Sunday, December 16, 2012

Vişneli demişin ama konyaklı bu?!

Bugün Ahmet'le en az harcamamızı yaptığımız Capitol ziyaretimizi gerçekleştirdik. Gözlerimiz yaşarmadı değil ailecek.

Migros'u gezerken fast food orucumuza uyarak değişik bir şeyler arıyorduk İpek'le evde denemelik. Hem de yılbaşında ne içsek napsak kısmı var tabi. İpek'in mükemmel fikri ile sangria yapmaya karar verdik. Ama evde babam varken likörsüz yılbaşı geçmez. Yine de bu sene onu muz liköründen kurtarıp kahveliye bağımlı yapma planlarımız var. (muzlu antibiyotik şurup gibi kokuyor, her seferinde hasta yattığım kış günlerini hatırlıyorum.)

Gezinirken vişne & konyaklı çikolata görünce atladık, fiyatının 7 liraya düştüğünü görünce alalım dedik. Hayır sanki daha önce her gün alıyormuşuz, fiyatını biliyormuşuz gibi?

Kendisi şöyle bir şey:


İpek, babam, annem hepsi bayıldılar. Ama ben sevmedim. Konyak vişnenin tadını tamamen silmiş. İçine boşuna vişne koymuşlar kısaca. Onun yerine sadece konyaklı olabilirdi. Bu da seneye kendi vişne likörümü yapmam konusunda beni teşvik eden şeylerden biri olmadı değil. Geriye kalan vişnelerden likörlü çikolata yapsam bundan çok daha güzel olacağına eminim.

Meraklı Köfteci ve Konser Maceraları

(Yazdığım gün göndermedim. -Biraz- düzeltilmiş halidir. Asıl yazıldığı tarih: 14 Aralık 2012)


Yine dağ gibi çevirim var ama ben oturup yazı yazmayı uygun görüyorum. Hiç şaşılmayacak bir şey bence!?

Ceceli'ciğimin konserine iştirak ettik tabi ki. Gitmemiz 2 numaralı İETT hattının 65 yaş ve üzeri teyze ve amcalar tarafından işgal edilmesi nedeniyle biraz aksadı. Anlamıyorum akşam saatinde -trafiğin en karışık olduğu anlarda- ne işleri var? Fıstıkağacı-Göztepe ilişkisinin 65 yaş üzeri insanlarla olan ilgisini çözersem; bu konu üzerine tez yazarım gibime geliyor. Direksiyon dersleri alıp babamı ikna etmeme ve arabaya el koymama neden oldular o da güzel bir şey tabi.

Araba kullanamıyor değilim, çoğu bildiğini sanandan iyiyimdir ama işte babam & paranoyaları. En kolayı ise 300 lira verip ders almak. Giden param oluyor her durumda, tabi bir de zamanım. Ama ne demiş Oscar'cığım, "Bana lükslerimi verin, gereksinimlerim olmadan da yaşarım".

Neyse işte, yine yerimiz pek matah değildi konserde. İlk 20 dakika tüm seyirciler sesi kısık televizyon izlemeye çalışır gibilerdi. Çünkü akustik berbattı. O 20 dakika boyunca Ceceli her bize döndüğünde duymadığımızı belirtmek için yapmadığım kalmadı. Yanımda kağıt kalem olsa yazıp gönderecektim duymuyoruz diye ama neyse ki biri akıl etti yazıp yollamayı ve 20. dakikadan (ve yaklaşık 4. şarkıdan sonra) dediklerini anlamaya başladık.

Bir bahar şenliği konseri değildi tabi, önde VIP'de oturan ve tiyatro izler gibi duran ve aşırı hareketli Ceceli'den etkilenmiş/hipnotize olmuş bir seyirci grubu vardı. Gerisi de pek genç değildi seyircilerin. Adam coşturmaya çalışsa da kalkıp oynayan bile yok "yhaaa biz romantik takılcaktık diye geldik olmadı kiii" sevgilileri vardı bol miktarda. Bunu her romantik şarkıda birbirlerine yapışmalarından anlayabilirdiniz zaten.

Deniz'le artık bir fenomen haline gelen "şarkı tutmaca" geleneğimiz konserlerde de devam ediyor tabi! (Balıkesir'e gittiğimizde arabasına bindiğimiz her insan evladı bu sebeple bizden nefret etmiş olabilir / hatta 2 saat bizimle yolculuk etmek zorunda olanı hiç düşünemiyorum)

Deniz'in şansına Sensiz Olmaz ki çıktı. Güzel, mantıklı, eğlenceli bir şarkı. Bana ne çıktı? Tabi ki "Dön". Tabi bu arada şarkılarımızın "bana mı söyleniyor yoksa ben mi söylüyorum" gibi kategorileri var. Bunlar bize söylenenlerdi. Gariplik şu ki ömrümde kimseden ben ayrılmadığım için kimsenin bana Dön diyemeyecek olmasıydı. Hoş bir tek kişi diyebilir, ama kendisini birkaç hafta önce hayırlısıyla evlendirdiğimizi öğrendim. (İşte meraklılık kısmı burada başlıyor aslında)

Konser sonrası zar zor taksi bulup Fufu'lara geçtik. Aslında Emre, tam Ceceli bis yapmaya geldiğinde sahnede Ceceli ve arkada oynayan bizi çekmiş ama hala fotoğrafları bekliyorum :D

Emre'nin becerilerini konuşturup tost tavasında yaptığı kestaneler ve Baileys ile karıştırılmış filtre kahve ile tam bir kış gecesi yaptık. Emre'nin uyuması ile beraber de dedikodu kısmına geçtik. Nihahaha!

Deniz ile İpek bilgisayarı ellerine geçirince bırakmıyorlar, her şey Fufu'nun ünlü ve "pek sevimli(!)" yöneticisinin fotoğrafını aramakla başladı. Sonra oydu buydu derken (hatta benim en başta ismini google'da aratmayacağım konusunda kendi kendime söz verdiğim insana bile bakmalarından - benim ise bakmamamdan sonra) sıra evlenen vatandaşa geldi. Normalde merak etmem böyle şeylere, ilgilenmem çünkü. Hani ne bileyim görünce üzülürüm falan diye. Ama işte bununla ilgim alakam o kadar bitmiş ki evlenmiş diye sevindim ciddi ciddi. Tek sorun evlendiği kişiyi çok fena merak etmem. Aksi gibi o da internet ortamında ortaya çıkmıyor. (Not: denk gelir de okursa rezil olduğumun resmidir bu da)

İpek'i sorguladık biraz, Ece ise aramıza ilk defa katıldığından yırttı tabi :)

Ertesi gün Fufu deneysel çalıştı ve bize baileys'li türk kahvesi yaptı. Sonuç mükemmeldi :D Çok beğendik.

Sonra geçen gün yine bir Merter Kahve Dünyası buluşması düzenledik. Bu bizim kendimizi çok kötü hissettiğimizde yaptığımız buluşmamız. Bir kahve içer, fal kapatır, soğuyana kadar konuşur, ardından fala bakar, kalkarız. En fazla iki saat sürer ama ikimizi de psikologa gitmekten bir süreliğine kurtarıyor :D Daha önce kendimize bile itiraf etmekten çekindiklerimizi anlatıyoruz çünkü. Orada öyle bir ortam oluştu. İnsanın her şeyi anlatası geliyor. Mesela ben bu sefer neredeyse 1.5 sene geçtikten sonra hiç ne kadar üzüldüğümü insanlara belli etmemiş olduğumu fark ettim. Hep geçiştirmişim, dalga geçmişim, olanlardan etkilenmediğimi belli etmek için ne varsa yapmışım. Benim huyumdur zaten önemli ve beni üzen bir şey olursa sonuna kadar dalga geçerim. O zaman sanki daha katlanır oluyor her şey. Herkese de bunu büyük bir dalga konusu gibi anlatırım.

....... (burada gereksiz bir sürü şey yazmıştım)

Arkadaş, çevirim var ya hala 10 sayfa kadar, ben destan yazdım resmen! Yalnız şunu yazmadan geçemeyeceğim, Çin'e çakma Mustafa Ceceli üretsinler diye teklif göndermeyi düşünüyorum. Deniz'in konserde 50 kere tekrarladığı gibi "Allah sahibine bağışlasın!" :D Fekat; böyle bir varlık evde iken insanın sıkılması mümkün değil ki? Giydir oturt karşına izle, sıkılınca ver eline orgu çalsın, ondan sıkılırsan darbuka çalar, ondan sıkılırsan da onu bırakıp başka bişe çalar.

Bu kadar yazdım, şimdi ise göndermesem mi diye düşünüyorum. Bilemedim.



------------------------


Ve bugün:

Bu yazıyı yazdıktan sonraki sabah çeviri işime tamamen nokta koydum. Yani çeviri derken "ıvır zıvır" çevirilerine. Artık -olursa- kitap çevirisi yapmayı planlıyorum. Hocalarımla da konuştum, elimden geldiğince dış haber servislerine geçmeye çalışacağım bakalım. Çünkü hepsi de tercümanlık deneyimimi kullanıp dış haberlerde çalışmamın daha doğru olacağını söylüyor. Bakalım artık, hayırlısı :)

Friday, December 7, 2012

Alerji

Evet yine ben, yine gecenin bir yarısı, yine çeviri arasında...

Çeviri yaparken garip şeyler düşünüyorum; bugün de aklıma şu geldi: Bence alerji, doğanın bazı insanlara (benim gibi) "Az ye ulan ayı!" deme şekli.

Aşure yiyemememin sebebi bu olmalı. Eğer bir kase bile yemeden ağzım gözüm şişmemiş olsa ikincisini de yerdim bence. Aynı şey İpek için de geçerli.

Kuru incir gibi güzel bir şey insanın nefes almasına engel olmamalı.



Sahi, incirli biskrem vardı bir zamanlar.

Tuesday, December 4, 2012

Ceceli, bekle bizi oğlum!

Her şey İpek'le aynı gece benzer rüyaları görmemizle başladı. İkimiz de rüyamızda Ceceli konserine gittiğimizi görmüşüz. Şans bu ya, bu hafta da Ceceli'nin konseri var Bostancı'da. Ben Fufu'yu arayıp bak böyle rüya gördük diye anlatırken onların evde de tv'de Ceceli'nin klibi varmış. Bu bir işaret olmalı dedik ve şöyle bir araştırdık ki fırsatını bulduk biletlerin. Kaçar mı? Tabi ki hayır.

Bu kadar rüyanın bir nedeni olmalı co? Bence çok fena eğlenicez bu Cumartesi. Onun işareti tüm bu rüyalar :D Hoş, Deniz "Ya adam sabah karısıyla kavga eder de hareketli şarkıları bile ağır makamda söylerse napcaz?" dese de, sanmıyorum.

Gece çarpışan arabalara binicez daha ne olsun?! "Nasılsa aramızda tehlikeli şeylere binen yok" derken Deniz bana bi uyarıda bulundu farkındayım. Ankara'ya gittiğimizde Cankat, Deniz ve Fufu'ya yalvardım dönmedolaba binelim diye, sonra gözlerimi açamadım. Aynısı seneler önce YTÜ'de gondola bindiğimizde de olmuştu. Kısaca; gaza getiririm, sonra da deli gibi korkarım.

Ceceli'ye not: Yine konsere Es ile başla, eselim bebeğim!


Sunday, December 2, 2012

Unutulmasın bu, mümkünse daha çok yayılsın!

Geçenlerde yine bir saç boyama seansında trt müzik izlerken/dinlerken görmüştük kendisini İpek'le. Ne zamandır adını sanını bulamamıştık. Sonunda aklıma trt'nin sitesine bakmak geldi ve tatam! İsmail Altunsaray'ın adını da öğrenmiş olduk!

1/4'ü Nevşehir'li insanlar olarak Neşet Ertaş'ı son zamanlarda öğrenen kimselerden değiliz çok şükür. Ancak İsmail Altunsaray'ın da kendine has ve bence "süper" bir yorumu olduğunu kabul etmek gerek. İpek'le haftalardır takıntı haline getirdik, her gün 5-6 kere izlemeden duramıyoruz. Eminim izleyen herkes hipnotize olacaktır!




not: lütfen Sayın Altunsaray, sakalsız bıyıksız çıkmayın, karizmanızı 10'a katlıyor çünkü!

I like being birthday girl

" yalniz bugun britney spears'in da dogum gunu" diyerek sevgili kardesim hevesimi kursagimda birakmadi degil.

Yine de cok eglendim dun geceden beri, ozellikle de iki aydir bekledigim fufu'nun hediyesi kismini!!

Bekldigim gibi mukemmel bir sey cikti. Doctorcugumla fotografim ve bir adet doctor figuru!!!


Yalnız gençler bir şeyi fark ediyorum ki yaşlanmışım. Neredeyse üniversiteye başladığımdan beri bu masada çekiliyor doğumgünü fotoğrafları, yan yana koyunca yaşlandığım bariz belli len!

Dün akşam bir değişiklik yapıp yeni şeyler denemeyelim dedik ve şahika'ya gittik. Deniz'in gelememesine çok üzüldüm, keşke o da olsaydı; artık başka zaman yeniden kutlarız, deliye her gün bayram :D

Sizi seviyorum gençler!




Hayır bir kişi de doctor'un paketini açarken fooğrafımı çekmedi. Tabi bir de şu var karşılaştığım :D


Tabi ki companion olarak çok yakışmışım yanına! Duy sesimi Steven Moffat!

Bu arada bu sene hep sokaklarda sürtücem sanırım. Saat 12'yi geçtiğinde hala yollardaydık (hatta otobüste, köprü yolunda) ahahah :D

ps: annemin hediyesini atlamışım. Benimkini neden yazmadın dedi. Bu doğumgünümde yamuk gözlüklerimden kurtulup, gıcık/entelektüel olduğunu zanneden master öğrencisi formuna geçiş yaptım efenim.


not: evet ilk fotoğrafta gözlerim görmüyor.

Sunday, November 25, 2012

Arama hiç boşuna

Gecenin bir yarısı RetroTürk dinlerken çıktı karşıma bu şarkı. Paylaşmadan geçmeyeyim dedim.


Thursday, November 8, 2012


Gitmemiz bir işe yaradı mı acaba? Mutlu oldular mı?


edit: mutlu olduğunu öğrenince iyi mi oluyorsun kötü mü bilemedim bak şimdi. ama ben mutluyum sanırım.  

Wednesday, October 31, 2012

Donna'yı sevmeyeni ben de sevmiyorum.

Donna kim be? dediğini duyar gibiyim. Doctor Who'daki Donna Noble tabi ki!

Neden sevmeyeni ben de sevmiyorum o kısma geleyim. Bu Donna fazla sıradan bir kadın. Güzel değil, çıtı pıtı hiç değil, belki sevimli bile değil. Üstelik genç de değil. Ama işte onunla empati kuramayan, onun neden asabi olduğunu anlamayan sözde doctor fanlarına dayanamıyorum nedense. Sadece güzel ve genç değil diye bir kadını "dayanılmaz" diye nitelendirmek, zaten baştan sona abik gubik bir diziyi anlayabilen (veya anladığını sanan diyelim) insanlara yakışmıyor diye düşünüyorum.


Gerçi anlamayanlar kendileri düşünsün, yapılan anketlerde hep en sevilen yoldaşlardan seçiliyor kendisi. 

Monday, October 29, 2012

Naptim, ne ettim?

Evde oturmak disinda yaptigim mukemmel bir is yok acikcasi. Bu ara bayramdi, tatildi derken iyice eve kapanmak zorunda kaldik. İsin kotusu bilgisayarima bir nevi el konmasi oldu. Annem ve babamin facebook & oyun takintilari nedeniyle zavalli netbook'um ellerine dustu. Bana ise kala kala Ahmet'in tableti kaldi. Ne maillerime bakiyorum ne baska bir seye. Teknoloji gelisiyor farkindayim ama bilgisayarin yeri baska benim icin. Bir yandan da diyorum, bir zamanlar laptoplar mi vardi? Devasa bilgisayarlarla calisiyorduk. Yine de ceviriyi tablette yapabilecek kadar gelistiremedim kendimi.

Saglikli yasam hevesim son hiz devam ediyor. Hele de levotiron ile gelen enerji ile. Hos bu sabah icmeyi unuttum, kahvaltidan sonra ictim anca. Hala o benim ilacim diye bakmiyorum, uzun bir sure İpek'in ilaci olarak kalacak o.

İlginc ama kitap okumaya geri dondum. En son Ozlem'in cezbedici paylasimlarina dayanamayip Cinarcik'a giderken Kurk Mantolu Madonna'yi almis, iki saatte falan bitirmistim. Sonra onun etkisi mi yetti bilemiyorum, uzun bir sure bir sey okumadim. Zaten yiklarin verdigi bir kitaba doymusluk var. İki hafta once ise elime Elif Safak'in Ask'i gecti. Cok sevdim. Ama bu sefer durmadim, Suskind'in kokusu ile devam ediyorum hic ara vermeden. Ozlemisim yanimda kitap tasimayi.

Aylin'le cok hos planlarimiz var, eger hayata gecirirsek su hayatta bir seyler basarabildigimi kendime kanitlayacagim. 

Monday, October 15, 2012

Do not panic

Neden bir balon misali şişiyorum, neden bu kadar sinirliyim, neden dünyanın en polyannavari insanı iken bu kadar depresif oldum:? tüm bu soruların cevabı sevgili tsh'mde imiş. Pek sevgili vücudum tiroidi yabancı madde sanarak ona karşı savaşıyormuş. Kısaca hashimoto tiroiditi olmuşum. Yarından itibaren ömrümün sonuna kadar ilaç kullanma dönemim başlıyor. Pek değişik, pek ilginç bir şey değil genel olarak. Kadınların çoğunda varmış zaten bu meret. İleride başıma açabileceği dertleri es geçiyorum şu anda.

İlaç kullanımı ile birlikte, şimdiye kadar neredeyse çalışmayan metabolizmamın da çalışacağını ve ömrümde bir ilk yaşamamı sağlayarak önden giden göbeğimden kurtulacağımı; bu tembelliği üzerimden atacağımı, yaşama sevincimi yeniden bulacağımı ve sinir bozukluklarımdan kurtulacağımı umuyorum.

Mesela herkesin izlediğinde güldüğü sahnede ben üzülmeyim artık. Saçma sapan şeyler aklıma gelse de, reklama bile ağlama potansiyelimin olduğu pms mağduru olarak 7/24 dolanmayım ortada.


Wednesday, September 12, 2012

Hayat garip, gerçekten

Bir gün önce düşündüklerin, hayal ettiklerin, aradan 24 saat dahi geçmeden ecnebilerin "shattered" dediği gibi yerle bir, tuzla buz olabiliyor. Birkaç gün önce yaptıklarından veya birkaç gün önce yapmadıklarından ölesiye pişman olabiliyorsun. Garip yani.

Ama asıl garipliği bu değil işte. Şu an yaşadığımız gerçekliğin bir an sonra, doctor'un tardis'le gittiği, izleyip de sanki görebilecekmişiz gibi düşündüğümüz 3000 yıl sonrasında bile değil, bir 100 sene sonra tamamen etkisini kaybedeceğinin aklına gelmesi insanın. Peşinden koştuğun adamın/kadının, uyuduğun saatlerin, yediğin yemeğin, yağlı mı yağsız mı yoğurt yediğinin, 38 beden olup olmadığının ya da metal mi yoksa pop mu dinlediğinin 100 sene sonra esamesi okunmayacak. Bir hiç olacak. O zaman neden takılıyoruz küçük şeylere bilmiyorum.

İşte ben bu üsttekini kendime anlatamıyorum. En ufak bir şeyi kendime dert ediniyorum. Belki anneme anlatsam "o dediğin şeyin hayatında bir önemi yok ki, dediğin çok saçma bir şey" diyeceği şeyler beni hasta ediyor.

Beni milyonlarca yıl sonrasına, dünyanın 5. büyük insan uygarlığını kurduğu zamana götürecek ne bir doctor ne de bir tardis var. O yüzden bugünün tadını çıkarmam gerek, peki bunu bilinçaltıma anlatabilecek bir yol var mı acaba? Bilinçaltıma olmasa da mideme anlatsın bari.

Not: Şu İşler Güçler'deki Aşkın gibi olmak güzel bir şey herhalde, ama ben her nasıl oluyorsa hep Murat gibi olmayı başarıyorum. Saygılar e'fenim.

Monday, July 2, 2012

Bugünün Hatrına

in memory of 02.07.2011




"...elveda, diyip bir gün viran edip gönlümü
ayrılıp gidişinin bu gece yıldönümü"

Tuesday, June 26, 2012

Tarkan, bebeğim, sen başkasın!

Ne dinlersem dinleyim, dönüp dolaşıp bir Queen, bir Zeki Müren, bir de Tarkan dinliyorum işte. Hatta kıt müzik bilgimle iddia ediyorum ki şu şarkı Türkiye'de yapılmış en iyi pop şarkılarından biri. Ama nedense pek kimse ilgi göstermedi, hatta Tarkan kendisi bile! İlk çıktığından itibaren sevdim kendisini. Nasıl "Bir Ben Bir Allah Biliyor" şarkısı son zamanlarda yapılmış en mükemmel tsm-arabesk karışımı şarkı ise bu da en iyi pop şarkılarından biri.



Thursday, June 14, 2012

Bi güzellik yapsana?!

Bazı şeyler olana kadar konuşmak istemiyorum. Ama eğer bu da çıkarsa Deniz'i alıp bir kahve-pasta hane açmayı düşünüyorum. Benim pastacılığım, Deniz'in uzun vadede dahi tutan falları ve Fulya & İpek'in pazarlama taktikleri ile sırtımız yere gelmez.

İmalı şekilde şöyle anlatabilirim:

Şimdiye kadar ömrümde olmadığım kadar melankolik takılıyordum. Belki etrafımdaki insanlar kadar melankoli düşkünü değilim, ama kurtaramıyordum kendimi. Bazı şeyleri o kadar kafama takmıştım ki resmen üzerime yapışmıştı o ruh hali. Şu son haftada, aslında pek etkili olmaması gereken, normal bir insanın aa ne güzel, diyip geçeceği bir olay; benim için dönüm noktası gibi bir şey oldu. Artık o kadar da umutsuz değilim kendimden. Her an her şeyin değişme ihtimali var. Evet, belki de değişebilme olanağım olduğunu görmek beni çok heyecanlandırdı. Çünkü sabit kalmak, ömrümün sonuna kadar ev-iş arasında gidip gelmek beni tanımlayan bir hayat değil.

Kendime kesinlikle internetle yakın ilişkisi olan bir kariyer çizmem gerekiyor. Bunun farkındayım. Bunun yanında beni -şu an olduğum gibi- bir ofise tıkmamalı. Bazen sabaha kadar da çalışabilirim, ama işim olmadığında masayı beklememeliyim oturup.

Bu konuda birkaç projem var. Ama hepsinin üzerinde yüksek lisans'ı ertelememek var. Kariyer hedefimi seçtiğime göre, bölüm seçmem de zor değil. Seçenekler: Gazetecilik, gazetecilik ve medya yönetimi, medya ve iletişim çalışmaları vs.

Bunları her türlü ilgi alanımla karman çorman yapıp, güzel bir şeyler ortaya koyabilirim bence. Sadece biraz cesaret.

Bir bakışmanın insanı buralara getirmesi de ilginç tabi.

Sunday, June 10, 2012

Hımm böyle oluyormuş demek ki?!

Bütün gün başka birini düşünmeyeli baya oluyordu. Bahar'ın dediği gibi umudunu kaybetmemeli insan demek ki. Hayat çok garip bir zaman çizelgesinde ilerliyor ve doktorcuğumun dediği gibi lineer devam etmiyor belli ki.


Friday, June 8, 2012

Bu arada:

Dün gece çok acayip olaylar olmuş; önce deprem olmuş, sonra havada tanımlanamayan bir nesne görülmüş (ki sonrada rusyanın füze çalışması olduğu anlaşılmış), ermenistan-azerbaycan çatışmaya girmiş bense napıyordum? uyuyordum tabi. Donna Noble ile benzerliğim bu kadar olur. Belli mi olur, belki rusya'nın füzesi dediğimiz şey tardis'ti? zaten döne döne de gidiyormuş? Neden olmasın? Eğer öylese beni bul doktor!

Attention please!

Ciddi ciddi evlendiriyoruz fufuyu da be blogcum. Bir cumartesi günüm daha iş ve gezmekle geçicek belli ki. Merak ettiğim nokta, ben 12.30'da işten çıkıcam da, cevizlibağ'dan bakırköy'e nasıl ulaşıcam, ne ara saçım yapılacak (ki basit bir fön dahi benim saçımda yarım saat sürüyor maşallah saç uzamıyor fışkırıyor) tabi saçım nasıl yapılacak? 4'e nasıl yetişicem. Bir erkek okusa şu yazıyı manyak mısın kızım 12.30'dan 4'e kadar beşbin kere hazırlanırsın der. Ben de öyle derim normalde ama saç başa bakan bir tek kuaför var gittiğimiz yerde. Önce gelinin (fufu lan gelin? hala inanamıyorum ben çaktırma) saçını başını yapacak, sonra bize geçecek. sırf ben olsam yarım saatte çıkardım o kuaförden, inşallah sıra gelir bana hemen :D zaten ya dümdüz olacak saçım, ya da dalgalı. Kuaför'de topuzumsu şeyler yaptırılmayacağını nişanda deneyimledim zaten. Holivudvarimsi dağınık topuz isterken klasikten biraz şaşmış türk kuaförü topuzu oldu. benim saçımın şununla hiçbir uzak yakın ilgisi yoktu mesela: 

Neyse artık. Bu sefer daha basit bir şey isteyim ki abartmasın kuaför de. Hayır dalgalı olsun dersem perma ile karşılaşacağım diye korkuyorum açıkçası.

Thursday, June 7, 2012

Thursday, May 31, 2012

Headphone mania

Bizim şirket tam olarak bu deyimle tanımlanabilir. Böyle seslendim duymadın gibi bir çalışma şekli olmadığından, herkes kulaklıkla pc başında deli gibi çalışmakta. Yakında 25 yaşında kulağı ağır işiten 200 kişi halka karışabilir, benden söylemesi.

Tabi durmadan radyo dinlemekten ötürü, en beğendiğim 2 radyo da ortaya çıktı. Güzel olanı ikisinin frekanslarının ard arda olması. Pal fm 99.2'de Capital radio da 99.5'te. Tek sorun ikisinin de pek mükemmel çekmemesi.

İtiraf ediyorum normalde Virgin dinliyordum. Sonra Virgin 99.5'ten taşındı, bende 99.5 kayıtlı kaldı. Uzun süre sinir etti "Eğer bu anonsu duyuyorsanız Virgin radio dinleyecektiniz, hay aksi biz bıdı bıdı frekansına taşındık" diye şarkılar arasına girerek. Capital mikemmel bir radyo aslında, çekmediği için pek dinleyemiyorum. 80'ler-90'lar arasında gidip geliyor ve yabancı müzik yayını yapıyor tabi. Metrobüste thriller dinlemek de pek güzel oluyormuş.

Pal'i de capital çekmeyince radyoyu karıştırırken buldum. Cahilliğimi mazur görün fekat Levent Erim'i ilk kez bu hafta dinledim. Sabahları geveze ve cinsiyetçi muhabbetlerinden iğrenen biri olarak, "sabah aynada kendine bakıp acaba bu saç bu elbiseye uydu mu diyen kadınlara" güzel ne güzel olmuşsun armağan eden birini dinlemeyi tercih ederim tabi! Özellikle perşembe sabahları tema sabahlarıymış. Bugünün teması "Sezen Aksu vokalleri" idi, tüm sabah Levent Yüksel, Sertab Erener, Aşkın Nur Yengi dinlemek güzeldi. A. Nur Yengi sevmezdim ama doğrusu çok güzel şarkıları varmış kendisinin ve çok güzel söylemiş hepsini. Bu arada unuttuğum bir şarkıyı da hatırladım tabi :D "Gel yabani gör halimi, el bana ben sana deli" Feci derecede narsist bir şarkı :D

EDİT: Üstte Levent Erim'in programı hakkında yazdıklarım, kendisi Türk apaçilerine hizmet etmek amacıyla Zemfira isimli sürekli miyavlayarak konuşan kızı yayına katmadan önce yazılmıştı. Arkadaşım nasıl uyuz bir sesin var senin, biliyormuş gibi bir de burç yorumladı bu kız. Aslında bilmem pek, gözlemlerim bunlar da demedi. Ciddiye aldığımdan değil ama böyle insanların şanslarına şaşıyorum. Burdan kendisine sesleniyorum, bebeğim öncelikle öyle bayık bayık konuşarak hangi şirketin avukatlığını yapmayı düşünüyorsun acaba?

Tabi mp3 çalarında 16 gb alan olan biri niye radyo peşinde diye sormak gerekir. Galiba radyo her zaman cezbedici olacak insanlar için. Beklenmedik anlarda beklenmedik şarkıların çalması, başa sarıp tekrar dinleyebileceğini bildiğin bir kayıttan daha çekici geliyor.

Monday, May 14, 2012

to myself




Son zamanlardaki favorim. Baştan sona kendime hediye ediyorum şarkıyı desem yeridir.

Üzerimdeki ölü toprağını silkmeden önce son olarak şunu diyeyim ve artık susayım! (fotoğrafları göz ardı ediniz)


Thursday, April 19, 2012

Bazen tam bir fan-girl olabiliyorum

Evet Twilight fanları gıcık oluyordur belki bu duruma ama böyle karşılaştırmaları görünce hem çocukça buluyorum "ne gerek var ki karşılaştırmaya?" diye, bir yandan da içimde bir canavar "owwwwwwwww yeaaaaaaaaaaa!" diye kükrüyor. Seviyorum HP'yi, hem de deli gibi, hem de Alan Rickman'in izinden gidip:

"When I'm 80 years old and sitting in my rocking chair, I'll be reading Harry Potter. And my family will say to me 'after all this time?' and I'll say "Always'".

diyecek kadar seviyorum. Eğer lucid dreaming'i başarabilsem, Hogwarts'ta okuduğumu görmek isterim. Öyle yani.

Şimdi işyerinde sıkılmışken de şunu gördüm ve ecnebilerin deyimi ile "it made my day!":


Sunday, April 15, 2012

Are you lonesome tonight?

Çok bir şey yazasım yok, bol miktarda şarkım var bu gecelik. Normalde bu saate kadar da oturmazdım zaten, öyle yani.













Son olarak en fenası;


Monday, April 2, 2012

Ben bir delilik ettim :)

Daha kref.net'te çalışırken, çeşitli yönetim bilimleri sitelerinde bu sitenin reklamına rastlamıştım. O zamandan beri kendilerini takip etmekteyim. Malum, Çin merkezli bir şirket. Çok güzel gelinlikler, "special occasion" dedikleri, özel gün kıyafetleri var. Hatta bu kıyafetleri çok büyük bedenlere kadar yapmakla kalmıyorlar, 20-25 $ gibi bir ücretle kişiye özel de yapıyorlar. Yani vücut ölçülerinizi bildiriyorsunuz, ona göre dikiyorlar istediğiniz elbiseyi. Buraya kadar hala güven vermiyor belki, ama sitenin bir de "yorum" kısmı var. Satın almada en önemli kısmı burası. Çünkü üyeleri yorum bırakırsa ipad kazanma şansı elde ediyor, hele bir de aldıkları kıyafetin fotoğrafını eklerse şansı katlanıyor. Zaten bu "elbisem geldi, çok güzel işte fotoğrafım" kısmı siteyi güvenilir kılan.

İşte geçenlerde burada dans ayakkabıları da sattıklarını fark ettim. Türkiye'de aynı kalitede ayakkabılar 150-200 TL arası. Daha kendime beğenip bootie alamamışken, dans ayakkabısına o kadar para bayılmak istemiyordum. Ve evet, lighinthebox'u denedim. Dün akşam siparişimi verdim, paypal ile ödeme yaptım (kredi kartları da geçiyor ancak ben yine de işimi sağlama aldım).

1 - 1,5 ay içerisinde gelmesi tahmin ediliyor kendisinin. Ben shipping (kargo) ve garanti (oldu da yolda kaybolursa yenisini göndersinler parası 2-3 $ bişe) ücreti dahil 72 tl'ye aldım şu güzelliği :):)



Tuesday, March 27, 2012

Dig in the dancing queen!!!

Bugün aslında dün ofiste bunalıp okuduğum Oscar Wilde oyunu hakkında yazacaktım. Ama üstüne biraz daha okurum diye vazgeçtim. Zaten Dancing Queen'i dinleyince içimden onu yazmak geldi.

Mamma Mia filmi çıktığında deli oldum çünkü tam bir Meryl Streep hayranı diyebilirim kendime. Ancak birçok arkadaşım filmin çok kötü olduğunu söyleyince, izlemesem mi demiştim. Sonra bir gün can sıkıntısı, merak ve mutlu olma ihtiyacı nedeniyle oturup izledim.

Halt etmiş güzel değil diyenler.

Tamam Pierce Brosnan adeta Yunan Adalarının kütüğü olarak oynamış filmde, ama olsun, Streep var :)

Benim için iki önemli noktası vardı filmin. Biri Donna depresif depresif makyaj masasında otururken/söylenirken arkadaşlarının Dancing Queen'i söylemeye başladıkları yer. Bu sahneyi sanki yaşamışım/yaşayacağım gibi hissediyorum. Bundaki en önemli sebep bu üçlünün bana hiç yabancı olmaması.
- donna, bizzat ben. yay burcu olduğuna eminim bak. hangi manyak yunan adalarına kaçıp yaşar ki? zamanında 3 tane sevgilisi olmuş, hala oraya takılmış kalmış. sonunda her şeyi yaparım ben diye otel açmış takılıyor.
- rosie, kesinlikle dino. kısa saçları, özgürlüğü, istediğini elde etmesi.
- tanya, al sana fufu. süslü, zengin, çekici.


Biz de yaşlanınca böyle olacağız gibi geldiğinden bana çok hoşuma gidiyor bu sahne. Çok da kötü olmadığımızı gösteriyor yani :)

He bir de bizim de bu kadar deli olduğumuz :)



İkinci sahne ise, Donna'nın Sam (Pierce amcamız yani)'le adanın tepesindeki kiliseye tırmanırken içini dökmesi. Tabi "The winner takes it all" şarkısı aracılığı ile. Evet belki kadının sesi mükemmel değil, ama o sırada boynundaki şalı elinde döndürüp ne yapacağını bilememesi, kızsam bağırsam buna hakkım yok ama kızgınım işte tavrı, elinin ayağının dolaşması o kadar güzel anlatılmış ki, bir kez daha Donna'cım kesin yaysın bebeğim diyorum.



Not: burçlara düşkün değilim ama böyle arada takılıyorum işte.

Friday, March 23, 2012

ayıp ettin

sensiz olacağımı bile bile
bana kendini neden yar ettin
bırakıp gitmene
arkandan ağlayacağımı bile bile
neden yüzüme güldün?



Ah bu şarkıların gözü kör olsun diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz.

Aman Allahııım!

Sevgili kardeşim daha dün yazdıklarımı duymuş gibi bana kitap almış. Hem de Shakespeare (kalp gelsin buraya)!

İngilizce'sini okuyacak kafa kalmadığı için bugünlerde bende, Türkçe'sini istiyordum. (nasılsa iki gün sonra bitirince oturur İngilizce'sini de okur, çevirisini eleştiririm zaten, huyumu biliyorum)

İşte kitabım bu :)



Remzi Kitabevi'nden almayacaktım ama almış bir kere. Çevirmen de Bülent Bozkurt'muş. Şöyle bir göz gezdirdim, notlar kitabın sonunda. O bile yeter şimdilik. Bir de Digital Theatre bana bir iyilik yapsa da İngilizce altyazılı olarak David Tennant & Catherine Tate versiyonunu yayınlasa. Ya da DVD'si Bluray'i çıksın arkadaşım. Üzülüyoruz burada zaten gidip göremedik canlı canlı :(



not: kendileri Beatrice ve Benedict'i oynuyorlar.

Thursday, March 22, 2012

değişiklik vol 2

Değiştir değiştir bitmiyorum. Ne kadar değişsem de ortada bir şey yok, onu biliyorum ama aynı kalmaya da dayanamıyorum!

Ani bir kararla spora yazılmaya karar verdim yine. Yorgunluktan pestilim çıkacak muhtemelen çünkü haftalık planım şu:

pazartesi: 20:30-22:30 Salsa
salı-perşembe-cuma: 18:30-20:00 spor
bazen cumaları: latin gecesi
pazar: dans pratiği 15:00-18:00

artık bu programla da iğne ipliğe dönmez isem 40'lı bedenlerle barışmak zorundayım gibime geliyor.

Şirket yemekhanesini bırakmayı düşünüyorum. Yemeklerinin kötü olması gibi bir durum yok aslında, herkes bilir ki benim zaten öyle sorunlarım yok. Mevzu yiyecek olunca iğrençleşebiliyorum bile. Ama kayda değer bir mide rahatsızlığı var maalesef. Kullanılan yağlar çok etkiliyor, kızartma pek yiyemiyorum. Bir de yemekhanede yemek istememin sebebi sulu yemek olur ümidiydi. Her gün döner, köfte falan çıkınca gözümü evden yemek getirmeye diktim. Bugün getirdim mesela. Tıka basa doydum ve eminim ki normalde yemekhanede aldığımdan daha az kalori aldım. Malum, annemin yağ kullanmama, tam tahıldı, bilmemneydi gibi sağlıklı yaşam takıntıları var. Bizim de işimize yarıyor tabi.

Evdeki kitaplara bakıyorum, onlar da bana bakıyor, bakışıyoruz ama tanışmaya girişmiyoruz. Hiç içimden gelmiyor yine kitap okumak. Evdekilerin yarısından çoğu İngilizce zaten, İngilizce'yi de ben görmek istemiyorum. Bir ara kitap alırsam okuyacağım umarım.

Kadıköy'e gidesim var deli gibi. Haftasonu kimse gelmezse fufu'yu kapıp kahvaltıya gidebilirim. Boğazı sırf köprü üstünden görmekten bıktım.

Bu arada tiyatroları kimin doldurduğunu öğrendim. Birbirlerine hava atmaya, "çok kültürlüyüz biz" imajı çizmeye çalışan plaza çalışanları. Bir deliliktir gidiyor bizim burada. Ama sorsan oyunları "güzeldi" "hımm biraz derin bir oyundu" şeklinde sınıflıyorlar sırf. Olsun, herkes tiyatro eğitimi mi aldı sanki. Benimki de yorum yani. Eğlenmeye gidiyor insanlar işte. Çok hoşuma gidiyor aslında. Birbirlerine hava atayım derken iyi işler yapıyorlar.

Saturday, March 17, 2012

2 sene olmuş!

Hatta daha da fazla belki. Ne olacak blogu açalı tabi ki?! Bu kadar zamandır saçmalamakta sınır tanımıyor oluşum gözlerimi yaşarttı.

6 Mart 2010'da başlamışım yazmaya. Muhtemelen öncesi de vardır da silmişimdir kesin. Önceleri saçma sapan şeyler yazdığım zaman siliyordum. Artık öyle şeylerim de yok, çünkü yaratılıştan saçma & saçmalayan bir insan olduğum gerçeğini kabullendim.

Bu kadar senenin hatrına çekiliş falan mı yapsam diyorum. Çok özeniyorum bazı bloglarda yapıldığını görünce. Ben de küçük hediyeler dağıtmak istiyorum. Ben abartıp cupcake falan yollasam saçma olur mu acaba diye düşünmeden edemiyorum.

Bu hafta da çok hızlı geçti. Hastalık falan derken ne ara Cumartesi oldu bilmiyorum. Bugün şirketten bir arkadaşımla metrobüsteydik, harika bir tespit yaptı kendisi: "Normal insanların Pazartesi sendromu var, bizimse Cumartesi" dedi. Gerçekten başladı bizde Cumartesi sendromu. En azından Pazartesi herkes çalışıyor, o yüzden kabulleniyorsun durumu. Cumartesi ise berbat, herkes evinde mışıl mışıl uyurken sen hazırlanıp işe geliyorsun. Annem&babam bile uyanmıyorlar be Cumartesileri. -Ki kendileri her gün 6'da uyanırlar.

Bugün Kadıköy'deki Hera'ya gidesim var. Gidip patates-bira ikilisiyle buluşmak istiyorum. Niye Hera , başka bir sürü yer var ama orayı seviyorum. Şarap evi olmasına rağmen birayla bağdaştırdım kendilerini.

Aslında ben eskiden İstiklal'e 8-10 kişi gidip takıldığımız günleri özlüyorum. Gereksiz mevzular yüzünden o grubun dağılmasına hala üzülüyorum. Bir ben böyleyim herhalde aralarından. Çünkü kimsenin bu konuda adım attığı yok. Benim attığım adımlar ise hep boş çıktığı için ben de bıraktım artık. Kalabalığı seviyorum bu konuda yapacak bir şeyim yok. Bir şekilde kalabalık bir ortam bulmam lazım kendime. Her yere 2-3 kişi gidince mevzu kalmıyor, o kalabalığın heyecanı, laf anlatma çabası, eğlencesi yok işte. Kısmet.

Friday, March 16, 2012

Şimdi ben işimi seviyorum herhalde?

İşimin bitmesine pek bakmıyorum açıkçası. Ama devasa bir dosya çevirirken bile, bir paragraf bitse, "aa ne güzel oldu, afferim kız bana" moduna giriyorum.

Ya işimi gerçekten seviyorum ya da mutlu olunacak abidik gubidik şeylere ihtiyacım var.

Thursday, March 15, 2012

Antep Çıkartması

Madem başladım yazmaya, devam edeyim bari.

Malum 10-11 Mart 2012'de Antep'teydik. Amaç: sadece yemek yemek. Dediğimizi de yaptık, durmadan yemek yedik.

Önce Yemen Kahvecisine gittik. Ben şurada Yemen Kahvecisi hakkında okuyup bir ihtimal Cevdet Akınal'la tanışırız diye otelden çıkar çıkmaz gittim ama maalesef yaklaşık bir sene önce rahmetli olmuş. Ama işi devralan oğlu da bütün gelenekleri sürdürüyor :) Önce kahveden tattık, sonra ikram ettikleri şekerleri yedik. Ve kendilerinden bize iyi bir kuruyemiş-baharatçı önermelerini rica ettik.

Hemen karşılarında kalan Almacı pazarında, Güllüoğlu'nun yanında kalıyordu sanırım, baharatçıya gittik. Anaaaam! orada kendimizi kaybettik diyebilirim. Bütün Antep gibi onlar da ikrama bayılıyor :) Fıstıklı muskalarından, peynirlerinden, fıstıklarından, daha doğrusu ne ikram ettilerse hepsinden yedik. Oradan aldıklarım:

- acı & tatlı salça
- isot
- ipek kırmızı biber (çekirdeksiz kurutulup çekilen yağsız ve mideye dokunmayan kırmızı biber)
- kuru biber & patlıcan
- fıstıklı muska
- antep fıstığı tabi ki!
- kaçak çay :)
- sumak
- antep fıstığı ezmesi

Daha tulum peyniri de alacaktım ama Eyüp Bey Mayıs ayında sipariş vermemiz konusunda ısrar etti :)

Oradan çıkıp açlar olarak İmam Çağdaş'a koştuk. Ben önce konuşmayım, fotoğraflar konuşsun...





birer lahmacun söyledik önce, salatalarımız ve acılı ezmemiz geldi. Ortaya soğan kebabı, altı ezmeli kebap ve simit kebabı söyledik ki hepsinden tadabilelim. Ömrümde böyle güzel kebap bir de Yunanistan'da yemiştim :) Ardından da tatlı tabaklarımız geldi. Hımm yiyemem bu kadar ya diye tatlı tabağına burun kıvırdım başta (tatlı hele de baklava pek sevmem de) ama resmen yuttum, çünkü bu dünya üzerinde yapılan en güzel tatlıların tek tabağa toplanmış haliydiler ^^

İmam Çağdaş'ın ardından taksiye atlayıp otele gidecektik ama taksici Uğurlu Otel'i Uğur plaza sanınca yolumuz biraz uzadı :) Neyse otele geldik biraz oturduk ama ı-ıh, çıktık dolaşmaya. Her yerde Antep'in hamamları çalıyordu ama bizde hamamlık hal yoktu :) Şehri biraz gezmekle yetindik sadece.



Öyle bir uyumuşum ki gece, hiç bir şey uyandıramadı beni! Sabah kalktık, Fufu rahatsız olduğu için otelde bırakmak zorunda kaldık onu :/ Deniz, İpek ve ben çıkıp beyran içilecek yer aradık. Bulduk da :) Sakıp Usta'da süper bir beyran içtik kahvaltı niyetine. Orada bizimle ilgilenen beyefendi de ikramını eksik etmedi ve kelle eti getirdi :/ Bu da sadece Deniz'e yaradı, çünkü yeme imkanım yoktu. Denemedim değil, denedim ama yiyemedim. Beyranımızın ardından harika bir çay ve safranlı irmik helvası ikramımız da vardı :)




Sakıp Usta'dan çıkıp Bey mahallesini gezdik. Kurtuluş Cami'ni gördük. Ve Katmerci Murat'a ulaştık. Birer katmer söyledik. Fazla geldi beyranın ardından :) paket yaptırıp getirdik katmerlerimizi akşam yemeğinde istanbul'da yedik :D

Önce otele döndük, eşyalarımızı emanet ettik ve yeniden gezmeye başladık. Önce kaleyi gezdik - ki muhteşem bir şekilde Gaziantep savunmasını anlatan panaromik müzeye dönüştürülmüş (sadece 1 tl girişi). Oradan çıkıp biraz daha para harcadık! Yemeni aldım. Bakır fincan takımı aldım. Hediyelik tarak-ayna aldım (teyzemlere). Maaşımı bir günde harcama rekoru elimde yani!

Niye uğraşıyorsam artık böyle! Daha kabul etmiyor fotoğrafları blogger :D En iyisi toptan şuraya davet edeyim ben: http://on.fb.me/z6x8se

ne oldum lan ben?

Dün dedim ben, bu saç ya bugün boyancak ya bugün boyancak diye. Dediğimi de yaptım. İşin garibi boyadığım andan itibaren olanlardı.

Şirkette, şimdiye kadar göz göze dahi gelmediğim çoğu beyefendinin bir anda konuşası geldi. Dikkatlerini çekmemişim demek insanların dedim, geçtim.

sonra otobüste bir adam, baya bildiğimiz müdür tipli bişe. gelip "otobüs kadıköye gidiyor değil mi?" diye sordu, ben de cevap verdim. havaalanında çalışıyormuş da, aslında servisle geliyormuş hep, bugün kalabalık diye metrobüsle gelmiş falan. ben de hı hı diye dinliyorum. fıstıkağacında oturuyomuş da, bıdıbıdı. sonra tam muhabbet bitti derken, çok hoş gözüküyorsunuz dedi. zbam! o ne lan? "teşekkür ederim" dedim, yine iyi düşünen ben. "size bir kahve ısmarlamak isterdim" dedi. ben de teşekkür ettim yine. 5-10 dk farkedermiş falan. yok dedim gitmem lazım. havaalanına işiniz düşüyor mu dedi?! olursa orda ısmarlamak istermiş. lanet gibi aynı durakta iniyoruz. onun yüzünden bir durak sonra indim.

sonra kırtasiyeye gittim. aylardır gittiğim kırtasiyenin sahibi niye öyle davrandı lan? çantam avon mu diye sorup muhabbet açmak nedir? evet canım avon'dan aldım çantamı. çok güzel bir muhabbet oldu. neyse.

anladım ki, saçlarım olmasa ben bir hiçim. yüzüme bakan yok anlayacağın. o kadar blendax reklamlarında boşa konuşmamışlar "saçlarınız ahenkle dans etsin" diye.

btw: boyam selection marka. 7.43'tü galiba. ömrümde belki de ilk defa saç derisini boyamayan saç boyasıyla karşılaştım, sevinçten ağlayacaktım :D

bu da yeni model saçlarım. buyrunuz. her birinde de başka renk gibi çıkmış ama neyse artık :D





Wednesday, March 14, 2012

Bişe yazacaktım ama unuttum...

O yüzden şimdilik aklıma gelenlerle devam edeyim.

Bu akşam saçlarımı boyamaya karar verdim. Böyle gıcıklıklarım var işte. Uzun zaman ertelerim, aman boşver derim. Sonra bir sabah şeytan dürtmüş gibi kalkarım "ben bugün şunu yapıcam!" diye, o gün ya o iş olacak ya da olacak. Olmazsa, yapamazsam da sinirimden yaklaşılmaz yanıma.

İnan ne renge boyayacağımı bilmiyorum. Kuaförde yaptırasım vardı, ama biraz gezindim nette, kuaföre yaptıranlar hiç memnun değil. Şimdi kalkar istemediğim bir renk olursa, o kadar para verdiğime yanarım ben. (az buz değil vereceğim para kuaföre, ara sokak kuaförlerine gidecek değilim sonuçta) Kendim boyadığımda pek kötü sonuçla karşılaşmadım açıkçası.

Aklımdaki tek renk koleston'un terrakotası. Bakır-kızıl ışıltılı bir kahve kendisi muhtemelen. (Tüm kişisel bilgilerimi de yazıyorum buraya kusura bakmayın:D ancak...) Bugün nasılsa kuaföre gideceğim kaş ve manikür sebebiyle. Bu yüzden danışabilirim kıza. Kız dediğime bakma, aslında baya tecrübeli bir kuaför ama Azerbaycan'dan gelmiş ve burada kuaförde çalışıyor. Neyse işte.

Radyoda çıktı da hatırladım. Geçen günlerden birinde artık radyo dinlerken de sıkılınca (ne zaman sıkılmıyorum ki?) "hadi bu şarkıyı da, hmmm, gelecek sevgilim söylesin bakayım ne diyor?" dedim:

İlk değilsen bile canım, son kalacaksın.

Bismillaaaah! Şimdiye kadar hiç bu kadar doğrudan bir şarkı falım çıkmamıştı :D Neler neler söylüyor valla ben bile şaştım. Zaten şarkı ele inat'mış. Ne bulacaksam bu sefer? Benden yaşlı mıdır, genç midir? İşsiz güçsüz müdür, benden kısa mıdır nedir? Niye ele inat arkadaşım? Hasta mısın?

Yok valla bundan sonra ben Monako Prensi'ni (İngiltere Prensi'ne bunu yapamam ama bak!) bulsam da "saçlarını beğenmedim- ııh" diye geri çeviririm diye korkuyorum. Aynaya bak seni kim beğensin denmez mi benim gibilere? Off ben diyorum şahsen her aynaya baktığımda. Ama işte, savunma sistemi bir yerde bu da, ne diyeceksin ki? Bir yerden sonra hiçkimsenin, kendinin bile, öyle çok sevmeye değer olmadığını farkediyorsun ister istemez. Şahsen ben olsam beni sevmezdim zaten. Böyle de özgüvenden yoksunum, olsun.

Tuesday, March 13, 2012

Midem ve Ben


Yeme yemek için o kadar yol gidilir mi demiştim ya, gidilirmiş valla, gittik de. Ama Antep'e gidip Gazi olduk desem yeridir.

Burdan giderken hava 4-5 dereceydi, Antep'te ise 15 derece! Ohh harika süpermiş derken, geri dönünce İstanbul'da karla karşılandık. Ve tahmin edilmesi zor olmayan bir şekilde hasta olduk. Dördümüz de yataklardaydık dünden beri. Ben maalesef ki işteyim ama :/

Antep çok harika bir yer bence. Hem insanları, hem havası, hem yemekleri, hem de müzeleri ile 1 günlüğüne bile gitmiş olduğuma sevidiğim bir yer. Umarım bir kez daha giderim.

Fotoğrafları koymak ve yediklerimizden bahsetmek isterdim ama şu an midem o kadar bulanıyor ki, bunlardan bahsedicek halim yok :/

Friday, March 9, 2012

Yemek yemek için o kadar yol gidilir mi?


O kadar yol = İstanbul - Antep, uçakla 1,5 saat kadar.

Şahsen ben giderim. Sırf katmer yemek için bile giderim o yolu. Kiiiii - gidiyorum da :D

Bugün saat 2'de uçağa binip kendimi -muhtemelen gittiğimde beni buraya bırakın diyeceğim yere gidiyorum :D Baklavasında pek gözüm yok ama katmer beni çok fena heyecanlandırıyor! Kebaplar, kahveler falan derken 3 aydır uğraşıp verdiğim kiloları 1,5 günde almam heralde :D

Muhtemelen her yediğim şeyin fotoğrafını çekeceğim. 1,5 günde her yeri gezmem imkansız, daha sonra yine gideceğimi düşünerek sakin olmak istiyorum.

Farkındaysan hiç zeugma, mozaik müzesi, kale falan demedim. O derece gözüm döndü yemekleri düşündükçe!

Thursday, March 8, 2012

Max Maceraları: Kralın Doğuşu

Ben bu filmi izlemeye gideceğimi hiç düşünmemiştim. Hele de galasına!

Yine beyazperde ile oradaydım. Gala Kanyon'da yapıldı. Geldiğini gördüğüm "ünlüler"; Yekta Kopan, Engin Altan & Özge Özpirinçci'ydi. Sezen Aksu da gelmiş diyorlar ama görmedim. Banane arkadaşım kim gelirse gelsin, sepet sepet dondurmaları görmüşüm ben, istediğim kadar yeme hakkım var, kim gelmiş diye bakmadım açıkçası. Saydıklarım da böyle ben dondurmalara dalmışken önümden geçenlerdi.

Organizasyon güzeldi. Büyükler için ızgaralar, şarap, kanepeler falan dağıtıldı ama benim gözüm sadece dondurmalardaydı. Bol bol dondurma yedik.

Filmi ise beğenmedim açıkçası. Kalite malite tamam da, artık çocuklar bizim gibi değil. Bana 5 yaşında ne gösterseler izlerdim. Bunlar her şeyi anlıyor, zorlanmak istiyorlar. Ama film dümdüz gidiyor işte. Öyle düz ki, ulan Max bu hikayeden prens olduğunu anlamaz dedim ama "o anlattığın prens benim değil mi?" dedi. He anam, sensin.

Türkçe seslendirmede değil Sezen Aksu, minik fili seslendiren kıvırık kafalı çocuk bile Özge Özpirinçci'den daha başarılıydı. Sezen Aksu gayet iyi kıvırmış seslendirmeyi valla. Ama Özge Ö. sanki haber sunuyormuş gibi konuşunca olmamış. Türkçe sandığımız gibi "yazıldığı gibi okunan bir dil" değil. Gideceğiz yazıp gitcez-gidicez diye okuyoruz. Normal hayatta "gideceğiz" dersen ortamda gereksiz gerginlik yaratırsın. Ama sorun sadece bu değildi. Sözcükleri vurgulamasında da sorun vardı. Ne bileyim işte çok verememiş kendini ya da pek uğraşmamış.

Engin Altan'ın sesini ise tanımadım valla başta. Bence başarılıydı kötü adam olarak. He ne kadar kötü dersen, eh işte.

Yani, ürün üzerine film çıkarırsan olacağı budur. Daha fazlasını beklemek yanlış zaten. İtirafım ise şu: Yarısında çıktım filmden. Gidip Starbucks'ta Chai Tea Latte içmek daha cazipti valla.

Wednesday, March 7, 2012

The Muppets!


Doğrudan konuya dalıyorum, ben bu filme bayıldııım!

Ayrımcılık yapmış olabilir, önyargıyla yaklaşmış olabilirim - ama pozitif açıdan. Çünkü kendimi bildim bilesi izlerdim Muppets'ı. Bana hep akşamüstlerini, özellikle de cumartesi günleri annem, babanem, dedem ve kardeşimle oturup izlediğimiz anları hatırlatır. O yüzden ayrı severim kendisini. Aynı çay tabağına petibör bisküvi koyup üzerine yavaş yavaş çay döküp adeta bebek maması yapmayı sevdiğim gibi. :D

Ama gerçekten güzeldi film! Başta biraz yavaş gitse de, daha doğrusu durgun ve hüzümlü olsa da, o kısım da gerekliydi.

Türkçe seslendirme pek beğenilmemiş internette okuduğum yorumlara göre ama ben onu da beğendim. Eğer çok fena yanılmıyorsam zaten Türkçe seslendirmesi buna çok yakındı. Özellikle Miss Piggy'nin seslendirmesi beğenilmemiş ama özellikle onun sesinin, benim 5 yaşında izlediğim bölümlerdeki ses olduğunu düşünüyorum - ya da çok yakın o sese. Zaten Miss Piggy bana hep Huysuz Virjin'i hatırlatırdı o zamanlar (evet Huysuz Virjin'le büyüyen bir çocuktum, kimse aman izleme demedi, sapık falan da olmadım, demek alakası yokmuş pek). Neyse işte, çok sıpoylır vermek istemiyorum bu film hakkında ama şunu yazmadan edemeyeceğim:

---sıpoylır, attention please---
Son sahnede beni çok hazırlıksız yakaladılar. 'Artık kimse bizi izlemiyor, neyse artık'a o kadar çok alıştırdılar ki 10 dakika içerisinde, tiyatrodan çıktıkları anda birkaç kameraman olacak diye bekledim anca ben. Tüm caddenin baştan sona, festival gibi olmasını beklememiştim. Bunun tamamen yönetmenin becerisi olduğu belli. O sahneyi öyle güzel vermiş ki, etkilenmeden edemiyor insan. Bir yandan kendi kendime diyorum "Dilek saçmalama, kukla lan onlar gerçek değil, gerçek olsalar bile olanlar gerçek değil!" ama bu "Welcome back muppets!" - "Animal Rocks!" pankartlarını görünce kendimi tutmama yetmedi. Eğer biraz daha cesur olsaydım, film tamamen bittiği anda "mına mına!" diye bağırırdım salonun ortasında :D

Öncesinde ise Walter'ın insan versiyonunun Jim Parsons olması, Miss Piggy'nin asistanının ise The Devil Wears Prada'da Miranda Priestley'in asistanı olan Emily Blunt olması, Jack Black'in ise sırf filmde var olması beni kalbimin çeşitli yerlerinden vurdu diyebilirim.

---sıpoylır, attention please---

Monday, March 5, 2012

Beyazperde Sinema Kulübü & The Descendants


Bu ara sinema kuşu oldum! Normalde öyle çok sinemaya giden bir insan değilim ama, hem Beyazperde.com sayesinde, hem de her hafta bir filme gitmek için tutturan küçük kardeşim sayesinde vizyondaki tüm filmleri izleme şansım oluyor. Yihahaha! Tek sorun işte kardeşimin Capitol’e gidicem diye tutturması, sinema+d&r+toyzshop üçlüsünün benim hesap kartımı ele geçirmesi. Bazen Starbucks da kendilerine katılmıyor değil tabi.

Başlıkla ilgili kısma döneyim tekrar. Beyazperde.com’un sinema kulübü açılıyor. Daha önce sayelerinde Salgın (Contagion) ve Anadolu Kartalları’nı izlemiştim. Salgın filminin gösteriminden önce çok hoş bir kokteyl düzenlemişlerdi. Kokteyl sırasında birçok sinema blogu yazarı ile tanışmıştım. Senin işin neydi orada diye sorarsanız, benim blog her kategoriye giriyor bir kere :D moda, sinema, günlük, eleştiri… vs :)

24 Şubat’ta ise Profilo AVM’de George Clooney’in Oscar kazanan The Descendants filminin gösterimine davetliydik. Öncesinde Beyazperde ekibi, sinema yazarları & sinema bloggerları ile Starbucks’ta toplanıldı. Zaten ben Starbucks’ı görünce eridim. Niye bilmiyorum ama seviyorum mereti. İlk başta benimle beraber gelen kızkardeşim ve arkadaşım bu konuşmaya pek katılmak istemediler, “biz blogger değiliz, sinemadan da pek anlamıyoruz :(” diye ama herkes o kadar şekerdi ki, hemen kaynaştılar :):)

Şu sinema kulübü fikri, çok hoşuma gitti. Hele ben böyle sinemaya pek düşkün

biri değilim. Yani izlerim ama benim film izlemem ancak sadece olay örgüsü için kitap okuyan bir okuyucu kadar. Çok derinine inmesini bilmiyorum. Pek de ilgilenmiyorum o kısmıyla açıkçası. Ben gibi sinema cahili bile bu sinema kulübü fikri ile heyecanlandıysa, sinema düşkünleri ne düşünür merak ediyorum J

Beyazperde.com Sinema Kulübü Açılıyor!

Türkiye'nin en köklü sinema sitesi Beyazperde.com, bir "sinema kulübü" fikriyle üyelerine yönelik yeni bir projenin temellerini atıyor. Beyazperde'nin sinema yazarlarını, sadık takipçilerini, sinema bloggerlarını ve ilgilenen tüm sinefilleri bir araya getirmeyi amaçlayan sinema kulübü, üyelerine çok özel sürprizleri de beraberinde getiriyor. Tamamlanma sürecinde olan Sinema Kulübü Projesi, üyelerine özel olarak çıkartılacak kulüp kartlarıyla, sinema salonu, müze gibi anlaşmalı mekanlarda, eğlence ve etkinliklerde indirim sağlayacak.

24.02.2012 Cuma günü, ilk etkinlik olarak Beyazperde ekibi, sinema yazarları ve sinema bloggerlarının bir araya geldiği bir tanışma toplantısı düzenlendi. Mecidiyeköy Profilo AVM'de düzenlenen ve oldukça keyifli sohbetlere sahne olan buluşmanın ardından katılımcılar kulüp üyeleri için ayarlanmış sinema salonunda George Clooney'in aynı gün vizyona giren Senden Bana Kalan (The Descendants) adlı filmini seyretti.

Önümüzdeki dönemlerde etkinlikleri, avantajları ve sürprizleri daha da artacak olan Beyazperde Sinema Kulübü hakkındaki gelişmeleri, kulübün blogu olan http://beyazperdesinemakulubu.blogspot.com/ adresinden takip edebilirsiniz!

Etkinlik resimleri için: http://goo.gl/VjnPw ve http://goo.gl/pLu2B

Buradan sonrasında sıpoylır olabilir bak!

Film ise tam benlikti. Aksiyon yok, duygu bol miktarda. İnsanlar arası ilişki, dünya var olduğundan beri merak edilen bir konu. Sanki her gün iletişim halinde değiliz gibi, nasıl iletiştiğimizi anlamıyoruz. Ne manyak varlıklarız valla ben de bilmiyorum.

Film, Hawaii adalarında yaşayan ve bizim tabirimizle “toprak ağası” olan (benzetme mevzusunda iğrencim farkındayım) Matt’in manyak ve muhtemelen yay burcu karısının bot kazası geçirip komaya girmesi ile başlıyor. Yay burcu olduğunu tamamen ben tahmin ediyorum. Öyle bir manyak anca bizim aramızdan çıkabilir.

Bu Matt biraz cimri, bir de hırslı. Para kazanıcam diye karısını, çocuklarını başıboş bırakmış, ilgilenmemiş. Ama sempatik de bir tip. Paytak paytak koşuyor ada etrafında mütemadiyen. (o koşuyu izlemelisiniz, 50 yaşında demeden George Clooney’i çocuk gibi sevme isteği uyandırıyor)

Sonra öğreniyor ki meğersem karısı onu aldatmış... Bunun çevresinde dönüyor film. Zaten komada yatan bir aile ferdi, ve geri kalanlar hakkında olması bile yeterliydi ben ve ben gibi iletişim/ilişki analistlerine. İçinde aldatma öğesi olması tamamen holivud’a yakışır bir hareket. Yine de güzeldi.

Saturday, March 3, 2012

Ulysses Moore - Zaman Kapısı


Bak baştan söylüyorum sıpoylır içerebilir!

Kendisi Pierdomenico Baccalario tarafından yazılmış bir roman serisi. Çocuklara mı yönelik, yoksa gençlere mi bilemedim. Yazarın "ulan ben bu ara şöyle bir kitap yazsam kesin köşeyi dönerim" diyerek, planlı planlı yazdığını hissediyorsunuz. Harry Potter'da hissedilen planlı fakat içten gelen yazım türü bunda yok. Zaten onu her genç-fantastik yayında aramak manasız.

Yine de metrobüste giderken okumaktan çok eğlendim ben. İlk kitabı okudum sadece. Zaman kapısı diyor ama zaman kapısı nedir daha tanışamadık. Sonraki kitaplarda öğreniliyor herhalde.

Öyle çok şey beklenmeden okunursa, hoş vakit geçirtiyor. Şu an karar verdim ki kitap daha çok ergenlik öncesi dönemdeki ya da ilk ergenlik dönemindekilere yönelik yazılmış. Şöyle 4-5-6-7. sınıflardakilere göre. Hatta çok kitap okuduk etkisi vermek için olmadık yerde dizi izler gibi kesiliyor ilk kitap. Şahsen ben baya küfrettim bittiği yerde. Adeta Aşk-ı Memnu izliyorum da, kamera Bihter'in yüzüne zoom yapmış, orada bölüm bitmiş hissi verdi.

Her şeye rağmen böyle kitaplar okumayı seviyorum. Tekrar ortaokuldaymışım da Harry Potter'ı ilk defa okuyormuşum hissini yaşıyorum.

Zaten internette bu ara dolaşıyor, "darth vader'ın luke'un babası olduğunu bilmeden yeniden izleyebilsem Star Wars"u lafı. Ben de R.A.B.'nin kim olduğunu, Dumby'nin öldüğünü, Snape'in iyi mi kötü mü olduğunu bilmeden yeniden okuyabilseydim şu kitapları. Umarım böyle birçok kitap karşımıza çıkar - özellikle de fantastik yazında!