Tuesday, August 30, 2011

Herkesin bir popisi vardır.

Bu aralar biraz pop-müziğe fazla mı sardım bilmiyorum, bana pek bir tehlike arz etmiyor şu anda.





Yalnız anlamadığım nokta şu ki, söyleyen kişi erkek değil miydi lan?!?


"put on some high heels and make up
you say what for i say give me a minute i'm on the place (eh eh)
you see this ain't some stupid game when you hold the head
you're so confused but then again you just a man, so"

?!

Yine de çok hoş şarkı. Söverken dans etmek işte :D

edit: When you burn me, I just ignore it.

Sunday, August 28, 2011

Fashion, don't mess with me


Bende mi bir gariplik var bilemiyorum ama şu "moda" çekimlerinden hiç hoşlanmıyorum. Özellikle de Fransız ekolünden olanları. Hani kadını "cinsiyetsiz"miş gibi gösterenleri.

Yüzünün tamamı boyayla kaplı, tamamen erkek formuna girmiş, üzerine acayip ötesi bir poz vermiş bir insan, nasıl olur da muhteşem gözükebilir? Anlayamıyorum.

Belki de sanatın bu kısmından anlamıyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, kadını cinsiyetsiz bir varlığa çevirmek isteyenlere gıcığım.

Bunun yanında çıplaklıkla bir "çekicilik" yaratacağını düşünenlere de gülüyorum sadece.

Bir taraftan Türkiye'deki tutuculuk sebebiyle düz ve kadınlığı örtecek kıyafetler hoş görülürken, bir yandan da Avrupa'da da "moda" "sanat" uğruna, "aynı şeyin kahverengisi" diyebileceğimiz "kadını cinsiyetsizleştirme" trendi var.

Bunlara inat; etek giymeyi, çırpı bacak olmamayı, düz değil düzgün bir popoya ve yapılı bir vücuda sahip olmayı (bu henüz ulaşabildiğim bir nokta değil ama 4 ay içinde o da olacak:D) sonuna kadar destekliyorum.

Şimdiye kadar "ayy etek rahatsız, saçını yapmaya ne gerek var" argümanları ile etrafımda dolaşan insanlara -ki en başta evdekiler olmak üzere- cevabımı bu şekilde vereceğimi bildiriyorum.

ps: etek altına tayt kadar iğrenç bir şey de yok ayrıca. Kısa etek giyecek kadar kendine güvenmiyorsan giyme?

Wednesday, August 24, 2011

Bana göre

İddia ediyorum ki, Türkçe şarkılar arasında en güzel söz şudur:

"Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar
ve hiçbir şeyi istemedim seni istediğim kadar"

En güzel şarkı da kendisi zaten.





not: en bir karizmatik insanın kendisi olduğunu söylemeye lüzum var mı?

Tuesday, August 23, 2011

İşte bu nedenle müzik dinlemek istemiyorum

Beynimden bana uygun milyarlarca, tamam saçmalamaya gerek yok, onlarca şarkı geçiyor. Hepsi üzerine bir şeyler yazasım geliyor. Sonra, öf aman ne gerek var işte anlatmış şarkıyı yazan diyorum. Alt alta yazsam beynimden geçen şarkıları, fazla bir şey yazmama gerek kalmaz ki, kendi kendilerini ve de beni anlatırlar diye tahmin ediyorum. Evet şaşırma, onu denemek istiyorum şimdi.

1. Sen de alıp başını gitme ne olur (Haluk Bilginer versiyonu)
2. Born this way (Lady Gaga)
3. Telefonu çektim direkten (Üsküdar'a Giderken versiyonu)
4. Sendeki kaşlar (Suzan Kardeş)
5. Celebration (Madonna)
6. Rain (Mika)
7. I want you (Fiona Apple versiyonu)
8. Embruja por tu querer (Diana Navarro)
9. Life is wonderful (Jason Mraz)
10. Tuttu fırlattı kalbimi (Gökçe) (Bunu bir yere yazmayanı dövüyorlarmış)
yok yok sonuncusu değil,
10. Watermelon Man (Mongo Santamaria)

Evet, tahmin doğru, bu aralar kafamın içinde beyin yok, saman da yok sürtüşüp elektrik enerjisiyle çalışsın :D:D Boş boş duruyor sadece. En sevdiğim şarkıları dinleyip duruyorum müzik denildiği zaman. Tamam arada Özcan Deniz dinlediğim bile oluyor, inkar etmiyorum.

Hiçbir zaman çok sofistike bir müzik zevkim olmadı zaten. Çok alakasız şeyleri sevebiliyorum. Rebecca Black- Friday sevmiyorum ama o kadar da değil. Fakat oha ne saçma şarkı diye diye Serdar Ortaç dinleyebilirim. Hemen arkasından da Queen'e geçiş yapabilirim. Bu nedenle insan içinde müzik dinlemek istemiyorum.

Tuesday, August 16, 2011

Eee yani?

Geçen Aylin'le konuşurken dünyaya dair garip açılımlarda bulunduk. Kendi aydınlanmamı yaşadım desem yeridir bak. Farkına vardım ki, bazı şeyleri çok yanlış yapıyorum. Normalde bu aldığım ojeleri sürüp sürüp dışarı çıkmam lazım, insanlar görmeli, demeli ki "Aaa ojenin rengi ne güzelmişş!?" ben de gülümsemeliyim, ihihih demeliyim. Böyle sıradan bir yaşamım olmalı, ve de sosyal.

Şu anki durum: üstümde Koç Basketbol takımının beyaz tişörtü, altımda yeşil ve Betty Boop'lu pijama altı, tırnaklarıma Chanel Paradoxal çakması Pastel oje sürüyorum. Sonra salak salak tırnaklarımı inceleyip "Ne ilginç lan, oje gri gibi bişe ama içinde mor simler var, kahverengiye de benziyor aslında, vay canına!!" diye kendi kendime eğleniyorum. Doğru yol bu değil.

Fazla uykusuz kalmak da güzel bir şey değil. Sonra gereksiz konulara sarıyor insan. İpek'le son takıldığımız şey de "kahverengi", o ne biçim renk ismi? Kahve olmadan kahverengiye ne diyorduk? O zaman kahverenginin ismi kakoş da olabilir. Ya da tüm renkleri değiştirebilirdik: denizrengi, güneşrengi, çimenrengi, kırmızımercimekrengi... (kırmızı mercimek de turuncu bu arada nedense, kırmızı değil?!)

İlk aklımıza gelen isim, şıbıdak oldu. Bundan sonra aramızda kahverengi her şeye şıbıdak diyoruz.

+ Saçlarını boyatmışsın! Ne renk bu?
- Eveet! Açık küllü şıbıdak!

+Gözlerin ne renk senin böyle?
-Arada elaya bakan açık şıbıdak bebeğim.

Bu berbat geyiğimizi atlarsam, hayatımda güzel değişiklikler yapmaya karar verdim. Evet, tamam, kahverengi şıbıdakla yer değiştirdi hayatımda, bu da doğru. Ama aynı zamanda daha insansı değişimlere de başlayacağım. Plansız, odun gibi yaşamayı bırakayım bari dedim mesela. Hiç geleceği düşünmüyorum. Bir şey yapayım haydi bakayım dediğim yok. Uzunca zamandır zaten yerleşik olmanın getirdiği rahatsızlık bu. 5 senedir çeviri yapıyorum ben. Biraz öküzlük olacak ama, çeviri işine başladığımdan beri, büyük para sorunlarım olmadı. Biz buna tıpta "rahatlık batması" diyoruz. Yani, bebeğim, inkar edemeyeceğimiz bir gerçek var ki şurada, para kazanıyor olabilirsin, rahat olabilirsin, ama evde annen başında "haydi gözlerin bozulcak kalk şu bilgisayardan da bana camları silmede yardım et!" derken medikal çeviri yapmak ve aynı anda koordinatörün "Dilek Hanım, çeviri ne durumda?" sorularıyla uğraşmak eğlenceli değil. Özgürlüğünü eline almış, tek yaşadığın ufak fakat şirin evinde, kahve-telefon-bilgisayar üçgeninden başka karışanın yokken çeviri yapmak aynı şey değil. Evet çalışırken yanımda beni deli eden garip gurup insanlar yok, ama aile üyeleri var.

Merhaba kendi içinde sosyal ama dışarıya asosyal yaşam.

Bazı anlarda öyle bir esnesem ki şöyle "ııaıaıaıağağağaah" diye, şu bedenimi yırtıp atsam diyorum. Sanki yeni bir ben olacak ortada. Yeni olursa ben olmaz o ama olsun. Doktorun rejenerasyon geçirmesi gibi.

Doktor gerçek olsa iyi olurdu ama hacı, valla bak, hala bunu savunuyorum.

İşin özü, ben daha bir insan olmaya karar verdim bu ara. Sıradan insan.

Bu kadar vıdı vıdı yeter bence, öf, kendimden sıkıldım valla.

Monday, August 8, 2011

Alakasız 3-5 Şeyden Bahsediyor Olabilirim

Kadınlar bu sürekli değişen hormon dengeleriyle binlerce senedir yaşamış ya, cidden fantastik yaratıklarız. The Young Victoria filmini izleyip ağlayan bir canlı olabilir mi? Hele de bu insan İngiliz de değilse? Bana neyse artık Victoria'dan.



Birkaç gün önce de Meet The Robinsons'u izlemiştim. Tabi ne izlemek! Ağlamaktan izleyemedim. Ağlak kısmını bir yana bırakırsak, güzel animasyon olmuş. Ama nedense animasyon filmler bana hep çok kısaymış gibi geliyorlar.



Gökçe'nin fazlasıyla esinlenilmiş şarkısını da beğenmedim değil. Fakat Adele'nin şu şarkısı bana daha çok uyuyor gibi geldi:





Şimdilik saçmalıklarım bu kadar. Saçmaladıkça burada olacağım.

Friday, August 5, 2011

καλημέρα!


Yunanistan yolcuları geri döndü. Yunanistan'a bayıldım, süper harika bir yermiş diyemem. Hiç değil. İstanbul'a başka, bambaşka bakmamı sağladı. Şehrimi seviyorum.

Fakat öyle güzel bir zamana denk geldi ki, her şeyi unuttum. Sanki her şeyi aylar öncesinde bıraktım gibiydi. Günleri, saatleri unutan turistler olarak, bu kadar zaman kayması yaşamamız normaldi tabi :)

Yüksek lisansa almadılar beni. Alacaklarını sanmıyordum zaten. Canları sağolsun. Üzüldüm ama çok üzüldüm diyemem. Anadolu Lisesi'ni kazanamadığımda daha çok üzülmüştüm mesela. Bunda baktım sonuçlara, güldüm, kısmet dedim geçtim. Şimdi de iletişim bilimlerine taktım kafayı. Hayırlısı artık :)

Sosyalleşeyim diye işe mi girsem diye düşündüğüm bir Ramazan'da daha birlikteyiz. Güzel olabilir ama kendime çalışma odası kurarken güzelce, pek emin değilim bu fikrimden.

Yine de güzeldi her şey :)