Antep çok harika bir yer bence. Hem insanları, hem havası, hem yemekleri, hem de müzeleri ile 1 günlüğüne bile gitmiş olduğuma sevidiğim bir yer. Umarım bir kez daha giderim.

Fotoğrafları koymak ve yediklerimizden bahsetmek isterdim ama şu an midem o kadar bulanıyor ki, bunlardan bahsedicek halim yok :/

Friday, March 9, 2012

Yemek yemek için o kadar yol gidilir mi?


O kadar yol = İstanbul - Antep, uçakla 1,5 saat kadar.

Şahsen ben giderim. Sırf katmer yemek için bile giderim o yolu. Kiiiii - gidiyorum da :D

Bugün saat 2'de uçağa binip kendimi -muhtemelen gittiğimde beni buraya bırakın diyeceğim yere gidiyorum :D Baklavasında pek gözüm yok ama katmer beni çok fena heyecanlandırıyor! Kebaplar, kahveler falan derken 3 aydır uğraşıp verdiğim kiloları 1,5 günde almam heralde :D

Muhtemelen her yediğim şeyin fotoğrafını çekeceğim. 1,5 günde her yeri gezmem imkansız, daha sonra yine gideceğimi düşünerek sakin olmak istiyorum.

Farkındaysan hiç zeugma, mozaik müzesi, kale falan demedim. O derece gözüm döndü yemekleri düşündükçe!

Thursday, March 8, 2012

Max Maceraları: Kralın Doğuşu

Ben bu filmi izlemeye gideceğimi hiç düşünmemiştim. Hele de galasına!

Yine beyazperde ile oradaydım. Gala Kanyon'da yapıldı. Geldiğini gördüğüm "ünlüler"; Yekta Kopan, Engin Altan & Özge Özpirinçci'ydi. Sezen Aksu da gelmiş diyorlar ama görmedim. Banane arkadaşım kim gelirse gelsin, sepet sepet dondurmaları görmüşüm ben, istediğim kadar yeme hakkım var, kim gelmiş diye bakmadım açıkçası. Saydıklarım da böyle ben dondurmalara dalmışken önümden geçenlerdi.

Organizasyon güzeldi. Büyükler için ızgaralar, şarap, kanepeler falan dağıtıldı ama benim gözüm sadece dondurmalardaydı. Bol bol dondurma yedik.

Filmi ise beğenmedim açıkçası. Kalite malite tamam da, artık çocuklar bizim gibi değil. Bana 5 yaşında ne gösterseler izlerdim. Bunlar her şeyi anlıyor, zorlanmak istiyorlar. Ama film dümdüz gidiyor işte. Öyle düz ki, ulan Max bu hikayeden prens olduğunu anlamaz dedim ama "o anlattığın prens benim değil mi?" dedi. He anam, sensin.

Türkçe seslendirmede değil Sezen Aksu, minik fili seslendiren kıvırık kafalı çocuk bile Özge Özpirinçci'den daha başarılıydı. Sezen Aksu gayet iyi kıvırmış seslendirmeyi valla. Ama Özge Ö. sanki haber sunuyormuş gibi konuşunca olmamış. Türkçe sandığımız gibi "yazıldığı gibi okunan bir dil" değil. Gideceğiz yazıp gitcez-gidicez diye okuyoruz. Normal hayatta "gideceğiz" dersen ortamda gereksiz gerginlik yaratırsın. Ama sorun sadece bu değildi. Sözcükleri vurgulamasında da sorun vardı. Ne bileyim işte çok verememiş kendini ya da pek uğraşmamış.

Engin Altan'ın sesini ise tanımadım valla başta. Bence başarılıydı kötü adam olarak. He ne kadar kötü dersen, eh işte.

Yani, ürün üzerine film çıkarırsan olacağı budur. Daha fazlasını beklemek yanlış zaten. İtirafım ise şu: Yarısında çıktım filmden. Gidip Starbucks'ta Chai Tea Latte içmek daha cazipti valla.

Wednesday, March 7, 2012

The Muppets!


Doğrudan konuya dalıyorum, ben bu filme bayıldııım!

Ayrımcılık yapmış olabilir, önyargıyla yaklaşmış olabilirim - ama pozitif açıdan. Çünkü kendimi bildim bilesi izlerdim Muppets'ı. Bana hep akşamüstlerini, özellikle de cumartesi günleri annem, babanem, dedem ve kardeşimle oturup izlediğimiz anları hatırlatır. O yüzden ayrı severim kendisini. Aynı çay tabağına petibör bisküvi koyup üzerine yavaş yavaş çay döküp adeta bebek maması yapmayı sevdiğim gibi. :D

Ama gerçekten güzeldi film! Başta biraz yavaş gitse de, daha doğrusu durgun ve hüzümlü olsa da, o kısım da gerekliydi.

Türkçe seslendirme pek beğenilmemiş internette okuduğum yorumlara göre ama ben onu da beğendim. Eğer çok fena yanılmıyorsam zaten Türkçe seslendirmesi buna çok yakındı. Özellikle Miss Piggy'nin seslendirmesi beğenilmemiş ama özellikle onun sesinin, benim 5 yaşında izlediğim bölümlerdeki ses olduğunu düşünüyorum - ya da çok yakın o sese. Zaten Miss Piggy bana hep Huysuz Virjin'i hatırlatırdı o zamanlar (evet Huysuz Virjin'le büyüyen bir çocuktum, kimse aman izleme demedi, sapık falan da olmadım, demek alakası yokmuş pek). Neyse işte, çok sıpoylır vermek istemiyorum bu film hakkında ama şunu yazmadan edemeyeceğim:

---sıpoylır, attention please---
Son sahnede beni çok hazırlıksız yakaladılar. 'Artık kimse bizi izlemiyor, neyse artık'a o kadar çok alıştırdılar ki 10 dakika içerisinde, tiyatrodan çıktıkları anda birkaç kameraman olacak diye bekledim anca ben. Tüm caddenin baştan sona, festival gibi olmasını beklememiştim. Bunun tamamen yönetmenin becerisi olduğu belli. O sahneyi öyle güzel vermiş ki, etkilenmeden edemiyor insan. Bir yandan kendi kendime diyorum "Dilek saçmalama, kukla lan onlar gerçek değil, gerçek olsalar bile olanlar gerçek değil!" ama bu "Welcome back muppets!" - "Animal Rocks!" pankartlarını görünce kendimi tutmama yetmedi. Eğer biraz daha cesur olsaydım, film tamamen bittiği anda "mına mına!" diye bağırırdım salonun ortasında :D

Öncesinde ise Walter'ın insan versiyonunun Jim Parsons olması, Miss Piggy'nin asistanının ise The Devil Wears Prada'da Miranda Priestley'in asistanı olan Emily Blunt olması, Jack Black'in ise sırf filmde var olması beni kalbimin çeşitli yerlerinden vurdu diyebilirim.

---sıpoylır, attention please---

Monday, March 5, 2012

Beyazperde Sinema Kulübü & The Descendants


Bu ara sinema kuşu oldum! Normalde öyle çok sinemaya giden bir insan değilim ama, hem Beyazperde.com sayesinde, hem de her hafta bir filme gitmek için tutturan küçük kardeşim sayesinde vizyondaki tüm filmleri izleme şansım oluyor. Yihahaha! Tek sorun işte kardeşimin Capitol’e gidicem diye tutturması, sinema+d&r+toyzshop üçlüsünün benim hesap kartımı ele geçirmesi. Bazen Starbucks da kendilerine katılmıyor değil tabi.

Başlıkla ilgili kısma döneyim tekrar. Beyazperde.com’un sinema kulübü açılıyor. Daha önce sayelerinde Salgın (Contagion) ve Anadolu Kartalları’nı izlemiştim. Salgın filminin gösteriminden önce çok hoş bir kokteyl düzenlemişlerdi. Kokteyl sırasında birçok sinema blogu yazarı ile tanışmıştım. Senin işin neydi orada diye sorarsanız, benim blog her kategoriye giriyor bir kere :D moda, sinema, günlük, eleştiri… vs :)

24 Şubat’ta ise Profilo AVM’de George Clooney’in Oscar kazanan The Descendants filminin gösterimine davetliydik. Öncesinde Beyazperde ekibi, sinema yazarları & sinema bloggerları ile Starbucks’ta toplanıldı. Zaten ben Starbucks’ı görünce eridim. Niye bilmiyorum ama seviyorum mereti. İlk başta benimle beraber gelen kızkardeşim ve arkadaşım bu konuşmaya pek katılmak istemediler, “biz blogger değiliz, sinemadan da pek anlamıyoruz :(” diye ama herkes o kadar şekerdi ki, hemen kaynaştılar :):)

Şu sinema kulübü fikri, çok hoşuma gitti. Hele ben böyle sinemaya pek düşkün

biri değilim. Yani izlerim ama benim film izlemem ancak sadece olay örgüsü için kitap okuyan bir okuyucu kadar. Çok derinine inmesini bilmiyorum. Pek de ilgilenmiyorum o kısmıyla açıkçası. Ben gibi sinema cahili bile bu sinema kulübü fikri ile heyecanlandıysa, sinema düşkünleri ne düşünür merak ediyorum J

Beyazperde.com Sinema Kulübü Açılıyor!

Türkiye'nin en köklü sinema sitesi Beyazperde.com, bir "sinema kulübü" fikriyle üyelerine yönelik yeni bir projenin temellerini atıyor. Beyazperde'nin sinema yazarlarını, sadık takipçilerini, sinema bloggerlarını ve ilgilenen tüm sinefilleri bir araya getirmeyi amaçlayan sinema kulübü, üyelerine çok özel sürprizleri de beraberinde getiriyor. Tamamlanma sürecinde olan Sinema Kulübü Projesi, üyelerine özel olarak çıkartılacak kulüp kartlarıyla, sinema salonu, müze gibi anlaşmalı mekanlarda, eğlence ve etkinliklerde indirim sağlayacak.

24.02.2012 Cuma günü, ilk etkinlik olarak Beyazperde ekibi, sinema yazarları ve sinema bloggerlarının bir araya geldiği bir tanışma toplantısı düzenlendi. Mecidiyeköy Profilo AVM'de düzenlenen ve oldukça keyifli sohbetlere sahne olan buluşmanın ardından katılımcılar kulüp üyeleri için ayarlanmış sinema salonunda George Clooney'in aynı gün vizyona giren Senden Bana Kalan (The Descendants) adlı filmini seyretti.

Önümüzdeki dönemlerde etkinlikleri, avantajları ve sürprizleri daha da artacak olan Beyazperde Sinema Kulübü hakkındaki gelişmeleri, kulübün blogu olan http://beyazperdesinemakulubu.blogspot.com/ adresinden takip edebilirsiniz!

Etkinlik resimleri için: http://goo.gl/VjnPw ve http://goo.gl/pLu2B

Buradan sonrasında sıpoylır olabilir bak!

Film ise tam benlikti. Aksiyon yok, duygu bol miktarda. İnsanlar arası ilişki, dünya var olduğundan beri merak edilen bir konu. Sanki her gün iletişim halinde değiliz gibi, nasıl iletiştiğimizi anlamıyoruz. Ne manyak varlıklarız valla ben de bilmiyorum.

Film, Hawaii adalarında yaşayan ve bizim tabirimizle “toprak ağası” olan (benzetme mevzusunda iğrencim farkındayım) Matt’in manyak ve muhtemelen yay burcu karısının bot kazası geçirip komaya girmesi ile başlıyor. Yay burcu olduğunu tamamen ben tahmin ediyorum. Öyle bir manyak anca bizim aramızdan çıkabilir.

Bu Matt biraz cimri, bir de hırslı. Para kazanıcam diye karısını, çocuklarını başıboş bırakmış, ilgilenmemiş. Ama sempatik de bir tip. Paytak paytak koşuyor ada etrafında mütemadiyen. (o koşuyu izlemelisiniz, 50 yaşında demeden George Clooney’i çocuk gibi sevme isteği uyandırıyor)

Sonra öğreniyor ki meğersem karısı onu aldatmış... Bunun çevresinde dönüyor film. Zaten komada yatan bir aile ferdi, ve geri kalanlar hakkında olması bile yeterliydi ben ve ben gibi iletişim/ilişki analistlerine. İçinde aldatma öğesi olması tamamen holivud’a yakışır bir hareket. Yine de güzeldi.

Saturday, March 3, 2012

Ulysses Moore - Zaman Kapısı


Bak baştan söylüyorum sıpoylır içerebilir!

Kendisi Pierdomenico Baccalario tarafından yazılmış bir roman serisi. Çocuklara mı yönelik, yoksa gençlere mi bilemedim. Yazarın "ulan ben bu ara şöyle bir kitap yazsam kesin köşeyi dönerim" diyerek, planlı planlı yazdığını hissediyorsunuz. Harry Potter'da hissedilen planlı fakat içten gelen yazım türü bunda yok. Zaten onu her genç-fantastik yayında aramak manasız.

Yine de metrobüste giderken okumaktan çok eğlendim ben. İlk kitabı okudum sadece. Zaman kapısı diyor ama zaman kapısı nedir daha tanışamadık. Sonraki kitaplarda öğreniliyor herhalde.

Öyle çok şey beklenmeden okunursa, hoş vakit geçirtiyor. Şu an karar verdim ki kitap daha çok ergenlik öncesi dönemdeki ya da ilk ergenlik dönemindekilere yönelik yazılmış. Şöyle 4-5-6-7. sınıflardakilere göre. Hatta çok kitap okuduk etkisi vermek için olmadık yerde dizi izler gibi kesiliyor ilk kitap. Şahsen ben baya küfrettim bittiği yerde. Adeta Aşk-ı Memnu izliyorum da, kamera Bihter'in yüzüne zoom yapmış, orada bölüm bitmiş hissi verdi.

Her şeye rağmen böyle kitaplar okumayı seviyorum. Tekrar ortaokuldaymışım da Harry Potter'ı ilk defa okuyormuşum hissini yaşıyorum.

Zaten internette bu ara dolaşıyor, "darth vader'ın luke'un babası olduğunu bilmeden yeniden izleyebilsem Star Wars"u lafı. Ben de R.A.B.'nin kim olduğunu, Dumby'nin öldüğünü, Snape'in iyi mi kötü mü olduğunu bilmeden yeniden okuyabilseydim şu kitapları. Umarım böyle birçok kitap karşımıza çıkar - özellikle de fantastik yazında!

Friday, March 2, 2012

Buradan kurtulayım cupcake yapıp dağıtcam!


Arkadaş, bir insan bu kadar mı nefret eder bir yerden. Olduğum odadan ölesiye nefret ediyorum. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım., ısınamadım buradakilere. Hoş, onlar da bana ısınamadı.

Kimseyle konuşmadan durabilirim, her ne kadar çenem düşük olsa da. Ama tam bir ataerkil form olan yan masa komşum beni dellendiriyor. Ataerkilliğin yobazlıkla ve de üstüne sözde bir eğitimle harmanlanmış halinden nefret ediyorum! Babam ilkokul mezunu olabilir, kendi çapında ataerkil bile olabilir, ama şurada otursa, böyle asla konuşmaz. Her iki kelimesinden beri "siz bayansınız ondan" sensin lan bayan. Daha kadın demek zor geliyor. Biraz önce ofisteki diğer kadınlar bir şeyden konuşuyorlardı "çocuk muyuz ya öyle yapmayalım" gibi bir şey dediler, bu dönüp "çocuk değil ama bayansınız" dedi. O an az kalsın dönüp "bayan değil kadın" diyecektim. Buna normalde çok takılmam ama hissettim o küçümsemeyi.

Eşiyle de konuşmalarına denk geliyorum bazen telefonda, "sus, bak, bi dur konuşma" gibi abuk subuk şeyler, her an bağırmaya ve patlamaya hazır.

Ama iş klimanın açılıp kapanmasına gelince zart diye kapatıyor. Neymiş çok sıcakmış içerisi. Ben, tüm çevrenin "ateşli lan bu manyak mısın nasıl üşümüyosun bu havada?" diye dalga geçtikleri insan, bu ofiste üşüyorsam, burası soğuktur başka bir açıklaması yok. Millet kazakla gezerken ben kısa kollu şeyler giyerdim, şu an boğazlı kazak var üzerimde ve hala üşüyorum. Neyse işte. Anaaam dün bir patladı bu, "siz üşüyor olabilirsiniz ama beni de sıcak hava hasta ediyor, burnumun içi kuruyor, geçen burnum kanadı zaten" diye söylenmeye başladı. aha dedim anasının küçük kuzusu, her kadın aynı şekilde onun istediklerini yapsın, hoş tutsun istiyor.

Kurtulmak istiyorum bu odadan. Yoksa sessiz atın çiftesi pek olur diyerek hem mobbing hem de cinsel ayrımcılığa giren konuşmalar sebebiyle şikayet de ederim, kavga da çıkarırım.