Sunday, October 24, 2010

Gözlerim kapanıyor ama yazacağım

Ne yazacaksın peki? diye sorarsan, bilmeeem diyebilirim. Çok ilginç şeyler oluyor bu aralar. Vallahi ya.

Kendimi çok boş hissediyorum. Ama gerçekten boş. Böyle masada halley paketi olur, dolu sanarsın, elini bir atarsın "aa boşmuş lan" dersin, aynen öyleyim. Ya da değilim, emin değilim. Bildiğim tek şey var, okumam lazım.

Edebiyatla yakın ilişki içerisinde olmadığım zamanlarda hissettiğim şey bu. Bir şeyler okumam, onlardan anlamlar çıkartmam, çıkartmadığımda kendimi gerizekalı gibi hissetmem, araştırıp anladığımda ise dünyanın en zeki insanı sanmam lazım.

Fakat benim şu anki tek derdim, yarın işe giderken ne giysem, hangi slaytı hazırlasam, yönetim bilimleri trendleri neler acaba? sorularına cevap bulmak. Çok şikayetçi olunacak bir durum değil, ancak kalbim edebiyat ve pastacılık için atarken ekran başında photoshopta istediğim görseli ayarlamaya çalışmak eğlenceli ama bana göre değil.

Bir zamanlar -hangisi sormuştu hatırlamıyorum ama- bir öğretmenim "insan yapabildiği bir şeyden nefret edemez" demişti. Ben de karşı çıkıp ben ediyorum demiştim. Örnek istemişti, tabi ki bende örnek çok "matematik, temizlik..." O zamanki fikirlerimi hala savunuyorum. Bana boş gelen bir şeyi yapabiliyor olabilirim, bu insanlara göre bir yetenek sayılabilir, ama ben aşırı derecede bayılmıyorum.

Matematikten anlarım, oturup çalışsam çok daha fazlasını ortaya koyabilirim, ama ne yani ben çözsem bu soruyu dünya mı değişecek? zihniyeti var bende. Sorsan, edebiyatla dünya mı değişecek diye, işte matematikle aynı seviyede derim. Aksini iddia etmek mümkün olabilir zaman zaman, ama seviyorum işte. Yapamadığım, algılayamadığım, benim için "bilinmeyen" bir şeyi seviyorum. Matematikle zeki olduğunu kanıtlamak çok kolay. Ama kelimelerle kanıtlamak çok daha zor. Daha doğrusu, kelimelerin zekice kurgulandığını anlayabilmek de bir zeka göstergesi. Seviyorum minicik noktalardan devasa bir hayat görüşü çıkartabilmeyi.

Kendime mi açıklamaya çalışıyorum yukardakileri bilmiyorum, ama açıklamama ne gerek var ki? Seviyorum edebiyatı. Bitti.

Wednesday, October 20, 2010

Ben Yönetim Sistemlerinden Anlamıyorum

Evet, anlamıyorum. Anlıyorum gibi yapmaya gerek yok. 675749303 tane makale çevirmiş, düzenlemiş, yazmış, yayınlamış olabilirim. Hatta belki anlıyorumdur da, bana hiçbir faydası yok. Çünkü işe alımı bile über manyak bir etkinlik haline getirip "yetenek avcılığı" diye servis eden bir zihniyete gülüyorum ben ancak.

Fakat, kariyer denen zımbırtı beni -gücü pastalardan uzaklaştırmaya yetmese de- bir insan kaynakları, organizasyonel gelişim yoluna doğru sokmakta. Hatta çıkıp dış ticaret falan olursa bu kendi kendime oturur gülerim yani. İşin komik ve ilginç tarafı ise benim bu işlerde "para biriktirmek ve ardından yüksek lisansa devam etmek" için çalışıyor olmam.

Saçma olunca, daha doğrusu bana saçma gelince de sıkıcı geliyor bu iş bana. İş ilanlarına göre insanları gruplandırırken ortaokula gitmiş de küme problemi çözüyormuşum gibi hissediyorum. Ya da makale yazarken ödev yapıyormuş gibi. Öğrenci psikolojisinden mi kurtulamadım bilmiyorum. Ama normalde ödev yazarken "dünya bu makalem ile kurtulacak ulan" psikolojisine girerdim ben. İşte burada onu hissetmiyorum. Halbuki "İş Seyahatinde Nasıl Sağlıklı Beslenilebilir?" konusu "Virginia Woolf'un kısa öyküsü Aynadaki Kadın: Bir Yansıma'daki ayna imgesi" konusundan daha ilgi çekici ve insanların işine yarar cinsten.

Ofisten bildirdiklerim bu kadar.

Thursday, October 14, 2010

Bebek


En son bebek sevdiğimde bebeğin ananesi "Dilek Ablanın kardeşi çok büyümüş heralde, bebek sevmeyi unutmuş, baksana dokunmaya korkuyor" dedi. Bilmiyordu ki onlarca insanla tanıştım "ay tamam mikrop kapar şimdi" diye bebeğine yaklaştırmayan. Haydi bu tarz insanlarla karşılaşıp, bu yüzden çekiniyor olsam neyse. Ben bu insanları çok haklı da buluyorum. Bakalım bebek şapur şupur öpülmekten hoşlanıyor mu? O yüzden "yalayarak" değil, ufak dokunuşlarla sevmeyi tercih ediyorum bebekleri. Doğuştan rahatsızlığı olan bir küçük kardeşe sahip olmak da, "bebek doğru şekilde nasıl kucağa alınır?"ı 13 yaşında iken öğretti bana tabi. Babasının bile daha 2 aylık bebeği deli gibi mıncıkladığını görünce ben deliriyorum.

Ayrıca ben bir bebeğe baktığımda, sevilecek mıncıklanacak bir oyuncak değil; her an zarar görebilecek, ama dünyanın en güzel ve minik yaratığını görüyorum. Çocukları mıncıklayarak sevmiyor olabilirim, ama çocuk "sevmeyen"leri de anlamıyorum. Narin yaratıklar işte, narin narin sevilmeli.

Hem de onların yüzüne baktığımda, kim bilir neler için üzülecek, nelere sevinecek, ne haltlar karıştıracak diye düşünmeden edemiyorum. Acaba iyi bir insan mı olacak, yoksa herkesin nefret ettiği biri mi? Depresyona girecek mi?

Monday, October 11, 2010

Naber?

Yahu bugünlerde hiç yazasım yok nedense. Böyle eve geleyim, yatıp uyuyayım, başka bir şey istemiyorum. Çok fena sosyal tespit yapmıştım ama, yazasım yok işte. Bir ara toparlar yazarım şekerim.

xoxo

Tuesday, October 5, 2010

Let's Boogie, Let's Dance!

Bu eski sevgililer mütemadiyen salaklaşıyorlar bebeğim. Ne zaman özellikle biliyor musun? Hani böyle cidden merak edip, içinde hiçbir alt metin bulundurmadan "Nasılsın?" diye sorduğunda. Bir kasılmalar, geç cevap vermeler falan. Biraz da "Ahaha demiştim işte hacı bana geri döncek/arayacak diye. Merak etmiş beni sözde. Yersen... Eheehe" havası var. Yavrum konuşacak olsam gel görüşelim derim, oradan bakılınca bunu diyemeyecek gibi mi görünüyorum? Neyse, sorduk geçti.

Bugün NR1 kanalında '94 retrospektif programı vardı. '94 yılının kliplerini gösteriyorlardı. Serdar Ortaç'ın Karabiberim'ini gösterirken, anlatıcı şunları söylüyordu: "Bu yıllarda Mustafa Sandal'dan sonra başımıza gelen en kötü şeylerden biriydi Serdar Ortaç. Saçma sapan ama hareketli şarkılarıyla müzik dünyasında edindiği yeri hala koruyor..." ya da buna yakın bir şeylerdi. Duyduğum anda asadsdsassdsdsfd moduna çoktan girmiştim bile.

Her gün farklı kıyafet giymek çok zor yav. Çok da sıkıcı. Eldeki kıyafetler tükenince yenileri ile takviye yapmak gerekiyor falan. Çok gereksiz. İşyerinde de forma giyeydik ya. Beyaz yakalı olabiliriz ama napalım; her dakika kıyafet bulmak çok çok çok zor oluyor. Öğretmen olsan da farketmez, bu sefer daha beter hatta. Tüm öğrenciler "aaa Dilek Hoca (titre gel) dünkü kıyafetlerini giymiş yine, ahahsgshsjak" diye konuşur derse girdiğin anda. Zaten özellikle kızlar arasında dedikodu yeteneği yeni gelişmeye başlıyor o yıllarda, bu da resmen körükle gitmek olur ateşe. Neyse yav. Öf. Aynı konuda yazmaktan sıkılıyorum bir süre sonra.

Bir de bugün aklıma ilginç bir şey geldi. Yazı stilleri insanları çok yansıtır; ama benim yazı stilim hep değişiyor. Bu demektir ki ben değişken bir insanım. Bazen çok sert köşeli harfler yaparken, bazen yusyuvarlak oluveriyorlar. Bir "g" harfini nasıl yapsam diye 15 senedir düşünen insanım. Yaklaşık 10 farklı yazım şeklini deniyorum mütemadiyen. Garip.

Neyse şekerim. Sonra görüşürüz.

Monday, October 4, 2010

Sıkıntı - Fıkırtı - Tıkırtı



Hani böyle bazıları eski sevgilileri ile konuşmak adına "seni rüyamda gördüm x iyisin değil mi?" diye konuşma girişiminde bulunurlar ya, ben buna gıcık olurum. Seni rüyamda gördüm demesi bile enteresan, madem konuşacaksın, konuş o zaman.

He böyle diyorum, kızıyorum ya, benim başıma gelmez mi bu? Geldi tabi. Ama rüyalarından korkan bir insanım nedense. Böyle enteresan bir havası olanlar olabiliyor, ardından da çok hoş şeyler olmuyor genelde. Malum Mr. X'i de 4 gecedir üst üste rüyamda görüyorum, fakat bilinçaltı kapsamında değil. Olsa zaten bunun farkına varabiliyorum. Bu noktada insanın kelimelere dökemediği bir durum ortaya çıkıyor. Öğretilmiş bir şey midir bilemeyeceğim, ancak insanlar arasında bir bağ olduğu kesin. Bazıları ise olabilecek şeyleri önceden sezinleyebiliyorlar. Bu geleceği görme değil ama. Falcılık, kahinlik tarzı bir şey değil. İçine sıkıntı düşüyor, hayra yorayım diyorsun hatta birkaç dakika sonra unutuyorsun. Sonra birden sıkıntının sebebi anlaşılıyor.

En son bu tanıdığımızın vefatında da aynı şey oldu. Kına günümüzdü ama elim hiçbir şeye kalkmadı. Sanki akşam kimse gelmeyecek, eğlenmeyecekmişiz gibiydi. Ağırlık mı, sıkıntı mı buna tam bir teşhis koyamıyorum.

İşte bunun aynısı o rüyaları gördüğümde de oluyor. Biri Yıldız Hoca'mı gördüğümde, biri de Mr. X'i. Yıldız Hocam hakkında bir şey diyemeyeceğim. Sıkıntısını bilemem. Görüşmüyorum, konuşmuyorum, hatta kadının karşısında dilim tutuluyor desem yeridir. O derece seviyorum ve saygı duyuyorum. Soramadığımdan da "nasılsınız?" diye pattadanak iyi olmasını umuyorum sadece. 3 gün ard arda onu da rüyamda gördükten sonra aynı sıkıntı basmıştı beni.

Şimdi de Mr. X, kaç gün oldu bilmiyorum. Rüyalarım o kadar karışık ki, ne gördüğümü hatırlamıyorum. Sadece kimleri gördüğümü hatırlıyorum. Bir haber de alamayınca "bişe mi oldu?" kuşkusu düşüyor. He ama bazen oluyor, 368292 gün görebilirim rüyamda. O zaman ama bilirim ki gece onu düşünmüşüm, aklımda kalmış vs vs vs. Bu öyle bir şey değil.

Ama işte benim noktam "seni rüyamda gördüm" kısmı. Bahanenin daniskası gibi durduğundan, görseniz de söylemeyin bence. Lüzumu yok böyle oyunlara. Naber? Nasılsın? diye sorun yeter. Önemli bişeyse öğrenirsiniz zaten. Ama bahane olarak kullanacaksanız, "eeeyytere beaa" demek istiyorum size.

Sunday, October 3, 2010

Cupcake ve çizkekler tamam, düğün havası eksik

Kına gecesinin yapılacağı sabah, yani dün sabah hem uzaktan akrabamız hem de aile dostumuz olan birinin eşinin vefat ettiğini öğrendik. O yüzden evdeki düğün havası o andan itibaren -doğal olarak- yok oldu. Ne annemin ne bizim elimiz bir şey yapmak için kalkmadı. Fakat kına gecesine gelmek için birçok kişi şehirdışından bile gelmek için yola çıktığından iptal edemedik. Onun yerine daha sakin bir gece geçirdik. Davet gibi oldu biraz.

Cupcake ve mini-cheesecake'lerim çok şeker oldular. Özellikle kırmızı kağıtları herkesin gönlünü çeldi desem yeridir. (3 kuruş fazla olsun kırmızı olsun felsefesinde bir ailem vardır da - ne de olsa bir Trakyalılık var)



Saturday, October 2, 2010

Kına Gecesi Hazırlıkları vs

Çok merak ediyorum acaba biz Ahmet'e "gerçekten" sünnet düğünü yapmaya kalksak, sünnetini 1.5 sene önce ameliyat arasında olmak yerine düğünden önce olsaydı biz ne yapardık acaba? Bu stres bize yetip de artarken, bunun 10 kat fazlası strese gelemezdim heralde. Bir de doğru düzgün insan çağırmadık da. Minimum insan sayısı ile yapıyoruz.

Neyse işte. Ama kına gecesi/kokteyl karışımı şey için bir parti mini cheesecake, bir parti de cupcake yaptım. Bir görsen buzdolabında kuzu kuzu yatıyorlar. Alttaki tepside mini çizkeklerim, üst tepside de sadece kremaları sıkılmış cupcake'lerin duruyor. Biraz sonra cupcake'lerin üzerinini çikolata sosuyla süsleyeceğim. Servisten önce de renkli şekerler koyucam üstüne. Aslında renkli renkli yıldız kalp şeklinde süsler oluyor ama bulamadım. Bir salaklığıma geldi, Eminönü'nden almayı da unuttum. Neyse artık Dr. Oetker'in renkli süs şekerlerine kaldık. O da yeter be.

Sonra çizkeklerin yarısına böğürtlen reçeli, yarısına da çikolata sosu koyacağım. Herkese garip geliyor 2-3 saat içerisinde 100 adet cupcake/mini çizkek yapmış olmam bu normal, ancak ben sayısına değil "Allah'ım ne kadar güzeller!" diye güzelliklerine şaşıyorum, garipsiyorum. Mantıksal çerçeveden bakarsam, altı üstü bir parça hamur, pişmiş kek olmuş, üstüne krema sıkmışsın ne var ki? Ama öyle değil işte. Bana kalsa karşıma alır bütün gün onları izlerim. Psikopatlık seviyesine geldiğimi düşünüyorum artık. Kardeşimse "Abla kendi kendine nazar değdirceksin be!" diyor - ki haklı. Buzdolabını açıp açıp "Harikasınız yavrularım!" diye cupcakelerime iltifatlar yağdırıyorum.

Artık tarif defterimi yazmaya başladım. Şimdiye kadar oturup kendi uydurduğu ölçüleri/tarifleri yazabilecek kadar yetkin saymıyordum kendimi. Bir anda ilham geldi işte. İlk mini çizkeklerimin tarifi var. Kaç kere denediğim, hangi tarihlerde denediğim de yazıyor. Her tariften sonra bir sayfa bırakıyorum ki, sonraki denemelerimde alacağım notlar olabilir. (Örneğin geçen denememde bir ölçüden 30 mini çizkek çıkmıştı, bu sefer 40 tane çıktı. Porsiyonları biraz daha küçük tuttum bu sefer(: )

Bakalım akşama ne gibi yorumlar gelecek, ve de fotoğraflar tabi:)