Saturday, February 25, 2012

pişt

naber? Can Bonomo ilen farkettiğim bir gerçek var ki, durup düşünmemi sağladı kendisi. Beğendiğim tipler 1: manyak oluyor o kesin 2: çocuk gibi de oluyor 3: yengeç ya da boğa burcu oluyor. ikizler ise başta sevmeyip sonra iyiymiş lan diyorum.

Ben bu bonomo'yu görünce kesin boğadır dedim ne alakaysa, bu da yeni başladı bende. burç tanımaca. sorsan koç, kova, başak, falan filanı bilmem.

yengeç'le sorunlarımız var her şekilde. Bir elektriklenme mi var? Adam kesin yengeçtir. Kendilerine nefret-sevgi arasında bir şeyler besliyorum. Benim için fazla düzler ama şirinler de yani! ilk gördüğüm anda sırıtıyorum bunları. yazık yavrularım yaa. bir anlasalar aslında yaylar kendileri için tek doğru! şimdi sen aslanla takılsan ezileceksin bebeğim, akrep olsa ağzına eder ben diyim, terazi olsa ikiniz de sus pus ne konuşacaksınız acaba, balık olunca depresyondan çıkamaz mal mal oturursunuz, ikizler senle uğraşmaz, kovaya fazla duygusal gelirsin, başak sana kıl olur bu ne çocuk gibi diye, koçları tanımıyorum ama kesin sevmezler bence onlar da seni.

şimdi yay olunca karşındaki, sana hayatın güzel taraflarını gösterecek, evet üzülüyorsun bunlara ama bak hayat aslında güzel de bir şey diyecek. sen sapıtmak istediğinde o da sapıtacak. annenin yanına götürdüğünde hanım hanımcık davranacak ama arkadaşların varken de deli dolu olabilecek. seni çok fazla kıskanmayacak ama seni durdurması gereken yeri bilecek (zira çok salaksın bu konularda, kime nasıl davranacağını bilmiyorsun). istediğin gibi - hatta annenden daha da güzel- yemekler yapacak, fakat eve kapanmanı engelleyip seni maceradan maceraya sürükleyecek bir kadın olmasa mı yani?! öff evet tek baş etmen gereken bu bebeğim, bu kadının böyle ortaya çıkan egosu :/ yani şimdi o kadar kusur kadı kızında da olur canım yeaa!

boğa ise, ayy yavrularım manyak lan bunlar! neli gibi dönüp duruyorsa etrafta boğadır diye düşünüyorum. ilgi çekmek niyetiyle değil de, manyaklıktan yapıyorlar, o zaman da ilgi çekiyorlar işte.

ikizlere başta kıl oluyorum açıkçası. sonra hımm kötü değil aslında, ve ardından çokhoşmuş laaaan! tepkisi verdirtiyor. ama kesinlikle harekete geçilmesini sağlayacak kadar değil :/

aslında yayların ideal eşleri aslanmış. manyak mısınız lan siz sayın uzmanlar? bir yay ve bir aslan aynı yerde kalırsa, oradan çok pis kavga çıkar anca. adam dünyanın en mükemmel insanı olduğunu sanacak, bense aynaya her baktığımda kendimle karşılaşmama rağmen buna inanıcam?! yani sonuçta her insan kendini beğenir ve kendine göre mükemmele yakın olduğunu düşünür. "şunu ve şunları yapsam tam olacak" der, sanki onları yapsa mükemmel olacağını sanır ama olmaz işte. aslansa zaten bir prototip olduğunu düşünür. yaysa ona "sen sadece herkes gibisin bebeğim" der, aslan bozulur, üzülür ama çaktırmaz, sinir yapar, uzaklaşır. bir aslanla bir yay anca flört kısmını yaşar, yakınlaşmaya başlayınca egolar birbirini iter.

hiç yay burcu olan bir erkekle tanışmadım. ama tanışsam çok fena arkadaş olurmuşuz gibime geliyor. bkz: zeki müren desem yeterli derecede anlatmış olur muyum kendimi?

başak burcu ise hayranlık uyandırıyor bende! Freddie!

Arkadaş ne sıkılmışım he! Bir cumartesi gecesi çıkıp eğleneceğim yere oturmuş saçmalıyorum. İşin komiği başım da dönüyor! hem uykusuzluk hem de nefes alamamaktan. içerden ses geliyor ve ben çok pis tırstım aslında. gidip bakıcam ama korkuyorum :/ neyse gideyim bari.

edit: gittim ama salona bakamadım. çok korkağım biliyorum. neyse gelmişken şu şarkıyı yolluyorum. öptüm.


Monday, February 20, 2012

Atın beni denizlere!

Atın diye demedim, aklıma geldi bir an. Şarkı aklıma gelince, amatör kaptan kayahan ve yanında artık orta yaşa yelken açmış ama hala genç kız triplerindeki hülya avşar da anında canlandı beynimde. gereksiz ayrıntı.

dün gece tamı tamına 10 saat uyuduğumdan mıdır, yoksa benical-kolik olduğumdan mı bilmiyorum, hasta ama canlı hissediyorum kendimi. he tabi saatlerdir devam eden baş ağrımın geçmesi de büyük bir etken bu "hayat güzel dünya güzel her şey güzel ve ben de güzelim tabi" felsefesine atlamamda. hele bugün ben de güzelim demem için egrçekten sarhoşumsu olmam lazım, zira lenslerimi bile takmayıp, yamuk gözlüğümle geldim işe. napayım, sabah başımın sol tarafı öyle ağrıyordu ki, sol gözümü açıp lensi takmam mümkün değildi. yol boyunca çoğu insan "ne lan bu böyle bi gözü kısık dolaşıyo, gözlüğü de yamuk, manyak mıdır nedir?" bakışı attı bana. olsun. manyağım çünkü, evet.

tek sinirlendiğim şey, makyaj çantamı ipek'in çantamdan çıkarıp, bir daha da geri koymamış olması. çünkü lensim yanımda, takıp bu yamuk gözlüklerden kurtulabilirim. ama yüzüm gözüm bembeyaz. hayalet gibi dolaşıyorum. sadece vişneli dudak nemlendiricimi sürersem, drakula'nın gelinlerinden biri olmam kaçınılmaz.

çok makyaj yapmadığım için insanların pek dikkatini çekmiyor neyse ki bu halim. şöyle de bir gerçek var tabi:

Saturday, February 18, 2012

Yine kahır mektubu üzerine...

itüsözlük'te çoğunluklazararsız, hakkında şöyle bir yorum yapmış, ofiste durup ağlayasım geldi. zaten boğazım acıyor, ağlamamak için kendimi sıkınca daha fena ağrıyor. yapmayın ama bunu bana:/

"insanın içindeki parçaları daha da ufaltıp görüntüsüz nesne kıvamına getirecek kadar hüzünlü, uzun mu uzun şarkı. ama dinlerken geçen zamanı fark edemiyor insan, tıpkı onu düşünüp yazarken yazdıklarının ne çok olduğunu fark edemediğin gibi. bitmiyor söyleyeceklerin çünkü, hiç bitmesin istiyorsun çünkü.. karşına almışsın işte, derdini anlatıyorsun! yıllardır özlemle bekliyordun ya işte, karşında, sanki. öyleymiş gibi yap ne fark eder. 'öyle bir aşk bu zamanda ah belki bugün belki yarın anlayacaksın ağlayacaksın' diye duyup.. sahi o zamanda da mı tüm aşklar yalandı? mektup öyle diyor. yalanmış işte, o zaman da yalanmış her şey. bitiyormuş, gidiyormuş, sonra insan ardından bakıp kahır mektupları yazıyormuş o umursamazken, gidip çok uzaklarda çok yeni bir hayat kurmuşken. onun masalı mutlu sonla biterken diğeri de kahır mektubu hiç bitmesin, mektubu yazdığı masadan bir daha kalkamasın istiyormuş, ne yaşayacağını bilemediğin bir gün daha kalmasın diye..

mektup bitiyor, maalesef ki bitiyor. yine aynı oluyor her şey. saatin tik tak'ları, sevda ektiğin kalbinin anlam veremediğin yalnızlığı. şimdi bir gelse! ne olurdu, bir mektubu elinden hızla çekip okusa, daha sen yollamadan. kalbi sızlayacak, ah bir baksa... bu en sonu olur muydu dersin kahır mektubunun; "içimde bir ümit var geleceksin diyorum, belki çok uzaktasın bunu da biliyorum, kader kelepçesini elime vurdu felek, geleceğim demiştin ben hala bekliyorum, ben hala bekliyorum.." diyerek?

sanmıyorum"

Friday, February 17, 2012

Bişi sorcam

Biz neden cumartesileri işe geliyoruz ki acaba? Kimsenin çalıştığını görmüyorum. Neyse artık.

Dün gece ilk defa latin gecesine gittim. Rezalettim. Berbattım. Her gün kursa gidip çalışsam anca dansımı düzeltirim diyim ben sana. Bir de nedense hocayla dans ederken acayip geriliyorum, heyecanlanıyorum ve doğal olarak iğrenç dans ediyorum. Adımları tam olarak öğrenmem lazım.

Çok pis özendim yahu, öyle bir dans ediyor ki millet görmelisin. Bense odun gibi bir oraya bir buraya savruluyorum.

Friday, February 10, 2012

I was born to love you = sana reddedemeyeceğin bir teklifim var

Queen manyaklığım bilinen bir şey, ama bu şarkının ayrı bir yeri var bende. Şu an meyvesiz, sade activia yerken (ki kendisi ekşi mekşi bişi) bile beni mutlu ediyor. Hiçkimse bana bu şarkıyı hediye etmedi, tamamen kendi imkanlarımla kendi kendime hediye ediyorum mütemadiyen.

Biraz önce formülasyonlar arasında kaybolmuşken, aklıma bir anda dank etti. Olur da bir gün biri bu şarkıyı bana ithafen söylese, gerçi söylemese de olur, hatta Freddie'den dinletip playback yapsa ve şarkıyı katletmediği için ikinci bir takdir alsa benden, istediğini yaptırabilir bana. (+evet geliyor musun benle köprüden atlamaya? -metrobüsle gidelim kolay olur.)

Azılı düşmanım gelip şu şarkıyla bana ilanı aşk etse bile durur düşünürüm be. (azılı düşman: sanki ortaçağda yaşıyoruz) Çok sıradan sözleri var aslında ama zeka burada işe yarıyor. Hem müzik hem sözlerin dizilişinin yarattığı ahenkle gaza geliyor insan.

Bunlar da geçen gün rüyamda aldığım güller. Aslında gül, özellikle de beyazı hiç çekici gelmezdi bana. Artık ayrı bir yeri var:

Wednesday, February 8, 2012

Kuşlar, böcekler, kelebekler ve kar

İlk üçü midemde takılıyorlar desem? Yok be bu sefer aşk meşk zımbırtıları yüzünden değil. Öyle şeyleri bıraktım ben - sigara gibi düşün. Sigarayı bırakanlar da, bıraksa da şöyle içten bir "sigaramın dumanına sarsam" dinlerler ya, onun gibi bir şey benimki de.

Kişisel gelişim konusunda çığırlar açıyorum bu ara. Diyet yapıcam aldığım kiloları da vericem dedim, bu konuda sessiz sakin ve sağlam şekilde ilerliyorum. Dansa gidicem dedim, o da oluyor neyse ki. Bir süredir istediğim ama yapacak enerjiyi bulamadığım, sergiydi, tiyatroydu, sinemaydı, hepsine gidiyorum. Kitapları İngilizce okuma takıntımdan da kurtuldum neyse ki. Gerçi bu sefer de İngilizce'si ile Türkçe'sini karşılaştırma huyum başladı. Neyse artık o kadarı normal.

Yalnız bu aralar anlamadığım bir şey var. ----alakasız konuya geçiş----
Ya ben bu Mustafa Ceceli'yi neden beğeniyorum acaba? Hiç beğendiğim bir tarz değil yaptığı müzik ama sesi öyle bir şey ki, bütün bayık şarkıları dinleyebiliyorum. Son şarkısını çok beğendim hele. Bir de Enbe'yi de sevmem, onun da son şarkısı çok hoş olmuş. Özellikle adamın sesine bayıldım. Kadının okuduğu kısmı dinliyorum desem yalan olur, öyle cırtlak kadın seslerini sevmem.

Aman işte gördüğün gibi hala pop müziğe takığım bu ara. Hoş şu anda pencereden kar geliyor çok iyi uyardı ama yüklememişim benim pembeye.

Saturday, February 4, 2012

Fuuuuuu

Bir cumartesi ve ben yine sapıttım.

Uykumu alamıyorum resmen. 5 gün 6'da uyanmak koymuyor da, şu cumartesi de erken kalkmak mahvediyor beni. Eve geldiğimde deli bir baş ağrım vardı. İlaç aradım fellik fellik ama bulabildiğim tek parasetamol içeren ilaç tylol-hot'tı. İçtim kendisini, sonra da hem haftanın yorgunluğu hem parasetamol'un yan etkisi ile bir uyudum ki sorma. Uyumak değil o bence, baya bayıldım. 4'te fulya gittiğine göre 4.30 gibi uyudum, anca babam gelince uyandım, yani 8'de.

şimdi de uykum yok ama bişe yapasım yok. net booomboş. dizi izleyesim yok. diyette olduğumdan (aah ah her zamanki gibi di mi?) çay may da içmiyorum bu saatte. ne boş bir hayat lan bu?

bari yarın popomu kaldırıp sinemaya gidebilsem. ahmet'e ödevlerini yapmadığı için "hakkını kaybetme"ce uyguladığımızdan bu biraz yalan olabili tabi. ya ondan kaçıp ipekle gitcez sinemaya ya da evde oturcaz :/

by the way, geçen hafta fufu'nun nişanı vardı. Bir hafta nasıl saçımı yaptırsam diye aradım, sonunda natalie portman'ın yandan toplanmış dümdüz, baya günlük gibi duran topuzunu beğendim, adamın gözüne soktum fotoğrafı, ama adam benim saçı adeta bir türk filmi yıldızına benzetti. neyse ki çok iğrenç bişi olmadı. manyak adam sana kim dedi doğaçlama yap diye, gördüğünü yapsana?!

bir de farkettim ki bu millet ne meraklı lan siyah giymeye. ben bu enine boyuna halimle cart turuncu giydim - bazen merak etmiyor değilim, eğer zayıf mayıf, çıtı pıtı bişi olsam nasıl giyinirdim diye. herhalde bu sefer fosforlu mor falan giyerdim. zaten her gün siyah giymek zorundayız, bir de kutlamalarda da mı simsiyah giyineyim ya. öf içim bayılıyor resmen. bari kahverengi, yeşil falan giyselerdi.

tamam bana turuncu bu "ayıcık"lıkla pek gitmemiş olabilir ama siyah da giymeyim be. mateme gelmiş gibi.

ayağımdaki şiş indi, ama hala parmaklarım ağrıyor. nasıl başardım alt tarafı otobüsten inerken? düşmedim de hem, dümdüz indim. başarılı buluyorum kendimi bu konuda :D

bu kuaförden bir fotoğraf bebeğim (H)



bu -bence bu fotoğraftan daha güzel- ertesi sabah elçin'le sapıttığımız anlardan. Gözlerimi şaşı yaptığım mal fotoğraflar da var ama o kadar da abartmayım dedim: