Wednesday, January 25, 2012

Prepare for trouble & make it double

Ofiste Zeki Müren dinlememek lazım. Ne çalışma azmi, ne konsantrasyon, ne de yaşama isteği kalıyor. Hani, şunları dinlerken çevirsene patent belgesi kolaysa:

Dünyayı durdurdum bakarsın diye,
Fallara bağlandım çıkarsın diye,
Yolların sonunda sen varsın diye,
Ekle ekle eklemekten usandım artık.

İçimde bir ümit var geleceksin diyorum,
Belki çok uzaktasın bunu da biliyorum.
Kader kelepçesini elime vurdu felek,
Geleceğim demiştin ben hala bekliyorum.

Bir şiir yazdım sana, bir şarkı yaptım sana,
Mutlu günüm her şeyim beni anlasana,
Masaların üstüne ismini kazıyorum,
Bu kahır mektubunu bin kere yazıyorum.

Bu şarkının varlığını öğrendiğimden beri zaman zaman dinlerim. O anlardan birindeyiz yine. Böyle de alakasız yerler oluyor işte. Çok mutlu da olsam, çok mutsuz da şarkının etkisi değişmiyor.

Başta hüzünlenmekle birlikte, bir yerden sonra Zeki'ciğime olan aşkım ortaya çıkıyor ve sırf onun için dinlemeye devam ediyorum. Tam anlamıyla bir sanat eserinin hissettirmesi gereken şeyleri hissettiriyor bana.

Ama bu sefer şu üstteki üç kıta başladığı anda, kendimle yüzleştim bir anda. Fallara baktırdım ya... ama usandım mı onu bilmiyorum işte. Takıntı da değil benimkisi. İlgilenmiyorum sanıyorum, bir bakıma fiziksel ve psikolojik olarak inkar ediyorum. Ama bilinçaltı işte. Her fal bakılırken tek bir şey çıksın istiyor,; "hadi bir dilek tut" dediğinde birisi, aynı şeyi diliyor.

İçimde bir ümit var geleceksin diyorum,
Belki çok uzaktasın bunu da biliyorum.

Bütün mantığım "saçmalama be" diye son derece avam takılırken, işte içimdeki o ses gitmiyor. Gelsin istediğimden midir? Gelmeyecek olduğunu bildiğimden midir? Gelse de benim bu gururla yüzüne bile bakmayacağımdan mıdır? Yoksa kendi kendine gelin güvey olma konusunda master seviyesine ulaştığımı ve onunsa "uzakta", belki de beyninin -bak kalbinin değil- beyninin ucundan bile geçmediğim bir dünyada mutlu olduğu gerçeği midir?

Diyorum işte böyle durumlarda sığınıyor insan "umursamaz" tipine. Bir yere kadar işe yarıyor, en azından bende. Fakat şu 29 dakika, belki içindeki 3-5 dakika ile, asıl hissettiklerim yüzüme öyle bir kez değil, dört beş kez ağır bir şekilde çarpılıyor.

Gelirken işe, bir yandan da düşünüyordum; aslında bütün bu aşk, sevgi dediğimiz şeyin beynin boş kalınca takıldığı bir etkinlik olması lazım. Muhtemelen de öyledir, ama o zaman bir insan bu "boş zaman etkinliği" sonucu birine canını verecek hale nasıl geliyor?

Bencillik.

Sanırım bende pek yok diye Zeki'ye sığınıyorum bu durumda. Çünkü bu konularda bencil olmayışım, o duygunun peşinden gitmemi engelliyor. Hatta sanki yokmuş gibi davranmama neden oluyor. Arada gelip buraya birikenleri yazıyorum işte. Hatta bunu yazdıktan sonra da muhtemelen yemeğe çıktığımda hala şirkette keşfedemediğim tipler var mı, hangisi potansiyele sahip diye bakacağım.

Bu durumlarda kediye köpeğe saranları da anlıyorum aslında. Ellerinde olan sevgiyi başka bir şeye, karşılığının kesin olacağını bildikleri bir şeye aktarmaları çok normal. İnsan bu, evladın dahi olsa seni, senin onu sevdiğin kadar seveceği garanti değil. Tek sorun var, ben kediyle köpekle pek haşır neşir biri değilim. Olsam kesin şimdiye evde 5 tane olurlardı.

Zeki'ye sığınma sebebime gelecek olursam; sanırım şarkılarında görülen o bencilliğe hayranım ben. Öyle olmak isterdim. "Ben seviyorum seni, başkası da sevemez benim gibi" (sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar) dediği zaman benim beden ikiye bölünüyor! bir taraf tabi kim sevecek benim kadar derken, diğer taraf "salak, sen bile bu kadar seviyorsan daha fazla seven neden olmasın. Şimdi Zeki'ciğim sen de saçmalamışsın bak" diyor. Sonra ilk yarım yine devreye girip "bok var bu kadar mantıklısın zaten, sen inandırsana bir karşındakini kimsenin senin kadar sevemeyeceğine!?" diyor - ki bence de haklı.

Neyse işte, benim shuffle bu yazıyı yazarken kendinden geçti, şu anda Papi çalıyor - yani pek(!) kahır mektubu ruhunda değil.

Move ya body move ya body
Dance for your papi!

No comments: