Saturday, December 24, 2011

Neden böyle yaptın be Hayrullah?

Başlık, Deniz'in bana baktığı faldan. Falı açıp, bu ara içinden böyle şeyler geçiyor dedi. Hani "Niye böyle yaptın be Muhsin? Ne gereği vardı?" diyorsun dedi. tehey. Hoşuma gitti ifade :)

Yani insanın bazen nerden buluyor bu şarkılar beni lan!? diye isyan edesi geliyor. Çay içmeye gidicem şimdi ama gitmeden yazayım dedim. Bülent Ersoy dinleyen bir insan değilim. Ama bu nasıl şarkı? Hani şarkıyı kelimesi kelimesine yaşamış olmanın dışında o nakarat nasıl bitiriyor beni anlatamam. Zaten Tarkan'ın hastasıyım ama Bülent'çim böğürerek duygularıma tercüman olduktan sonra onun sesi duyuluyor ya işte. Neyse dinleyin dinlemediyseniz.



Zaten bilinçaltımla bu ara küsüz. Abidik gubidik şeyler gösteriyor rüyalarımda. Mesela geçen güvercin gördüm elime konan. Şimdi onun tabirine bakınca, insan olur olmaz ümitlenecek gibi oluyor. Gerzek bilinçaltı, ne gösteriyosun böyle şeyler. Niye bütün dileklerim tutacak, dualarım kabul olacak diye çıkıyor ki? Belli ki çıkmayacak. Boşuna saliselik umutlar yaşıyorum. Küstüm.

Thursday, December 22, 2011

Put your hands uppp!!

Gün geçimiyor ki, ruh halime uygun bir şarkıyı hatırlamayım. Bu blog da iyice günlük formundan çıkıp video paylaşım bloguna dönüyor. Neyse işte.

İlk çıktığı zamanlardan beri dinliyorum Adele'i ama son zamanlarda pek popüler oldu. Hatta bir ara bu şarkıyı hatta bu versiyonu anlayan anlamayan herkes paylaştı FB ve twitter'da. Hoş kimsenin anlamasına gerek yok, kadın sesiyle anlatıyor her bir şeyi.

Bazen saçma sapan bir insan size başka birini hatırlatır mı bilmem ama ben biraz bu konularda takıntılı olabiliyorum. Bugün oturup, tamam lan az güleyim diye bir stand up'ı açtım. Hayır adam benziyor da hakkaten, beni takıntımla ilgisiz biçimde. Elleri, gözleri falan. Belki de benim uydurmamdır tabi bilemem. İşte o noktada giriyor bu şarkı "Never mind I'll find someone like you, I wish nothing but the best for you" diye.



Şarkı bittiğinde tekrar Craig'i (Doctor Who'daki karakterinin adı Craig'di gerçek ismini bilmiyorum, tombik sarışın sevimli tip işte) görünce; ne bulcam lan senin gibisini Craig, Doctor 10, Doctor 11 varken bebeğim yeaaa diye geçiyoruz:



İşte böyle enteresan ruhsal değişimler içindeyim. En azından latin dansı kursuna yazıldım. Latin dansı diyorum ama sadece salsa ve bachata dahilmiş, diyecektim hani chacha hani diğerleri?! Bir de utanmadan komut veriyormuşum dansta erkek gibi. Pratik derslerine gidip normal insanlarla dans edeyim, yoksa cidden maskülen bir tavır takıncam dansta. Bir tane erkek de düzgün dans etse ihtiyaç kalmaz da, odun gibi dans edenlerle nereye kadar?!

Tuesday, December 20, 2011

The man - John Barrowman

Ahahaha hafiften kelime oyunu da yaptım my dear. Nasıl bir adamsın sen öyle?! diye başlamak istiyorum. Şu fani dünyada beğendiğim ve eşcinsel olmayan tek adam David Tennant olsa da onu da o kadar da çok sevmiyorum açıkçası. Bir Freddie, bir Zeki, bir John değil gözümde. Neyse, J. Barrowman'a geri dönelim.

Birincisi, adam Doctor Who'da oynuyor. Ayrıca en sevdiğim şarkılardan birini süper bir biçimde yorumluyor:



Ve feminen ötesi bir şarkıda, maskülen bir performans sergilemeyi başarıyor:



AYRICA: Burdan çıkarılacak sonuç, oynak insanlardan hoşlandığım olabilir mi? I like dancing my dear.

Monday, December 19, 2011

Ahoy!

Bu akşam anladım ki, hayatıma yeni birinin girmesine hiç hazır değilim.

'Cuz I am still in love.

Saturday, December 17, 2011

Yes, I still love you.

Neredeyse 1 sene olacak 1 ay daha beklersem. Vay be.

Last christmas, I gave you my heart
But very next day, you gave it away.

diyebilirim.



Ancak aynı zamanda da diyebilirim ki:

Friday, December 16, 2011

La-lala-la-la

Naber?

Ben iyi değilim pek cınım. Neden dersen şu şu diyemem. Değilim işte.

İşe başlıyorum yeni yılda, ama inan ki içimden gelmiyor. Ömrümün sonuna kadar bir yerde kapanıp yaşayabilirim. Her şeyi yapmışım ve bitirmişim gibi bir bıkkınlık. Halbuki yapmadım, valla yapmadım ya. Mesela tiyatro yapmak isterim, ya da en azından izlemek. Ama ikisini de pek yaptım sayılmaz. Ama yapsam ne hissedeceğimi biliyorum ve gereksiz buluyorum.

Bu derece bunalıma girebilmemi sağlayan insanlara buradan teşekkür etmeliyim, görmeseler, duymasalar da. Bu noktaya gelebileceğimi bilmiyordum gerçekten. Hani öyle bir nokta ki, benim gibi bunalıma katlanamayan kişi bile kendini kurtaramıyor! Dansa gidiyorum, zaten yaptığım bildiğim şeylermiş gibi geliyor. Geziyorum, hiçbiri beni şaşırtmıyor. Böyle bir dünyada tutunabileceğin belki tek şey birinin seni sevmesi olabilir... ahahaha dvjml bebeğim şaka mı yapıyosun? O benim yapamadığım birinci şey. Kendimi sevdirememek konusunda çok başarılıyım. Halbuki hoş bi insanım, cidden. Ama bu ara gülümseme fonksiyonumu kaybetmiş olabilirim. Yaklaşık 6 aydır içimde tuttuğum ağlama hissinden kurtulamadım gitti. Bir insan olanları, hatalarını, ne bileyim başarısızlıklarını unutup gitmeli. Kendi prensiplerime karşı gelip unutmuyorum. Ara ara gelen sinir, kızgınlık, öfke, ve buna bağlı belki de sevgi duyguları ile

Neyse ya, konuşmamak daha güzel bu konularda. Sheldon Cooper'ı anlayabiliyorum. Ama onun kadar zeki değilim. Duygusal özellikleri kaldırıp bi kenara koymak güzel olabilirdi. Eğer onun yerine koyabilecek zekam olsaydı. Bilim dünyasına katkıda bulunan bir insan olabilirdim.

Bu arada Sheldon tipsizini eve kapatıp beslemek istiyorum. Bazinga!

Wednesday, December 7, 2011

Starbucks çok kötü, diğ mii?

burda 15 liraya kahve satıldığını sananlar var ve ben bu insanların meraksızlığına şaşırıyorum. bu kadar eleştiriyorsun, bir şey alma ama bir bak kaç para bu meretler.

ben söyleyim; tea latte denen baharatlı çay'ın küçük boyu (350 ml) 5 ya da 5.50 olmalı. espresso içmediğimden ne kadar bilmiyorum. diğer kahve karışımları (mocha, latte falan) 6.50 8.50 arasında.

buna karşın en basitinden kadıköy'de dandik bir cafe'ye gitsem bir küçük fincan nescafe'ye 4.50-5 tl arasında istiyorlar ve etrafta sürekli dolaşan adamlar oluyor "bir şey al ya da kahven bittiyse defol git" gözüyle bakan. deliriyorum resmen. daha kahvem bitmemiş bile, yarısına gelmişim "alayım" diye hamle yapıyorlar. bir de dumtıs müzik var tabi. hele wi-fi'larını kullanırsan daha fazla harcamalısın!

o yüzden kimse bana kalkıp "starbaks pahalı, insanlar egolarını tatmin ediyor ordaa" diye gelmesin. yönetim bilimlerinden, felsefeden, bıdı bıdıdan anlamam. ama biri "insanlar starbaksa gidip hava atıyor yeaa" derse, hem o kişi salaktır hem de hava attığını sanan. ortalama 6 liraya istediğin kahveyi içiyorsun, yani bir nevi kahve dünyasının BİM'i. hem de o fiyata 10 yaşındaki kardeşim bile gidip istediği siparişi verebiliyor, çalışanlar ilgileniyor "çok sıcak olmasın" dediğinde hıhı diye geçiştirilmiyor. bim'e gidip hava atan veya bim'e gidenleri hava atıyor sanan varsa burası da hava atılacak bir yerdir.

he gidersin house cafe'ye, kitchenette'ye falan hava atarsın anlarım. anlarım ve gerizekalı der geçerim.

not: her gün starbaksta yaşayan bir insan değilim, gitmezsem umrumda da olmaz. çünkü bizzat evimde bütün o kahveleri ve fazlasını yapabiliyorum. ama fakir edebiyatından nefret ederim.

Tuesday, December 6, 2011

Zeki'm

Zeki'm derken saygısızlık yaptığımı düşünüyorum bazen. Ama elimde değil. Zeki Müren desem herhangi biri gibi oluyor. O benim, öyle kabul ettim ben.

Aynı burcu taşıdığım, ne anlattığını ne demek istediğini o söyledikten yıllar sonra anladığım, bugün doğum günü olan kişi.






Sunday, December 4, 2011

Ne önemi var?

İnsanlar birbirlerine duygularını söylemekten çekiniyorlar genellikle. O çekinme kısmını atlatıp söylediklerinde ise karşısındaki kişi bunu "kaldıramayıp" kaçıyor.

Böyle bir dünyada yaşamanın anlamı ne diye düşünüyorum bazen. Gerçekten bilemiyorum, belki de aşırı derecede sanatçı ruhluyum, bu konularda çok hassasım ama beceriksizim ve hiçbir şey yaratamıyorum. O yüzden böyle mal mal konuşuyor da olabilirim.

Bu şarkıda anlatılanları birer birer yaşıyorsun ama hissettiğin kişiye anlatmaman gerekiyor, çünkü genel toplum normlarına göre "sevgiliyi şımartmamak gerek", hayır ben normlara uymuyorum arkadaşım dersen de popona tekmeyi yiyorsun çünkü artık duygularını açık ettiğine göre tamamen değersiz bir varlıksın. Bir önemin kalmadı bebeğim, güle güle.

Böyle bir dünyada yaşamak zorundayım, ama mümkünse kimseye karşı bu şarkıdaki duyguları hissetmeyim. Bu şarkıyı da sadece sanatsal mükemmelliği için dinleyim.



Friday, December 2, 2011

When I came to Spain and I saw people partying...


I thought to myself, what the fuck?!

Naber?

Bugün hiçbir şey ama hiçbir şey moralimi bozamadı bebeğim. Neden? Çünkü doğumgünümü çok hoş bir şekilde geçirdim.

Tamam sabah erken uyanmadım. Zaten uyanmak için bir sebebim yoktu. Ailecek kahvaltının ardından pinekleme modunda bikaç saat geçirdim. Sonra 5'te çıkıp Bağ'dan kendi pastamı almaya gittim.

Yol üzerinde DansKeyfi de var hazır, dedim hadi Dilek kendine hediye olsun. Sosyal Latin Dansı kursuna yazıldım :D Allahımmm, yer acayip güzel. Bayıldımm. 12 Aralık bir an önce gelsin diye bekliyorum.

Sonra Bağ'dan tam kendime göre muzlu, krokanlı ve beyaz çikolatalı pasta aldım. Üstüne ise pastacının tavsiyesiyle "İyi ki doğdum" yazdırdım. Lay lay lom diye döndüm eve :D

Akşam sıradan doğumgünü kutlaması işte. Ama teyzem'in hediyesine bayıldım! Kar tanesi şeklinde kolye almış. Hem sitrin, hem de ametistler var üzerinde. Ayrıca Yunanistan'da yazdırdığım Yunan harfleri ile "Dilek" kolyesini (Ντιλεκ) gümüşten yaptırmaya karar verdim.

Şimdi uyumam lazım. Yarınki iş görüşmem umarım iyi geçer moçi. Hadi iyi geceler :)


Sunday, November 27, 2011

Not to love you

Çok ilginç bir hafta sonu geçirdim bebeğim. Reformsal oldu diyebiliriz.

Öncelikle Cumartesi'ye yeni bir televizyon aldığımızı öğrenerek başladım. Babam kuzenim ve kardeşimle sabahın köründe gidip almış. Ben uyandığımda kurulum bile yapılmıştı. Şu an tepemde (yatağımın yanında) diğerine nazaran eski dev kadar lcd duruyor. Ayağıma düşebilir olması ihtimali beni korkutmuyor değil.

Sonrasında kardeşimle, cumartesi akşamı yapılacak olan "geleneksel dilokh & fufu doğumgünü şenlikleri"nde giyilmek üzere elbise bakmaya gittik. İlginç bir şey oldu, LCW'den değil Koton'dan buldum elbisemi. Üstelik dantelli mantelli bişeydi. Pek seksi(!) ama ben üzerimde öyle bulmadım. 40 yılda bir çıkıyoruz lan süsleneyim bari diyerek, hiç yapmadığım kadar makyaj yaptım. Gece gezerken anladığım şu ki, benim "hiç yapmadığım kadar makyajım" sıradan insanların gece değil işe giderken falan kullandıkları miktar. Sönük kaldım resmen. Halbuki simli eyeliner bile sürmüştüm ben!

Malum bu seneki konseptimiz Latin. Önce Meksika restoranına gittik yemeğe. Bizimkiler toplaşmış, assolist olarak teşrif ettim. Niye geç kaldın? sorusunun cevabını "Beybiys, sizler için süslendim (H)" diyerek verdim. Ben otururken ortada fısıldaşmalar döndü. Hayırdır gene ne var diye düşünmeden edemedim.

Son mevzulardan sonra birileriyle tanışmaktan hoşlanmıyorum. O kesin. Sürekli bahsettikleri bi vatandaş vardı. Ben de bu tarz şeylere girmektense evde çeviri yapıp popomu havaalanına dönüştürmeyi yeğleyeceğimden bahsediyordum. (Bu konuda kesinlikle haklıyım tabi.) Öğrendim ki bu arkadaşı da çağırmışlar, bir de üzerine gelmiş kendisi. Algılayamadığım nokta şu, umarım biriyle tanıştırcaz diye çağırmamışlardır. Hayır ben de artık gruba eklenen her yeni insana öyle bakmak zorunda bırakılıyorum. Resmen aralarında tek yalnız benim:D

Beni aldı mı stres. Almaması mümkün değil, çünkü o akşam süper yemek yiyip ardından küba bara gidip manyak gibi dans etmekti hayalim. Suya düştü lan, öyle böyle değil. Sebebi etrafta biri var diye değil.

Çocukcağız işten çıkıp gelmiş. Yastık versek bi tane uyuyacak kafayı masaya koyup. He bir de alışkınım tabi fırlama insanlara, çekingen olunca karşımdaki benim şalterler atıyor. Kafasına vurup gül, sohbet et be! diyesim geliyor. Yemekte çok sorun olmadı, zaten benim laf atmam dışında konuşmadık. Ama iş küba bar'a gitmeye gelince... Yarabbim, durum üç nokta kullanmamı gerektircek kadar kötüydü.

Zorla kolundan tutup getirmiş gibiydik. Tanımıyorum zaten ama doğumgününün yarı sahibiyim orda. Oynuyoruz ediyoruz kendi çapımızda, o köşede dikilmiş duruyor. Etrafa baktığı yok, arada telefonuyla oynuyor falan. Bana fenalıklar bastı. Yürüyün gidelim bir pasif agresifle karşı karşıyayız biraz daha durursak hepimizi vuracak bu diyesim geldi. Uykusu varmış, yorgunmuş da ondan öyleymiş. Ama ben gerildim. İnsanlara istemedikleri bir şeyi yaptırdığımı görmek beni mahvediyor resmen, tanısam da tanımasam da. Bu aşırı-empatiyi napcaz bilmiyorum.

Ordan erken çıkmak zorunda kaldık hoş da, öncesinde İspanyol amcanın tekinin asılma girişimleri ile uğraştım. Ben asıldığını anlamadım çıkana kadar, kendisini manyak sanmıştım ben daha çok. Kafamı çevirdiğim her alanda dans etti adam. Ve öyle bir dans ki, abidik gubidik ayak hareketleri falan. Bir ara depresifleşip bir kenara oturayım dedim. Karşıma geçip dans etmeye kalktı, en son kafasına bira şişesini koyup dans etme girişimini gördüm ve kaçtım. Korkutucuydu.

Ve işte gecenin beni vuran noktasına geldik. Küba barı, latin müzikleri, herkes salsa falan yapıp takılıyor, doğum günüm. Bundan 6-7 ay önce bu gün için hayallerim çok farklıydı lan! "Lan" diyorum o kadar kötü bir durum. İster istemez aklına geliyor insanın, olsaydı şimdi böyle durmazdı, dans ederdik, çok eğlenirdim ya! diye ve bir an "öyle olsaydı" ekranı gözümün önüne geldi. Hani utanmasam sahneye oturup ağlayabilirdim bile. Öyle moralim bozuldu. Allah'ım sen beni odun olmayan ya da en azından odunluğu giderilebilir kişilerle karşılaştır dedim. Oynağım arkadaşım, evet oynayamadığım zaman üzülüyorum ben. Bu arada bardaki ablalar benden bile çirkindi. Nerden toplamışlarsa :D

Başta dedim ya, inşallah biriyle tanışcam diye gelmemiştir diye; çünkü öyle geldiyse aklından şunlar geçmiştir "Allam ya bunun için mi geldim ben, eve gidip uyuyaydım daha iyiydi, neyse erkenden eve dönmeye bakayım". Haberi yoksa en azından sadece ne kadar gıcık tipler olduğumuzu düşünmüştür.

Sonrasında kardeşim de dahil, herkes "sürekli bana bakışlarını yakaladıklarını" falan iddia etseler de (ben de yakaladım da insan insana bakar be, yeni gelmiş kimseyi tanımıyor bakcak tabi), ben öyle bir şey hissetmedim bebeğim. İnşallah dediğim gibi "birine bakmaya geldim" durumu değildir, o durumda çok sinir bir duruma düştüm demektir. Beğenmemesi normal de "uykusuz kaldım lan bu muydu" demiş olabilmesi kötü :D

not: sen bişe düşünmedin mi dersen günlükçüm; tipleri sebebiyle insanlara duygu geliştirme yeteneği yok bende. nötr düşünceler var kafamda. tek sorunum "görücü" gelmesi gibi birileriyle tanışmaktan hoşlanmıyor olmam. Bir de oldu da içinden "hoşmuş" dediyse de ettiğim danslardan sonra tiksinmiştir çocukcağız lan, o kadar dans dersi aldım ben nereye gitti onlar? Müzik kulağımı evde kesip gittim sanki, ritme uyamadım falan.

Bir de koşu bandını eve almaya karar verdim moçi. Spor salonu çok fazla sosyallik içeriyor. Bir de gereksiz masraf. Bir seferde 1500tl'ye koşu bandı, bisiklet, mat falan alarak kurtulmayı düşünüyorum. Çevirmen insanım, 2 saat çeviri 20 dk yürüyüş süper olur. Hedef 40 bedene geri dönmek (H)

Çok gevezelik ettim bebek; geceden bir fotoğraf sana hediye olsun, jr versiyonumla fotoğrafım:




Söylemeyi unuttuğum bir şey daha var:

Bir 8-9 ay önce, Şubat'ın başlarında işte, ömrümde görmediğim bir aşka sevgiye tutulmuş iken, sırf kendimi sakinleştirebilmem için başucuma Hey Jude'un sözlerini yazıp asmıştım. Hem de kenarını "midemdeki kelebekler"i temsilen kelebeklerle süsleyip. Biraz önce beni çok rahatsız ettiğini farkettim. Sırf duvarda iz kalacak diye çıkarmıyordum. Baktım duvarda zaten yeterince iz var. Amaaan çıkar bir de o iz olsun dedim içimden. Artık kağıdın boku çıkmıştı biraz. Habire kolum falan takılıyordu. Hoş şu an kendisini kucağımda tutuyorum.

Bir kopyası daha var bunun ve nerde bilmiyorum. Onu bulup atana kadar içim rahat etmeyecek sanırım. Bir de yine benzer zamanlarda yazıp eski bilgisayarımın bir köşesine attığım, Aylinin bana zorla 100 kere "x benim sevgilim diye yazcaksın!" ödevini silmem lazım. (yok lan değiliz daha, valla değiliz diye geziyodum da, ondan. Cidden değil gibiymişiz zaten niye kasmışsam:D)

Deniz'in dediği gibi; üstte yazdıklarımı azcık edebiyat bilen analiz edebilir :D

Thursday, November 24, 2011

Tuesday, November 15, 2011

Yeni Faforim!

"ayy pek sevmem ben pop müzik" diyen biri değilim, güzel ise her müziği severim. yerden yere vurarım ama serdar ortaç bile dinlerim yeri gelince. insan beyninin çöpe de ihtiyacı var. fazla güzel müzik dinlediğinde, fazla matematik çalışmış gibi oluyor. arada trafik, beden, iş eğitimi derslerine de ihtiyaç var işte. fakat fazlası zarar tabi.

hoş bu şarkıyı çöp kısmına koyamam. öyle güzel olmuş. zaten gökhan tepe'ye bir hayranlık geliştirmeye başladım son haftalarda. (kumral, yeşil gözlü birini bulmazsam gözüm açık gider mi diye düşünmüyor değilim bak) hele bu videoda ayrı bir güzel olmuş valla.

nasıl güzel söylemiş, nasıl güzel olmuş bu şarkı. hayatın için anlamlı olan şarkıyı dinlerken çok fena derecede komik bir şeyvarmış gibi gülmek/kahkaha atmak umarım sadece bana özgü değildir :D sözlerinin doğruluğu değil asıl beni yakalayan, o "yalaaaan olur ne söylesem yalan" kısmını öyle nağmeli okuyabilsem ne mutlu olurdum, o ihtimal işte :D



Bazinga!

Şimdi aklıma geldi. Bu çocuklar pek fantastik olabiliyorlar. Üç yüzyıl önce olan şeyleri hatırlıyorlar.

Geçen dedim ya arkadaşımı istemeye geldiler diye. Bir de yeğeni var kendisinin, yaş 8, kız. Benim zeka yaşım da ona yakın olduğundan iyi anlaşıyoruz çoğu zaman. Önbilgi olsun, uzuuunca zaman önce eski sevgililerden birinin fotoğrafını görmüştü bende (hoş beğenmemişti:D).

Merasimin ertesi günü arkadaşımdayız, bu sefer kahveleri kendimize yaptık oturuyoruz mutfakta. Benim pikaçu bilgisayarım yanımda tabi, bir yandan çeviriye devam. İstek üzerine de Zeki Müren açtık, kutsal trio "sohbet, kahve, zeki" eşliğinde keyif yapıyoruz.

O sıra benimki geldi yanıma, diyalog şöyle:

-eee seni ne zaman istemeye gelcekler?
+kim gelcek ki, benim sevgilim yok böbeğim.
-e vardı hani, "boşandınız" mı?
+he valla boşadım gitti. (bastırılmaya çalışılan kahkahalar arka fonda)
-hıı, ondan mı bu şarkıları dinliyosun?
+yok kız, ben zeki'ye aşığım.
-zeki kim?
+şarkıları söyleyen işte.
-evlencen mi onla?
+evlenemem ki, öldü :(
-aa öldü müü?
+evet sen doğmadan önce hem de.
-(kafası karıştı çocuğumun) e şimdi sen artık onun fotoğrafını taşımıyo musun?
+yok taşımıyorum.
-zeki'nin? onun var mı fotoğrafı cüzdanında?

yerim lan ben bunu. yanaklarını ısırasım geliyor böyle bilmiş olduklarında :D

işte bu da söz çikolatasından çıkan tül ve kurdelelerle beni şebeğe çevirdiği halim :D



Sunday, November 13, 2011

Kahve Master!

Bi kızımızı daha verdik pokemoncuklarım. Evlilik müessesesine karşı bir alerjim olsa da merasimlerini seviyorum. Hani bazen diyorum böyle kız isteme, söz bohçası, nişan, kına gecesi falan yapalım, ama sonunda evlenmek olmasın. Sırf evlenme işini de elin adamıyla kim uğraşcak lan düşüncesi ile istemiyorum. Fazla keyfime düşkünüm bu konuda, eğer öyle bir işe kalkarsam rahatım bozulacak çünkü herkesi mutlu etmeye çalışan saf mı dersin salak mı dersin insan olduğumdan "şirret gelin" veya "gözü açık gelin" değil, "vur kafasına al ekmeğini gelin" olur benden. Bunun anlamı benim keyfimin bozulması demek, bu da ruhen, doğuştan kendine şımarıklık yapan beni korkutan bir durum.

kendine şımarık
(sıfat)
1. etrafa değil ama şizofrenik belirtilerle kendi kendine şımarık olan (kimse). başkalarına şımarıklık yapamadıklarından, ama aynı zamanda şımarık olduklarından, insanlarla pek takılmaz, diğer insanları şımartırken rahatsız olur fakat aksini de yapamazlar.
2. manyak.

neyse işte, iki tarafı da tanıyınca ortada sıçan gibi oldum. hoş durumdu tabi :D sonrasında kendime uygun şeyi yaptım; arkadaşımın 8 yaşındaki yeğeni ile gelen çikolatanın tülünden kendimize duvak falan yapıp oynadık yan odada.

bir ara fotoğraf da koyarım belki :D

Wednesday, October 26, 2011

March of the Black Queen

Şimdi biraz büyük konuşacağım ancak, şu şarkıyı başından sonuna dinleyip - beğenmeyen değil - amaan bişeye benzemiyo lan diyorsa, müzikten anlamıyor ve Serdar Ortaç parçalarını hak ediyor demektir.



Sunday, October 16, 2011

Allons-y!

Bazen saçma sapan bir yerde, normalde saçma sapan diyeceğim (önyargılarım sebebiyle) şarkılar duyuyorum. Saçma sapan anlarda ve yerlerde duyduğumdan bu şarkıları, Sevda Demirel'den tokat yemiş Hande Ataizi'ne dönüyorum.

Arabayla, gece yolda gitmeyi severim. Çok pis bir burjuva olduğumdan (Türklerde aristokrasi olmadığından anca burjuva oluyoruz tabi, olsa aristokrat olurdum) arabanın arka koltuğunda kafayı pencereye dayayıp çamaşır makinesi izleyen otistik çocuk gibi ışıkları ve şeritleri takip ederim. (not: hafif de olsa otizm belirtileri gösterdiğimi iddia ediyor annem ve de Ahmet'in bireysel eğitim uzmanı ama bu yaştan sonra böyle yaşarsın diyorlar, neyse)

Bu saçma sapan şarkıyı saçma sapan anlarda ve saçma sapan yerlerde çalmayı radyolar nasıl başarıyor bilmiyorum. Ama bu sefer çalan şu:




Dinlemem pek Sıla, hatta çoğu zaman "Niye bunalım şarkı yapıyor ki, oynak şarkılar daha çok gidiyor" diyorum. Ama bu gerçekten güzel, o saçma sapan ana da öyle bir uydu ki! Tam "en son ne zaman buralara gelmiştim, hee evet" anlarından birine denk geldi.

Haha, peki şu an Powerturk'te ne çalıyor dersin?





Şekerim, ben de aynı duyguları paylaşıyorum senle. Bunu bana "ay ama Dilek niye öyle diyorsun, sen de aşık olacaksın, evleneceksin bıdı bıdı vıdı vıdı" diyen arkadaş, aile, tanıdık tüm eşrafa broşür olarak dağıtmak isterdim, ama o kadar cesur ve görgüsüz değilim. Milletin "aşk"tan anladığı;

-erkek tarafının kızın her şeyine laf ettiği, kusurunu bulmaya çalıştığı, ama düzelmesi için bir şey yapmadığı, bunu sadece tartışma çıkarıp eğlenmek için kullandığı,
-kız kısmının her şeye trip atmaya çalıştığı, vıcık vıcık hareketler sergilemesi ama aynı zamanda her ama her şeyde naz yapmasının beklendiği, yapmadığında ilgisiz, yaptığında "tipik Türk kızı" ilan edildiği garip ilişkiler bütünü ise:

...ben almayım bebeğim. Çünkü hayatımda normal insan iletişimi, ya da "gelişmiş, evrimini tamamlamaya yakın insan iletişimi" kullanmayı tercih ediyorum. Duygusuz olabilirim, heyecan yaratmıyor olabilirim, düz insan olabilirim (ki bence değilim, mal hareketler insanı düzlükten kurtaran şey olmamalı) bunların sonucunda hiçbir zaman "bir eşim" olmayabilir. (Bir eşim zaten yok, "the science guy" açısından bakarsak gen yapım ile cidden tekim) Ama bana bunları sebep gösterip de, beni değiştirmeye çalışmasınlar, lütfen. He bunu yüzlerine de diyorum da, inanmıyorlar. Ben de emin olamıyorum, insan ilişkileri konusunda çok mu geri çok mu ileri noktadayım diye. Öf, ne fark eder ki?

Not: şimdi de tv'de bengü'nün klibi var. Ana tema "merhaba ben bir kadınım, bakın memelerim bu da popom, heheh. Bi şarkı söyle boş durma öyle dediler, söylüyoruz işte." İnsanlar böyle böyle intihar ediyor herhalde, bu nasıl dünya lan tüm insanlık mı gerizekalı diye düşünerek. Virginia Woolf'cuğumu yeniden haklı buluyorum burada.

Thursday, October 6, 2011

Sigaraaaalı muzlar iki kişi yaşıyooor!


Pijamalı muzlar izlemekten beynim ceviz kadar kalmış olabilir. Aldırmayın :D

Dün gece rüyamda ilk defa Doctor'u gördüm. Bir noktada rüya olduğunu anladım, uyanmamalıyım, biraz daha devam etsin diye kendi kendime telkin verdim :D

Aslında dizinin şu anki halinden pek memnun değilim. Sezon başında fazla aksiyon, fazla umut verdiler. Sonuysa çok sıradan oldu. 4. sezon sonunda yaşadığım heyecanın 4'te biri bile değildi.

Eğer companionlar arasında seçim yapmam gerekirse de bu kesinlikle Donna olurdu. Doctor'a salak bir aşkla bağlı değil. Olaylara gerçekçi bakıyor. Doctor garip gurup yerlere gidip kendini tehlikeye atarken, o oturup uzaylı tatil köyünde güneşleniyor. Martha salağaı doctor az kalsın ölecekken ölmedi diye doctor'a sarılırken, Donna daha insani bir tepkiyle Doctor'a şöyle bir çakıyor.

Neyse, diğer yeni dizim Modern Family. Bayıldım resmen. Favorilerim önce Manny, sonra da annesi Gloria.

Manny, 11 yaşında birinin bedenine sıkışmış 30 yaşında bir adam sanki. Gloria ise, çoğu dizide kullanılan "güzel ama salak ve saf latin kadın" tiplemesine inat: güzel, güçlü, akıllı. Zorlama seksi hareketler yapmadan sıradan haliyle bile güzel ve seksi bir kadın :)


Wednesday, September 28, 2011

Needs to Socialize

Eskiden ne güzeldi, okula gidiyordum, insanlarla konuşuyordum falan. Şimdi bakıyorum arkadaşlarımın işleri güçleri kendi okulları var, msn'e bile giren yok. Kimle konuşcam ben? Dizilere sardım. Orda da sosyal insanları göre göre sinir oluyorum. İşe girsem diyorum ama bir yere başvurduğum da yok. Canım sıkılıyor kısaca, her an gidip dansa falan yazılabilirim.

Monday, September 26, 2011

Başlık konusunda ilkokuldan beri kötüyüm


Ben seni biraz boşladım gibi değil mi sevgili Fireflies'cığım? Öyle düşünme. Bu aralar gece uykusu dediğimiz şeyi denemeye karar verdim. Yani ilham beyin geldiği saatlerde tam. Kafamı yastığa koyduğum anda uçuşuyor düşünceler beynime. Normalde biliyorsun ki kahve ya da çay içerken gelirlerdi.

Ama şunu biliyorum ki; hala uyumadan az önce ve uyandığım anda düşündüğüm şeyler aynı. Beyinsel olarak gelişim ve değişim göstermiş olabilirim, ama kalp konusunda aynı şeyi söyleyebilir miyim bilmem. Söyleyebilirim aslında ama eğer beynimin gelişimi %70 tamamlandı desek, kalbimin gelişimi hala %40larda sürünmekte.

Olsun.


Saturday, September 10, 2011

Bit by bit

Bu aralar bir yerlere sürüklendiğimi hissediyorum. Kedilere karşı hiç olmadığı kadar çok ilgi duymaya başladım. Biraz önce evden 5 gündür çıkmadığımı farkettim. Bundan pek rahatsızlık duymuyorum ama rahatsızlık duymam gereken bir yaşta olduğumu bildiğim için huzursuzum.

Hayatının tek eğlencesi akşam ne yemek yesek, pazar kahvaltısına kim gelecek, bahçedeki çiçekler açmış mı, etrafında dönen biri olmak için çok erken. Fakat buradan kurtulmanın pek mümkün olduğunu da sanmıyorum.

"Eğer evden dışarı adımımı attığımda, her an nerede olduğumun hesabını verip, bir kısmı için de yalan söylemek zorunda kalacaksam, hiç çıkmam daha iyi!"

Böyle saçma bir bakış açısı benimkisi.

Son zamanlarda arkadaşlarımın sayısında da ciddi bir düşüş oldu. Kimseyi tanımıyorum desem yeridir. Toplamda 4 kişiyle iletişim halindeyim. Evet, öyle gezip tozduğum süper yakın olan insan olarak değil, iletişimde olduğum, halini hatrını sorduğum 4 kişi.

Tüm bunlar için bir çözümüm de yok. O zaman niye yazıyorsun dersen, hayatımdaki değişiklikleri -etten kemikten bir insan olmasa da- bir şeyle paylaşmak iyi gelebilir diye düşündüm.

Kardeşimin de günlerdir tekrar ettiği gibi: canım sıkıldı!

Tuesday, August 30, 2011

Herkesin bir popisi vardır.

Bu aralar biraz pop-müziğe fazla mı sardım bilmiyorum, bana pek bir tehlike arz etmiyor şu anda.





Yalnız anlamadığım nokta şu ki, söyleyen kişi erkek değil miydi lan?!?


"put on some high heels and make up
you say what for i say give me a minute i'm on the place (eh eh)
you see this ain't some stupid game when you hold the head
you're so confused but then again you just a man, so"

?!

Yine de çok hoş şarkı. Söverken dans etmek işte :D

edit: When you burn me, I just ignore it.

Sunday, August 28, 2011

Fashion, don't mess with me


Bende mi bir gariplik var bilemiyorum ama şu "moda" çekimlerinden hiç hoşlanmıyorum. Özellikle de Fransız ekolünden olanları. Hani kadını "cinsiyetsiz"miş gibi gösterenleri.

Yüzünün tamamı boyayla kaplı, tamamen erkek formuna girmiş, üzerine acayip ötesi bir poz vermiş bir insan, nasıl olur da muhteşem gözükebilir? Anlayamıyorum.

Belki de sanatın bu kısmından anlamıyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, kadını cinsiyetsiz bir varlığa çevirmek isteyenlere gıcığım.

Bunun yanında çıplaklıkla bir "çekicilik" yaratacağını düşünenlere de gülüyorum sadece.

Bir taraftan Türkiye'deki tutuculuk sebebiyle düz ve kadınlığı örtecek kıyafetler hoş görülürken, bir yandan da Avrupa'da da "moda" "sanat" uğruna, "aynı şeyin kahverengisi" diyebileceğimiz "kadını cinsiyetsizleştirme" trendi var.

Bunlara inat; etek giymeyi, çırpı bacak olmamayı, düz değil düzgün bir popoya ve yapılı bir vücuda sahip olmayı (bu henüz ulaşabildiğim bir nokta değil ama 4 ay içinde o da olacak:D) sonuna kadar destekliyorum.

Şimdiye kadar "ayy etek rahatsız, saçını yapmaya ne gerek var" argümanları ile etrafımda dolaşan insanlara -ki en başta evdekiler olmak üzere- cevabımı bu şekilde vereceğimi bildiriyorum.

ps: etek altına tayt kadar iğrenç bir şey de yok ayrıca. Kısa etek giyecek kadar kendine güvenmiyorsan giyme?

Wednesday, August 24, 2011

Bana göre

İddia ediyorum ki, Türkçe şarkılar arasında en güzel söz şudur:

"Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar
ve hiçbir şeyi istemedim seni istediğim kadar"

En güzel şarkı da kendisi zaten.





not: en bir karizmatik insanın kendisi olduğunu söylemeye lüzum var mı?

Tuesday, August 23, 2011

İşte bu nedenle müzik dinlemek istemiyorum

Beynimden bana uygun milyarlarca, tamam saçmalamaya gerek yok, onlarca şarkı geçiyor. Hepsi üzerine bir şeyler yazasım geliyor. Sonra, öf aman ne gerek var işte anlatmış şarkıyı yazan diyorum. Alt alta yazsam beynimden geçen şarkıları, fazla bir şey yazmama gerek kalmaz ki, kendi kendilerini ve de beni anlatırlar diye tahmin ediyorum. Evet şaşırma, onu denemek istiyorum şimdi.

1. Sen de alıp başını gitme ne olur (Haluk Bilginer versiyonu)
2. Born this way (Lady Gaga)
3. Telefonu çektim direkten (Üsküdar'a Giderken versiyonu)
4. Sendeki kaşlar (Suzan Kardeş)
5. Celebration (Madonna)
6. Rain (Mika)
7. I want you (Fiona Apple versiyonu)
8. Embruja por tu querer (Diana Navarro)
9. Life is wonderful (Jason Mraz)
10. Tuttu fırlattı kalbimi (Gökçe) (Bunu bir yere yazmayanı dövüyorlarmış)
yok yok sonuncusu değil,
10. Watermelon Man (Mongo Santamaria)

Evet, tahmin doğru, bu aralar kafamın içinde beyin yok, saman da yok sürtüşüp elektrik enerjisiyle çalışsın :D:D Boş boş duruyor sadece. En sevdiğim şarkıları dinleyip duruyorum müzik denildiği zaman. Tamam arada Özcan Deniz dinlediğim bile oluyor, inkar etmiyorum.

Hiçbir zaman çok sofistike bir müzik zevkim olmadı zaten. Çok alakasız şeyleri sevebiliyorum. Rebecca Black- Friday sevmiyorum ama o kadar da değil. Fakat oha ne saçma şarkı diye diye Serdar Ortaç dinleyebilirim. Hemen arkasından da Queen'e geçiş yapabilirim. Bu nedenle insan içinde müzik dinlemek istemiyorum.

Tuesday, August 16, 2011

Eee yani?

Geçen Aylin'le konuşurken dünyaya dair garip açılımlarda bulunduk. Kendi aydınlanmamı yaşadım desem yeridir bak. Farkına vardım ki, bazı şeyleri çok yanlış yapıyorum. Normalde bu aldığım ojeleri sürüp sürüp dışarı çıkmam lazım, insanlar görmeli, demeli ki "Aaa ojenin rengi ne güzelmişş!?" ben de gülümsemeliyim, ihihih demeliyim. Böyle sıradan bir yaşamım olmalı, ve de sosyal.

Şu anki durum: üstümde Koç Basketbol takımının beyaz tişörtü, altımda yeşil ve Betty Boop'lu pijama altı, tırnaklarıma Chanel Paradoxal çakması Pastel oje sürüyorum. Sonra salak salak tırnaklarımı inceleyip "Ne ilginç lan, oje gri gibi bişe ama içinde mor simler var, kahverengiye de benziyor aslında, vay canına!!" diye kendi kendime eğleniyorum. Doğru yol bu değil.

Fazla uykusuz kalmak da güzel bir şey değil. Sonra gereksiz konulara sarıyor insan. İpek'le son takıldığımız şey de "kahverengi", o ne biçim renk ismi? Kahve olmadan kahverengiye ne diyorduk? O zaman kahverenginin ismi kakoş da olabilir. Ya da tüm renkleri değiştirebilirdik: denizrengi, güneşrengi, çimenrengi, kırmızımercimekrengi... (kırmızı mercimek de turuncu bu arada nedense, kırmızı değil?!)

İlk aklımıza gelen isim, şıbıdak oldu. Bundan sonra aramızda kahverengi her şeye şıbıdak diyoruz.

+ Saçlarını boyatmışsın! Ne renk bu?
- Eveet! Açık küllü şıbıdak!

+Gözlerin ne renk senin böyle?
-Arada elaya bakan açık şıbıdak bebeğim.

Bu berbat geyiğimizi atlarsam, hayatımda güzel değişiklikler yapmaya karar verdim. Evet, tamam, kahverengi şıbıdakla yer değiştirdi hayatımda, bu da doğru. Ama aynı zamanda daha insansı değişimlere de başlayacağım. Plansız, odun gibi yaşamayı bırakayım bari dedim mesela. Hiç geleceği düşünmüyorum. Bir şey yapayım haydi bakayım dediğim yok. Uzunca zamandır zaten yerleşik olmanın getirdiği rahatsızlık bu. 5 senedir çeviri yapıyorum ben. Biraz öküzlük olacak ama, çeviri işine başladığımdan beri, büyük para sorunlarım olmadı. Biz buna tıpta "rahatlık batması" diyoruz. Yani, bebeğim, inkar edemeyeceğimiz bir gerçek var ki şurada, para kazanıyor olabilirsin, rahat olabilirsin, ama evde annen başında "haydi gözlerin bozulcak kalk şu bilgisayardan da bana camları silmede yardım et!" derken medikal çeviri yapmak ve aynı anda koordinatörün "Dilek Hanım, çeviri ne durumda?" sorularıyla uğraşmak eğlenceli değil. Özgürlüğünü eline almış, tek yaşadığın ufak fakat şirin evinde, kahve-telefon-bilgisayar üçgeninden başka karışanın yokken çeviri yapmak aynı şey değil. Evet çalışırken yanımda beni deli eden garip gurup insanlar yok, ama aile üyeleri var.

Merhaba kendi içinde sosyal ama dışarıya asosyal yaşam.

Bazı anlarda öyle bir esnesem ki şöyle "ııaıaıaıağağağaah" diye, şu bedenimi yırtıp atsam diyorum. Sanki yeni bir ben olacak ortada. Yeni olursa ben olmaz o ama olsun. Doktorun rejenerasyon geçirmesi gibi.

Doktor gerçek olsa iyi olurdu ama hacı, valla bak, hala bunu savunuyorum.

İşin özü, ben daha bir insan olmaya karar verdim bu ara. Sıradan insan.

Bu kadar vıdı vıdı yeter bence, öf, kendimden sıkıldım valla.

Monday, August 8, 2011

Alakasız 3-5 Şeyden Bahsediyor Olabilirim

Kadınlar bu sürekli değişen hormon dengeleriyle binlerce senedir yaşamış ya, cidden fantastik yaratıklarız. The Young Victoria filmini izleyip ağlayan bir canlı olabilir mi? Hele de bu insan İngiliz de değilse? Bana neyse artık Victoria'dan.



Birkaç gün önce de Meet The Robinsons'u izlemiştim. Tabi ne izlemek! Ağlamaktan izleyemedim. Ağlak kısmını bir yana bırakırsak, güzel animasyon olmuş. Ama nedense animasyon filmler bana hep çok kısaymış gibi geliyorlar.



Gökçe'nin fazlasıyla esinlenilmiş şarkısını da beğenmedim değil. Fakat Adele'nin şu şarkısı bana daha çok uyuyor gibi geldi:





Şimdilik saçmalıklarım bu kadar. Saçmaladıkça burada olacağım.

Friday, August 5, 2011

καλημέρα!


Yunanistan yolcuları geri döndü. Yunanistan'a bayıldım, süper harika bir yermiş diyemem. Hiç değil. İstanbul'a başka, bambaşka bakmamı sağladı. Şehrimi seviyorum.

Fakat öyle güzel bir zamana denk geldi ki, her şeyi unuttum. Sanki her şeyi aylar öncesinde bıraktım gibiydi. Günleri, saatleri unutan turistler olarak, bu kadar zaman kayması yaşamamız normaldi tabi :)

Yüksek lisansa almadılar beni. Alacaklarını sanmıyordum zaten. Canları sağolsun. Üzüldüm ama çok üzüldüm diyemem. Anadolu Lisesi'ni kazanamadığımda daha çok üzülmüştüm mesela. Bunda baktım sonuçlara, güldüm, kısmet dedim geçtim. Şimdi de iletişim bilimlerine taktım kafayı. Hayırlısı artık :)

Sosyalleşeyim diye işe mi girsem diye düşündüğüm bir Ramazan'da daha birlikteyiz. Güzel olabilir ama kendime çalışma odası kurarken güzelce, pek emin değilim bu fikrimden.

Yine de güzeldi her şey :)


Tuesday, July 12, 2011

Çok eskiden bir zamanlar...


Yıl 1991. Bu fotoğraf çekildiği gün Kadıköy'e gitmişiz dedem ve babaannemle. Bahriyeli iki çocuk beni görmüş, dedemlerden izin istemişler, lütfen birlikte bir fotoğraf çektirelim diye. Bizimkilerin de hoşuna gitmiş, fakat ben avazım çıktığı kadar ağlayıp, istemem diye tutturmuşum. Sonuç olarak fotoğraf çektirmemişim çocuklarla.

Sanırım o an ne kadar lanet ettilerse bana, (belki de) 2 yaşından beri aslında çok sevdiğim "tür"lerine kendimi sevdiremiyorum.

Çok şey var aslında aklımda. O kadar çok ki, ortaya çıkmasınlar istiyorum artık. Kapansın, sanki hiç yaşanmamış olsun, benim her gün kurduğum hayallerimden biri olsun, bir daha görmeyim, rastlamayım, hatırlamayayım. Çünkü en ufak parçası bile aklıma geldiğinde hala biri tutup göğsümün ortasında -görünmeyen fakat orada olan- boşluktan bir kibrit sokup ateşe veriyor gibi beni.

Hak veriyorum, anlıyorum, insanlık hali diyorum, ama bunları beynim söylüyor.

...

Biliyordum kaçacağını benden de, bu kadar çabuk olması belki daha iyi olmuştur.

İmza: Elmyra gibi, ama kediler yerine insanları sevgisiyle bunaltan tip.

Sunday, July 10, 2011

Nonsense



And when you're gone I'll tell them my religion is you.

Ne gerek var böyle şeylere değil mi? Bu aralar biraz "mantıksız" konuşup/düşünüyor gibi görünebilirim. Ama içten içe biliyorum ki;

I won't cry for you
I won't crucify the things you do
I won't cry for you, see
When you're gone I'll still be bloody Mary!

PS: İkinci adımın "Meryem" olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum.

---And now you're gone. And I am still bloody-bloody Mary! And I will always be.

Saturday, July 9, 2011

Tanımsız.

Öyle kendimde değilim ki bir haftadır, uyumaktan başka istediğim hiçbir şey yok. Sanki ayağımın altından yeryüzünü bir anda çekmişler de, o aniden düşme hissi ile hala yere çakılamamışım. Çakılsam belki ölüp gidicem ama çakılamadık da bir türlü.

İnsanlardan büyük beklentilerim olmamasına rağmen, hep öyleymiş gibi davranmaları canımı sıkmıyor artık. İçimde bir boşluk hissi oluşturuyor.

Verilen sözler yerine getirilse sadece, ya da hiç söz verilmese, bu saf insan inanıyor çünkü her söze.

Bu arada Ales'ten yüksek puan alırsam bir sürpriz bekleyecekti beni, ben aldım sürprizi, ayrılıkmış bebeğim :) Bilseydim işten ayrılır çalışır mıydım?

Canım çok fena yanıyor. Öyle böyle değil. Son 2 gündür biraz daha iyi olmama rağmen, çok da iyi sayılmam. Koskoca Yunanistan gezisi bile bana gereksiz gözüküyor. Şu cümlemden maksimum bir sene sonra çok pişman olacağımı biliyorum, ama şu anki ruh halim o kadar kötü.

Sunday, July 3, 2011

Another one bites the dust

Fazla konuşmak istemiyorum nedense.

Ben aşkımı anlatacak kelime bulmakta zorlanırken, karşımdaki ise benden uzaklaşmanın planlarını yapıyormuş.

Ne diyeyim?

Aklıma yüz bin türlü bela, hakaret, küfür geliyor. Ama bunları söyleyemeyecek kadar seviyorum.

Napalım? Ya Allah O'na akıl fikir versin, ya da ben bu kadar sevebileceğim ve bundan korkmayacak birine rastlayayım.

Daha da bir şey diyesim yok.

Wednesday, June 29, 2011

Büyük Çapta Deja Vu Yaşamak.

Bir an şu anda kiminle olduğumu, nerede olduğumu, ne yaptığımı unuttum.

Unutmadım aslında, 4 sene öncesine gittim.

Yaşadığımız gün dolayısıyla belki de. 29 Haziran'da ne vardı ki? diye düşünürken bir anda aklıma geldi.

Hoş aklıma gelenler belki ismimi dahi hatırlamıyordur.

Rüyama girenler ise karmakarışık.

Bugünü unutmama bugün olanlar sebep olmuş olabilir.

Ya da bir anda kendimi tekrar "yalnız da mutluyum" gerçeğiyle yüzleştirmem.

29 Haziran, bir zamanlar neler yaşamış olduğumun tarihi sanki. Bir insanın doğduğu gün, benimse ergenlikten çıktığım gün belki. O zamanı atlattıysam, şimdi de her şeyi atlatabilirim diye düşünme sebebim.

Yeniden mantığıma "merhabaaa" dediğim gün.




SpocknKirk

Saturday, June 25, 2011

Biliyorum gemiler götüremez...

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.



gece

Wednesday, June 22, 2011

Variation On the Word Sleep by Margaret Atwood

I would like to watch you sleeping,
which may not happen.
I would like to watch you,
sleeping. I would like to sleep
with you, to enter
your sleep as its smooth dark wave
slides over my head

and walk with you through that lucent
wavering forest of bluegreen leaves
with its watery sun & three moons
towards the cave where you must descend,
towards your worst fear

I would like to give you the silver
branch, the small white flower, the one
word that will protect you
from the grief at the center
of your dream, from the grief
at the center. I would like to follow
you up the long stairway
again & become
the boat that would row you back
carefully, a flame
in two cupped hands
to where your body lies
beside me, and you enter
it as easily as breathing in

I would like to be the air
that inhabits you for a moment
only. I would like to be that unnoticed
& that necessary.



deep-breath

Tuesday, June 21, 2011

Yunanistan bizi beklesene!

Ömrümde ilk defa yurtdışına çıkacak olmanın heyecanı, bunun ananemin memleketi olması, bir plana bağlı kalmadan gezecek olmamız, üstüne gittiğimiz ülkenin kriz döneminde olması heyecanımı 3562 katına çıkardı.

En yakın zamanda oturup "gezilip görülecek yerler" listesi çıkartmam, ne hediye götürmem gerektiğine karar vermem lazım. Fazla heyecanlandım, kabul ediyorum. Hem de gitmekten vazgeçebilecek kadar heyecanlıyım :/




yunanistan_1

Sunday, May 29, 2011

Ya Doctor, neyse ya, sana bişe diyemiyorum ben!

Çocuğum madem klonlanıyorsun sen, yollasana bi kopyanı bana. Hadi yavrum. Hadi canım.

Amy'nin klon olduğunu düşünüyordum zaten. Ortaya çıkması güzel oldu. Tardis'cim yine yapacağını yaptın, Doctor'u doğru yere götürdün. Seviyorum kız seni :D

Rory, lan, bir işe de burnunu sokma. Yakışıklı bi abisin, güzel bir karın var, salak salak başını belaya sokmasana çocuğum.

Saturday, May 21, 2011

Kendi kendime kızıyorum.

Önce düşündüm, hala ALES'i açıklamayan ÖSYM'ye mi, yoksa başvuruları Ağustos ayından bir anda Mayıs'a çeken sevgili üniversiteme mi kızsam diye.

Ama hiçbirine kızmıyorum, tamam kızıyorum ama kendime kızdığım kadar değil.

Birincisi; hala mezuniyet belgemi almadım. Pazartesi başvursam ve en geç Cuma günü çıksa belge bana yeter. Fakat bunu böyle sıkıştırmak yerine bomboş zamanlarımda da yapabilirdim!

İkincisi; acayip tırsıyorum. Ya not ortalamam düşükse, ALES'im düşükse, mülakatta nutkum tutulur da konuşamazsam diye kafamda dolanıp duruyor sorular. O kadar gerginim ki, spora gitmek yerine 3'ten 7:30'a kadar uyudum. Midem ağrıyor, dişlerim de sıkmaktan ağrıyor, uykumu da aldığım için tüm gece napcam bilmiyorum. Böyle kötü bir durumdayım işte.

Lütfen bunların hepsi bir anda geçsin, programa kabul edileyim, ve Yunanistan'a gideyim. Bekle beni İskeçe, Kavala, Selanik, Atina & Mikonos!

Wednesday, April 27, 2011

çalışmak


Böyle bitbit diye hevesle iş yapan insanları kıskanıyorum. Onları izlerken "ben de eve dönünce bir ortam hazırlayım böyle çalışayım bilgisayarda yaa" diyorum. Yalan efenim. Şu anda şu yazıyı bile yatakta yarı yatar halde yazıyorum. Ama yarın şu odayı toplayıp kendime bir plan hazırlicam. Planın ana hatları şu:

- günde bir sunum
- bir makale
- fransızca ya da ispanyolca çalışma
- blogları ihmal etmeme

Blog diyince aklıma geldi, artık yurtdışından kozmetik alışverişi yapamıyomuşuz. Laaaaaaaaaan ben bornprettystore'dan ne güzel Hello Kitty'li konadlar falan alcaktım:(

Tuesday, April 26, 2011

biliyorum böyle olmaması gerekiyor

Ama beni önemsemeyen kişilere hissettiklerim anında - bir anda uçup gidiyor. Bunun bir de farkında olsalar ve ona göre davransalar. Şımarmasalar. Benim de elimden, beni mutlu eden duygularımı almasalar. Vicdan azabı yaşatan duygusuzlukla bırakmasalar.

Üzülüyorum. Bu kadar çok kendimi sevdiğim için.

Monday, April 4, 2011

Doctor? Can you hear me? Doctoooğ?



Doctor da olmasa napcaktım bugünlerde bilemiyorum. Dersten başımı kaldırıp, yemek yapmadığım aralarda Doctor Who izlemesem, zaman nasıl geçerdi bilmiyorum.

The Shakespeare Code bölümüne, hem Doctor Who hem Shakespeare hem de bir Harry Potter hayranı olarak BAYILDIM. İçinde bulunduğum zamanlarda, ben öylece odamda otururken bahçeye TARDIS inse, içinden Doctor çıksa "Dilek Türk, do you want to see the staaağz?" dese, ben de hiç düşünmeden gitsem diyorum. Hiçbir şey yapamasam 27 Mart'a döner, 3 günümün tadını yeniden, yeniden ve yeniden çıkarırdım. Ya da bir hafta sonraya gider, nelerolooor derdim. Baktım güzel şeyler olmuyor, hop iki ay öncesine gider, hiç evimden çıkmazdım.

Bunları yapmama izin vermezse (çünkü, zamanının akışına karışmak kati surette yasaktır vıdı da vıdı diye öter şimdi bu doktor), kendisi ile cyberlar, sycoraxlar, cadılar... arasında koşarak, atlayarak, zıplayarak adrenalin dolu vakit geçirirdim. 3-5 kere ölümden döner, milyonlarca kişiyi ölümden kurtarır, doktora ilham perisi olurdum.

Buradan Doctor'a sesleniyorum: Canım bak, ben ne Rose'un, ne Martha'nın, ne de Donna'nın yerini almak niyetindeyim (doctor benim için daima David Tennant olacaktır). Ben sadece normal bir insan olarak yanında dolaşmak istiyorum. Öyle duygusal işlere giresim yok senle. Yani; tehlike yok. Tardis nasılsa Türkçe de biliyordur. Bilmezse de sorun yok, İngilizce anlaşırız. Hadi be, in şu bahçeye. Vhuuut, vhutttt, vhuuut diye Tardis'in iniş sesini duymak istiyorum! Aaaaaa!


Sunday, April 3, 2011

Biri buna çözüm bulsun

Şimdi beklemekten başka işim olmadığından, kendimi iş dünyası makaleleri, ales soruları ve de yatmadan önce kendim hakkında düşünme seanslarında buldum.

Dün yaptıklarımı düşündüm, sinirlendiğimde gerçekten tepki vermiyor muyum diye.

Vermiyormuşum gerçekten! Onun yerine:
- eliptical denen zımbırtıda (bakınız) 30 km hızla kalbim göğüs kafesimden dışarı çıkacak kadar hızla atarken koşmak,
- salata için havuç rendelerken garip hisler içerisinde olmak,
- Burger King'den çıkan "yüzebilen Bay Yengeç" oyuncağını bir leğen suda dakikalarca yüzdürmek (bu sırada herkes beni tuvalette biliyor tabi),
- evi olduğundan fazla sıklıkla toplamak,
- toz alerjisine rağmen elektrik süpürgesiyle bir bütün haline gelip her noktadaki tozları almaya çalışmak,
- Matematik sorularıyla kavga etmek,
- Yürümek, yürümek ve yürümek...

gibi kendi kendimi sakinleştirmeye yönelik şeyler yapmaya çalışıyorum. Yapmasam mı artık? Halbuki ben asabi bir çocuktum zamanında. Mahalledeki tüm çocukların benden ciddi dayak yemişlikleri, o olmasa bile ağız dalaşına girmişlikleri vardır. Nerede sona erdi bu durum? Hangi ara kaybettim bu kendini ifade etme yetisini?

İfade etmek de değil ki bu? Sadece bencil duygularım sebebiyle karşımdakini boş yere üzmek istemiyorum, hepsi bu. Çünkü olası bir öfke anında ağzımdan kaçan şeyleri yeniden toparlama imkanım olmayabiliyor, bunu öğrenmiş olmak mı beni frenliyor acaba? Ne çok acaba diyorum öf.

Dedemin "hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar da konuşa konuşa anlaşır" felsefesini devam ettiriyor olmam kötü mü? Yok ama bazen de bazı duyguları kelimelerle ifade etmek yetmiyor heralde. Ne kadar merak ettiğini, ne kadar sinirlendiğini, ne kadar üzüldüğünü, ne kadar yıkıldığını anlatmak için "aşırı" tepkiler vermek gerekiyor.

Ay bilemedim! Öf. Bu ara bir kendime sınır koymama kararı aldım. Bu kadar.

Merhaba, ben Dilek. Bu aralar sinirliyim, bağırıp çağırabilir, buradan başlasam 320 kilometre koşup insanları denize dökebilir, sonra da döktüğüm denizden çıkarıp sevebilirim de! Neden? Çünkü sinir ve stres dolu + endişeliyim.

Memnun oldum.

Friday, April 1, 2011

Yok.

İçim sıkılıyor fakat somut bir sebebi yok. Daha ben buna teşhis koyamamışken, 9 yaşında bir çocuğun halimden anlaması ne kadar ilginç değil mi?

Normalde küçük kardeşimin yanında yatmam. Ancak dün gece hem biraz hasta, hem de ertesi gün sınava girecek olan kardeşimi rahatsız etmesin diye uyuyana kadar yatayım dedim.

Bilgisayarda da bu şarkı açık. Küçücük çocuğun göğsüne koydum başımı, dayanamıyorum ağlıyorum. Neye ağladığımı, neye sıkıldığımı bilmeden.

O ise, saçlarımı okşuyor, yine saçlarımdan öpüyordu. O an dedim ki, hiç kimse olmasın. Sen ol yanımda yeter.





Bu da bir gerçek tabi:

kelebeklerden sonra...

Öküz geliyor efendim, evet.

Midemdeki kelebeklere selam vererek göğsüme doğru üstteki biçimde yayılmış bir öküz bulunuyor.

Hissettiğim duyguyu ancak bu şekilde anlatabilirim. Endişe, korku, sinir, stres. Hepsi bir arada. Holivud filmi olabilirim bir başıma yani.

Ağlasam belki göğsümde yatmaya alışan öküz kalkar gider sanıyorum, ama işte onu da yapamıyorum.

Aslında sorunum farklı durumlar karşısında ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilememek. Bu aralar bir "kendine güvenmezlik" söz konusu bende. Biraz da "amaaan bişe olmaz" / "boşveer"ci tavrımı kaybetmiş olmamın getirdiği "evhamlı babane" sendromum var.

Ijustwanttobehappy.

Thursday, March 24, 2011

Kokoşluğum Üzerimde!


Bloglarıma da yansıtmayı başardım tabi bunu. Nerede çiçekli böcekli şey var, onları bulmayı başardım. Olsun, bir süre hevesim geçene kadar böyle dursunlar. Bu da gelen baharı kutladığım anlamına gelsin. Olmaz mı?

Sonunda planlı bir çalışma içerisine girebildim. Sunumlar, çeviriler, ders çalışma ve gezme gayet uyumlu bir şekilde hayatımda hüküm sürmekte. Aralarına sporu da kattığım an harika olacak.

Biraz daha çalışayım da, daha mantıklı ve bütünlüğe sahip yazı yazmayı başarırım belki işlerim bittiğinde.

not: Üstteki Loubotinleri istiyorum. Sahtesi falan da olabilir, fark etmez :D

Sunday, March 20, 2011

Bir süre İspanyolca yaşamak istiyorum.

Hissettiklerimin özeti bu başlık olabilir.

Başımı ağrıtmasına rağmen güneş açsın istiyorum. Yazlık elbiselerle ortada dolanmak, aylak aylak dolaşmak istiyorum (bu kısma sen bile inanmadın itiraf et, dolaşma kısmına yani).

Bu sefer bu üsttekileri kimseyi tanımadığım bir yerde yapmak istiyorum. Mesela İspanya, çat pat anladığım İspanyolca ile yeterince "yabancı"lık çekerim herhalde.

Sebepsiz yere neden bu kadar sıkıldım bilmiyorum. Göğsüme oturmuş olan öküzden bir an önce kurtulup işlerime bakmam lazım. Hadi görüşürüz. kib öptm bye.

Etiket görünce sinirim bozuldu şimdi. Tövbe yarabbim.

Monday, February 28, 2011

Ne Manyak Bir İnsanım.

Kendi kendimi motive ediyorum. Tek bir şarkı ile geri geliyorsa kelebeklerim, Ajda Pekkan yorumu ile "Yiğğne ölümsüüüğz aşk bendeee" Hadi bebeğim :D

Thursday, February 3, 2011

Ooo Rock of Ages Do Not Crumble Love Is Breathing Still

Son bir senedir bu şarkıya takmış durumdayım. Meğersem evrene mesaj gönderiyormuşum da haberim yokmuş :D

"happy little day, jimmy went away
met his little jenny on a public holiday
a happy pair they made so decorously laid
'neath the gay illuminations all along the promenade
it's so good to know there's still a little magic in the air
i'll weave my spell"

Her şeyden üstte şu Freddie denen varlık mı desem, yaratık mı desem, ona duyduğum hayranlık var. Sevgisinden parçalamak deyimini uygulamak istediğim birkaç insandan biri. Pek "sıcak" bir insan olmadığım halde hem de.

Bu deyimi uygulamak istediklerimden biri elimin altında o güzel, zaten kendisi mini ama bek minik olmayan kardeşim. Freddie'yi parçalayan parçalamış bana bişi kalmamış. Üçüncü de kısmet :D


Wednesday, February 2, 2011

Bazen Kendimden Korkuyorum


Daha doğrusu beynimin duygularım üzerindeki etkisinden korkuyorum. Fazla güçlü. Zaten güçlü olan duygu sistemimi (o da neyse artık) nasıl bastırıyor, nasıl bu kadar kontrollü olabiliyorum diye düşünüyorum bazen.

En abartılısını bu sabah yaşadım diyebilirim. 12 saatin ardından ilacın etkisini yitirmesi gibi kafamı toparlayıp işime geri dönebildim. İşime geri döndüm de, bu dönüş bana "neyim yahu ben? bir tür canavar mı?" diye sorularla tekrar u dönüşü yaptı.

Ama cevap çok basit: savunma sistemi. Oluşabilecek tüm ters durumlara karşı defence mode on oynuyorum oyunları. Sevincimi sonuna kadar yaşayıp, üzerine üzülsem de sonuna kadar üzülsem daha iyi değil mi? Yok illa ki sınır konacak (o sınır olmadığında bir lord voldemort'a, bir bellatrix lestrange'a dönüştüğümü biliyorum). (Aaa onlar kim bilmiyor musun? Google diyorum sana, o kadar)




Navraj Sihra - Emotional defence

Thursday, January 27, 2011

Ses.


İçimdeki ses ile dışımdaki ses hiç benzeşmiyor. Mesela şimdi bu yazıyı yazarken beynimde bunu okuyan sesi seviyorum. Benim sesim o da, ama ağzımdan çıkan, insanların ve benim kulağıma gelen ses bundan çok çok daha kötü. Onu da seviyorum ama ikisi aynı olsalar.

Mesela dış sesim çok takılıyor. Bir şey söylerken "eaaaaaa..." diye kalabiliyor durduk yere. Ama iç sesim hiç durmadan konuşabiliyor, hatta bazen eşzamanlı olarak iki farklı şeyden bahsediyor.

Dış sesim konuşurken, bir anda "neden konuşuyorum ki?", "niye bir şeyler anlatmaya çalışıyorum başkalarına?" diye iç sesim lafa atlıyor. O anda dış ses kesiliyor. Tabi bu diğer insanların konuştuklarımdan sıkılmasına, beni dinlememelerine ve belki de deli ya da salak olduğumu düşünmelerine neden oluyor. He, iç ses "niye anlatıyorum ki?" derken onların beni dinlemiyor olması ne kadar önemli ki zaten?

Çoğu zaman ağzımı kapalı tutuyorum bu yüzden. Dış sesle iç ses karışmasın diye. İç sesimi insanlardan kıskanıyor olabilirim belki de. Kimseyle paylaşmak istemiyorum. İkisi bir araya gelmeye başladıkları anda bıçak gibi kesiyorum kendi sözümü.

Yine de şizofren benzeri bir ruhtan çok, sakin ve dingin bir ruha sahip olmak isterdim.

Wednesday, January 26, 2011

Hayat biraz garip mi ne?


Depresif günlerimden birinde olduğumu söyleyebilirim. Sabah uyan, işe git, geri gel, spora git, tekrar eve gel, uyu şeklinde geçen bir ayın ardından, bu eylemler arasında insanlarla iletişimimin minimum seviyede olduğunu gördüm. Messenger, blog, facebook, bunları bile kullanmıyorum. Sanal bir sosyalliğim bile kalmadı kısaca.

Bunun yanında kitap da okumuyorum, kitap değil dergi bile okumuyorum. Zamanımı çalacak bir sevgilim de yok. Kısaca ot gibi yaşıyorum. Fakat bir sor neden böyleyim?

Etrafıma bakıyorum, benim ilkokulda bir kez yapıp sonra da utanç duyarak hatırladığım eylemleri yetişkin haliyle yapıp, bu şekilde ilgi çekmeye çalışan insanlar var. Tamam, gerizekalıdır. Bir şey demiyorum. Ama bunu normalmiş gibi karşılaması herkesin? Ona ne demek lazım?

Ailemden, okuduğum okullardan aldığım tüm terbiyenin, bir anda yerle bir olduğunu görüyorum. Sinirlerim bozuluyor, konuştukça birilerine bağırma ihtiyacı hissediyorum. Bağırmak mı? Fazla hafif kaldı sanırım: saçından - bacağından neresinden olursa tutup duvarlara vurmak istiyorum. Bunu yapamayacak kadar pasif agresif olduğumdan da kulaklıklarımı takıp oturuyorum yerime. İşyerinde, sporda, evde, yolda... hep aynı bu durum.

Tek kaçış yolu uyumak. Böyle bir psikoloji içindeyken de kitap okumak imkansız hale geliyor. Çünkü yaptığım hiçbir şeyin gerçek dünyada karşılığı olmadığını görüyorum. Ben ve benim gibiler yapabildikleri şeylerin birileri tarafından farkedilmesini beklerken, bazıları yapabildiklerini sandıkları şeyleri insanların gözüne gözüne sokarak takdir topluyorlar.

Buradan, bana imla ve yazım kurallarını, en ufak şeyden kişilik tahlili yapabilmeyi, toplum içinde nasıl davranılacağını, dünya hakkında birçok bilgi sahibi olmayı fakat bilgi sahibi olmanın pek matah bir şey olmadığını (google denen bir şey var) öğreten tüm hocalarıma teşekkür (!) ediyorum. Evet, topluma yararlı olabilecek bir birey oldum. Ama toplum yararlanmak istemiyor. O daha çok, yarar sağlayacakmış gibi görünenleri tercih ediyor.

Artık Virginia Woolf'un neden intihar ettiğini anlayabiliyorum. Bir süre sonra insanların tüm hareketlerinin ne kadar mantıksız olduğunu, zaman kavramının geçersizliğini anlamak; ardından etraftaki herşeye fazla duyarlı hale gelmek insanı delirtmeye yeter. Ben delirdim mi? Bilmiyorum ki. Ama ben ne Woolf ne de Plath gibi kendimi öldürebilecek cesarete sahip değilim, bunu biliyorum. Yazmak, çizmek, okumak, dans etmek istiyorum. Fakat ya sisteme boyun eğerek (bu lafı da kullanmış bulundum) bu kısır döngüde çalışmaya devam edeceğim, ya da bir şekilde her şeyden kaçmayı başarıp yeni yerler keşfedeceğim. Aptallara özgü bir şansa sahip olmayabilirim, ama elimden geleni yapacağım.

Sunday, January 9, 2011

Ben...

İnsanların birileriyle sohbet ederken ne kadar da çok "ben" dediklerinin farkına vardım.

Çok ilginç bir şey değil belki sana göre ama bana göre ilginç, allallah ya!

- Ben camdan atlamayı çok severim, küçükken de hep böyle yapmışım biliyor musun?
+ Hadi ya, ben de çocukken hiç atlamazdım işte, sonradan oldu bende de.

Böyle giden konuşmalara gün içinde çok rastlamıyor muyuz? Şahsen ben iş yerimde, spor salonunda, otobüste, misafirlikte, internette her yerde rastlıyorum. Katılmak istemiyorum çoğu zaman, ama insanların artık hangi yemekten "nefret" ettiğine kadar her bir şeyle var olmaya çalıştıklarını görüp deliriyorum.

"Ayy nasıl yiyorsun onu, nefret ederim beeeen!" dediğinde ne elde ediyorsun sayın arkadaşım. Veya "Ben Tv izlemem hiç tarzım değil", napayım yani, sen televizyon izlemiyorsun diye seni aziz/e mi ilan edeyim istiyorsun?