Friday, January 27, 2012

dipnotlar, ömrümü yediniz


Geçtiğimiz salı, d&r'dan Remzi Kitabevi yayınlarının "Onikinci Gece" çevirisini aldım. İşe gelirken ya da işten çıktıktan sonra İngilizce bir şey okuyamıyorum. Tüm gün zaten beynim İngilizce çalışmış, bir de eğlenmek için İngilizce'ye -özellikle de yazılı haline- tahammül edesim kalmıyor. Ama deli gibi de Shakespeare okuyasım var.

Bir İngiliz edebiyatı mezunu için, Shakespeare'i İngilizce okumamak, eziyet gibi bir şey değil, düpedüz eziyet.

Bir sürü çevirisi var oyunların piyasada. Hangisi daha iyi bilemiyordum. O yüzden sordum soruşturdum. İnsanlar da bir garip "oyunlar Remzi Kitabevi versiyonuyla okutuluyor genelde" dediler. Ben de güvenip aldım.

Bu noktadan sonra, benim kılkuyruk olmam mı yoksa çevirinin bir garip olması mı sorun bilemiyorum. Ama -her ne kadar edebi çeviri yapmasam da- bir çevirmen ve de artık deneyimli bir okuyucu olarak bu açıdan bakmak zorunda kalıyorum. Eğer bir deyişi, Türkçe'ye aktaracak (ya da dipnotta yazdığı hali ile "transpoze edecek") isen et, o kadar ayrıntılı bir şekilde "aslında İngilizce'si bu ama biz bıdı bıdı yüzünden bıdı bıdı yaptık böyle de Türkçe'ye transpoze ettik" diye anlatırsan olmuyor ki. Dipnotta önemli bir şey yazıyor diye okumadan geçemiyorum. Hele bir yerinde "X karakteri salak tipinde, herkes onla dalga geçiyor, ama sonunda bu kadınla evlenecekler" diye spoiler verirsen, seni bulup ağzını kırasım gelmiyor değil dipnotu yazan kişi.

O kadar ayrıntılı okumak isteyen adam zaten gider İngilizce'sini okur diye düşünmekteyim. Ya dümdüz, mot-a-mot'a yakın bir çeviri yap, ya da "transpoze" ettiğin deyimler bırak öyle kalsın. Ya da için rahat mı etmedi, dipnot vereceksen de okuyucuya gerizekalıymış gibi davranma, başta bir not ekle "bazı kısımlar şöyle şöyle yapılmıştır, dipnotlarda orjinal halleri de mevcuttur" de, sonrasında beşbin kere o deyişi ne de güzel transpoze ettiğini bizim gözümüze sokma. Hele de oyunun ilerisi hakkında spoiler vermek... Dipnot bu yazayım zaten kimse okumuyor mu dedin kuzum naptın?

Buna rağmen okuyorum ben oyunu. Sonlara yaklaştım sayılır. Aslında çevirisi gerçekten kötü değil. Hatta bence iyi bile (Bu kadar bok attıktan sonra dipnotlara çeviri kötü sanmayın diye diyorum, çok iyi bir dili var ve aktarılan deyimler çok iyi seçilmiş). Biraz sizli bizli konuşmaları yordu beni sadece. Shakespeare oyunlarının sadece asillere yönelik olduğunu düşünen, ya da onları konu aldığını sanan büyük bir çoğunluk var. Hoş, ben bu konuda laf söyleyecek bir konumda değilim. Ancak en azından orjinal dilinde okuduğumda daha halkın içinden olduğunu hissettiren, çok daha sıradan bir dil olduğunu düşünüyorum. Edebi bir basitlikten bahsetmiyorum. O dönemde yaşamış sıradan bir insanın yüzeysel olarak anlayabileceği, kendi konuştuğu kelimeleri içeren, ama çok pis (iyi manada) kelime oyunlarına ve olay örgüsüne sahip bir dili var. Ama sen Türkçe'sinde kalkıp herkesi "siz bayım" diye konuşturursan, o mükemmel akıcılık gidiyor, yerine kasıntı bir metin geçiyor. Bu ülke zaten bu nedenle Şekspir'e pek ısınamamış belli ki. Halbuki bu oyunda (Twelfth Night/Onikinci Gece) dük ve çevresi asil bir dille konuşurken, şu Olivia'nın amcası (Toby) ve budala (budala kelimesi bile biraz havada duruyor bence, aptal bile denebilirdi, asilliğe lüzum yok) Andrew aralarında siz-sen'i karıştırıp konuşsalar, bu onların hem sarhoşluğuna, hem Andrew'in soylu davranmaya çalışıp becerememesine, hem de diğerlerinden biraz daha düşük bir statüye sahip olduklarını gösterse fena olmazdı. Türkçe'deki sen-siz ayrımı, eğer çevirilerde yanlış kullanılırsa berbat bir şey ortaya çıkıyor, ama eğer zekice kullanılırsa çok mükemmel - hatta İngilizce ile verilemeyecek mesajlar verilebiliyor.

Aksi takdirde aklımda çağa ayak uydurmaya direnen, "seni budala!" diye boşluğa bakarak konuşan, ezberden gidip tepki vermeden devam eden oyunlar canlanıyor. Yani, 200 sene önce mikrofon yoktu da bağırıyorlardı, şimdi mikrofon varken oyuncuların bağırmasına ne gerek var? Tiyatronun asıl amacı hayatı örneklemek değil mi? Daha doğal olsalar daha çok insan izlemez mi? diye düşünüyorum. Ama bu konuya girersem çıkamam gibi geliyor. Hatta şu anki kısıtlı bilgimle hiç yorum yapmak istemiyorum. Biraz araştırma sonrası ancak konuşabilirim bu konuda. (Fakat üsttekiler hala benim kişisel görüşüm ve bu nedenle tiyatroların çoğu bende pek güzel izlenim uyandırmıyor).

Artık okurken dipnotlara bakmayım diyorum. Bantla mı kapatsam napsam? Yoksa doğrudan "sonunda adam ölüyor" diye bir spoylırla karşılaşmaktan korkuyorum.

Wednesday, January 25, 2012

Prepare for trouble & make it double

Ofiste Zeki Müren dinlememek lazım. Ne çalışma azmi, ne konsantrasyon, ne de yaşama isteği kalıyor. Hani, şunları dinlerken çevirsene patent belgesi kolaysa:

Dünyayı durdurdum bakarsın diye,
Fallara bağlandım çıkarsın diye,
Yolların sonunda sen varsın diye,
Ekle ekle eklemekten usandım artık.

İçimde bir ümit var geleceksin diyorum,
Belki çok uzaktasın bunu da biliyorum.
Kader kelepçesini elime vurdu felek,
Geleceğim demiştin ben hala bekliyorum.

Bir şiir yazdım sana, bir şarkı yaptım sana,
Mutlu günüm her şeyim beni anlasana,
Masaların üstüne ismini kazıyorum,
Bu kahır mektubunu bin kere yazıyorum.

Bu şarkının varlığını öğrendiğimden beri zaman zaman dinlerim. O anlardan birindeyiz yine. Böyle de alakasız yerler oluyor işte. Çok mutlu da olsam, çok mutsuz da şarkının etkisi değişmiyor.

Başta hüzünlenmekle birlikte, bir yerden sonra Zeki'ciğime olan aşkım ortaya çıkıyor ve sırf onun için dinlemeye devam ediyorum. Tam anlamıyla bir sanat eserinin hissettirmesi gereken şeyleri hissettiriyor bana.

Ama bu sefer şu üstteki üç kıta başladığı anda, kendimle yüzleştim bir anda. Fallara baktırdım ya... ama usandım mı onu bilmiyorum işte. Takıntı da değil benimkisi. İlgilenmiyorum sanıyorum, bir bakıma fiziksel ve psikolojik olarak inkar ediyorum. Ama bilinçaltı işte. Her fal bakılırken tek bir şey çıksın istiyor,; "hadi bir dilek tut" dediğinde birisi, aynı şeyi diliyor.

İçimde bir ümit var geleceksin diyorum,
Belki çok uzaktasın bunu da biliyorum.

Bütün mantığım "saçmalama be" diye son derece avam takılırken, işte içimdeki o ses gitmiyor. Gelsin istediğimden midir? Gelmeyecek olduğunu bildiğimden midir? Gelse de benim bu gururla yüzüne bile bakmayacağımdan mıdır? Yoksa kendi kendine gelin güvey olma konusunda master seviyesine ulaştığımı ve onunsa "uzakta", belki de beyninin -bak kalbinin değil- beyninin ucundan bile geçmediğim bir dünyada mutlu olduğu gerçeği midir?

Diyorum işte böyle durumlarda sığınıyor insan "umursamaz" tipine. Bir yere kadar işe yarıyor, en azından bende. Fakat şu 29 dakika, belki içindeki 3-5 dakika ile, asıl hissettiklerim yüzüme öyle bir kez değil, dört beş kez ağır bir şekilde çarpılıyor.

Gelirken işe, bir yandan da düşünüyordum; aslında bütün bu aşk, sevgi dediğimiz şeyin beynin boş kalınca takıldığı bir etkinlik olması lazım. Muhtemelen de öyledir, ama o zaman bir insan bu "boş zaman etkinliği" sonucu birine canını verecek hale nasıl geliyor?

Bencillik.

Sanırım bende pek yok diye Zeki'ye sığınıyorum bu durumda. Çünkü bu konularda bencil olmayışım, o duygunun peşinden gitmemi engelliyor. Hatta sanki yokmuş gibi davranmama neden oluyor. Arada gelip buraya birikenleri yazıyorum işte. Hatta bunu yazdıktan sonra da muhtemelen yemeğe çıktığımda hala şirkette keşfedemediğim tipler var mı, hangisi potansiyele sahip diye bakacağım.

Bu durumlarda kediye köpeğe saranları da anlıyorum aslında. Ellerinde olan sevgiyi başka bir şeye, karşılığının kesin olacağını bildikleri bir şeye aktarmaları çok normal. İnsan bu, evladın dahi olsa seni, senin onu sevdiğin kadar seveceği garanti değil. Tek sorun var, ben kediyle köpekle pek haşır neşir biri değilim. Olsam kesin şimdiye evde 5 tane olurlardı.

Zeki'ye sığınma sebebime gelecek olursam; sanırım şarkılarında görülen o bencilliğe hayranım ben. Öyle olmak isterdim. "Ben seviyorum seni, başkası da sevemez benim gibi" (sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar) dediği zaman benim beden ikiye bölünüyor! bir taraf tabi kim sevecek benim kadar derken, diğer taraf "salak, sen bile bu kadar seviyorsan daha fazla seven neden olmasın. Şimdi Zeki'ciğim sen de saçmalamışsın bak" diyor. Sonra ilk yarım yine devreye girip "bok var bu kadar mantıklısın zaten, sen inandırsana bir karşındakini kimsenin senin kadar sevemeyeceğine!?" diyor - ki bence de haklı.

Neyse işte, benim shuffle bu yazıyı yazarken kendinden geçti, şu anda Papi çalıyor - yani pek(!) kahır mektubu ruhunda değil.

Move ya body move ya body
Dance for your papi!

Monday, January 23, 2012

Beni yormayın

Artık fizy'i mi açarsınız, Youtube'u mu bilemem ama açın ve Zeki Müren'den Bir Evet Yeter'i dinleyin. Ben burada açamıyorum ama biraz önce Radyo'da çıktı. Bu adam beni öldürecek bir gün.

"senden bir teselli bil ki beklemem
bir şişe, bir kadeh, bir şarkı yeter"

Akşam dans olmasa bir şişe, bir kadeh ve bir şarkıya sığınabilirdim.

Sunday, January 22, 2012

Anaam

İşten de erişmeyi başardım buraya :D

Şu an cehennem azabı yaşıyorum desem yeridir. Geçen gün aceleyle otobüsten inerken boşluğa mı bastım, bir şey oldu tam algılayamadım ama sol ayağımı bir hayli incitmişim. Anlamadım çünkü normalde düz ayakkabı giyen bir insanım. Cumartesi akşamı eve gelip aldığım ayakkabıyı denedim, son derece normaldi. Ertesi gün alışmak için giyeyim dedim, sol teki olmuyor. Delirdim resmen. Oluyor ama o şekilde giyilmez, kendimi ayakları küçültülmeye çalışılan uzak doğulu kadınlar gibi hissettim. Parmaklarımda hissettiğim ağrıyı da ayakkabı sıkı ondan oluyor sanan bir akıllıyım tabi.

Neyse ki İpek’in aklına, normalde düz ayakkabı gibi giydiğim topuklu ayakkabıyı denettirmek geldi. Ta-da… Olmadı ayakkabı. Ayağının şiştiğini anlamayan tek salak ben miyim diye düşünmüyor değilim. Kendimi dinlemiyorum pek evet ama insan ayağı şişince de anlar.

Bu sabah da – akıl olmadığı için pek – kalkıp yine topuklu olan çizmeyi giydim. E akıllı Dilek, o ayakla nasıl giyersin ki onu? Şu anda sol teki sere serpe açık çizmenin. Çünkü öyle bir hal almış ki, bir numara büyümüş neredeyse. Akşam da capitol’e gidip başka bir elbise bakma hayallerim vardı oysa ki. Sonra dansa gidecektim ama bu durumda yarın bakmak zorundayım elbiseye.

Bu arada biri bana koşu bandı alsın ya! Artık oturup harcayamadığım enerji yüzünden depresyona gireceğim neredeyse. Şeytan diyor ki, siparişini ver, götürsünler eve, nasılsa koyacak bir yer bulmak zorundalar öyle olunca. Şimdi aman alma, yer yok, bahçeyi düzenleyelim, öyle alırsın, bıdı bıdı. Önce bisikleti sipariş vereyim bari. Sonra koşu bandı derken spor salonu formuna girer yavaştan benim veranda. Yıhyıh:D

Saturday, January 21, 2012

Nane şekeri

Naber?

Görüşemiyoruz bebeğim haftalardır. Tabi ben artık çalışan insan modeline geri döndüğüm için olabilir. Ya da hala sabah 6'da uyanmaya alışamayan insan. Seç beğen kendin.

Sayın Neutec'çiğim sağolsun, facebook/gmail/hotmail/blogger hiçbir şeye erişemiyorum. En azından blogger olaydı iyiydi. Ne o, neutec belgeleri dışarı sızmasın. Sanki çok meraklıyız belgelerine.

Bugün yine yarım günlük iznimde deli gibi mağaza dolaştım. Zaten cumartesi de sabahın köründe kalktığım yetmezmiş gibi merter'den çıkıp ümraniye'ye kıyafet aramaya gittim. Sonunda elimde olan elbiseyi giymeye karar verdim o ayrı.

He kıyafet de fufu'nun nişanı için tabi. Mağaza görevlilerine dert anlatmaktan içim çıktı. "Abiye değil, ama sıradan da olmasın elbise. Arkadaşımın nişanında giyicem. Hayır evde değil. Ama abiye olmasın!" Lan ne meraklı bu kadınlar güllü dallı taşlı böcekli şeylere. Tamam ben de meraklıyım da, sınırını bilmeli insan. Ben nişan sahibi değilim ki. Disko topu gibi mi gideyim salona? Artık bana ışık tutarlar, ben döndükçe ışığı yansıtırım.

Ama bir ayakkabı aldım mooçi, görmen lazım. Elbise beyaz giyeceksem, ayakkabı cafcaflı olsun dedim ve baya baya turuncu-pembe arası ayakkabı aldım. Hem de 12 cm topuklu. Gören de zanneder ki bu karı zp zıp topukluyla dolaşıyor her yerde. Nerdeeee! Yalnız ümraniye esnafından bu kadar modadan geri kalmışlık beklemezdim. O kadar diyorum elbisem beyaz diye, bana beyaz ayakkabı veriyorlar. Diyorum bakan bana değil ayakkabıya baksın istiyorum - kırmızı verelim diyor salak. Hiç "bugün ne giysem" izlemiyorlar azizim, ne diyeceksin işte.

Yahu ben bu ara deli gibi Radyo Alaturka dinliyorum. Çok da eğleniyorum. Böyle psikopatça, hatta vahşice bir eğlence bu. Şarkılardan fal tutuyorum, ya da sözde ilk şarkıyı kadın ikincisini erkek söylesin cevaben falan diye kendi kendime hikaye yazıyorum. "Ayy bak gördün mü çocuk ona gözlerinin içine başka hayal girmesin dedi, kız cevaben sevil de sevme ağlama ağlat dedi püüü". Yalnız bu sabah (yaklaşık 7:30'da) hadi bak bu sefer içten diyorum acaba şu bana ne diyor diye düşündüm. Çıkan şarkı harika.




Yani şimdi Sayın Suat Sayın, sana bazı sorular yöneltirdim ama gerek yok. Fazlasıyla paradoks içeriyor şarkın. Hoş, ben bu paradokslara bizzat denk geliyorum nasıl başarıyorsam.

Hepsini bırak da, bu benim 2011 şarkım olmuş da haberim yok...