Tuesday, August 16, 2011

Eee yani?

Geçen Aylin'le konuşurken dünyaya dair garip açılımlarda bulunduk. Kendi aydınlanmamı yaşadım desem yeridir bak. Farkına vardım ki, bazı şeyleri çok yanlış yapıyorum. Normalde bu aldığım ojeleri sürüp sürüp dışarı çıkmam lazım, insanlar görmeli, demeli ki "Aaa ojenin rengi ne güzelmişş!?" ben de gülümsemeliyim, ihihih demeliyim. Böyle sıradan bir yaşamım olmalı, ve de sosyal.

Şu anki durum: üstümde Koç Basketbol takımının beyaz tişörtü, altımda yeşil ve Betty Boop'lu pijama altı, tırnaklarıma Chanel Paradoxal çakması Pastel oje sürüyorum. Sonra salak salak tırnaklarımı inceleyip "Ne ilginç lan, oje gri gibi bişe ama içinde mor simler var, kahverengiye de benziyor aslında, vay canına!!" diye kendi kendime eğleniyorum. Doğru yol bu değil.

Fazla uykusuz kalmak da güzel bir şey değil. Sonra gereksiz konulara sarıyor insan. İpek'le son takıldığımız şey de "kahverengi", o ne biçim renk ismi? Kahve olmadan kahverengiye ne diyorduk? O zaman kahverenginin ismi kakoş da olabilir. Ya da tüm renkleri değiştirebilirdik: denizrengi, güneşrengi, çimenrengi, kırmızımercimekrengi... (kırmızı mercimek de turuncu bu arada nedense, kırmızı değil?!)

İlk aklımıza gelen isim, şıbıdak oldu. Bundan sonra aramızda kahverengi her şeye şıbıdak diyoruz.

+ Saçlarını boyatmışsın! Ne renk bu?
- Eveet! Açık küllü şıbıdak!

+Gözlerin ne renk senin böyle?
-Arada elaya bakan açık şıbıdak bebeğim.

Bu berbat geyiğimizi atlarsam, hayatımda güzel değişiklikler yapmaya karar verdim. Evet, tamam, kahverengi şıbıdakla yer değiştirdi hayatımda, bu da doğru. Ama aynı zamanda daha insansı değişimlere de başlayacağım. Plansız, odun gibi yaşamayı bırakayım bari dedim mesela. Hiç geleceği düşünmüyorum. Bir şey yapayım haydi bakayım dediğim yok. Uzunca zamandır zaten yerleşik olmanın getirdiği rahatsızlık bu. 5 senedir çeviri yapıyorum ben. Biraz öküzlük olacak ama, çeviri işine başladığımdan beri, büyük para sorunlarım olmadı. Biz buna tıpta "rahatlık batması" diyoruz. Yani, bebeğim, inkar edemeyeceğimiz bir gerçek var ki şurada, para kazanıyor olabilirsin, rahat olabilirsin, ama evde annen başında "haydi gözlerin bozulcak kalk şu bilgisayardan da bana camları silmede yardım et!" derken medikal çeviri yapmak ve aynı anda koordinatörün "Dilek Hanım, çeviri ne durumda?" sorularıyla uğraşmak eğlenceli değil. Özgürlüğünü eline almış, tek yaşadığın ufak fakat şirin evinde, kahve-telefon-bilgisayar üçgeninden başka karışanın yokken çeviri yapmak aynı şey değil. Evet çalışırken yanımda beni deli eden garip gurup insanlar yok, ama aile üyeleri var.

Merhaba kendi içinde sosyal ama dışarıya asosyal yaşam.

Bazı anlarda öyle bir esnesem ki şöyle "ııaıaıaıağağağaah" diye, şu bedenimi yırtıp atsam diyorum. Sanki yeni bir ben olacak ortada. Yeni olursa ben olmaz o ama olsun. Doktorun rejenerasyon geçirmesi gibi.

Doktor gerçek olsa iyi olurdu ama hacı, valla bak, hala bunu savunuyorum.

İşin özü, ben daha bir insan olmaya karar verdim bu ara. Sıradan insan.

Bu kadar vıdı vıdı yeter bence, öf, kendimden sıkıldım valla.

No comments: