Wednesday, August 25, 2010

İkilikler

Ben kendimle ne yapacağım bilmiyorum. Bu kadar duygusal açıdan gururlu olmak zorunda mıydım sanki? Ama aynı zamanda da realist olmak? İşte ikisinin karşılaşması beni öldürüyor. Bir yandan "Neden birini çok seveyim ki? Ne gibi bir sebep olabilir bunun için?" diye düşüyorum, diğer taraftan babanemin "Aşk denen şey olmasaydı, kadın erkeğe erkek de kadına nasıl tahammül ederdi?" lafı aklıma geliyor, haklı buluyorum.

Neyse ne. Çok da önemli değil artık. Ama sadece bu konuda değil ikili düşüncelerim. En güzelini dün beynim çeviriden şişmiş hale geldiğinde yaşadım. Zaten 7 saat aralıksız çalışıp 50 dakikalık belgeseli çevirince (yine söylüyorum Swamp Men, ayılar yesin sizi) beynim sulanmış ve de kafatasıma baskı yapıyordu. Hatta sanırım bilinçaltımda daha önce çevirdiğim Çocuk Hastanesi belgeselinde bir bebeğin bıngıldağı çabuk kapandığından beyni gelişmek için alnına baskı yapıp kafasının yanlardan şişik olması durumu kalmış, bir de tabi İngilizlerin ünlü "alnı açık ve dışa çıkık insan zekidir" argümanı. Rüyamda alnım dışarı doğru çıkmıştı! Neden diye gittiğim doktora soruyorum. "Çok fazla çeviri yaptığın için beynin çok fazla çalışmış. Çalışan beyin de geliştiğinden büyümüş" diyordu.

Uyandığımda, hem rüyamın saçmalığını, hem de daha bir gün önce nelerle uğraştığımı hatırladım. İş görüşmesi, şıkıdık şıkıdık giyinmeler, makyaj, saçımı özenle yapmam, toplantı salonuna girip Öner Bey'le tokalaşmam, neden işi istediğimi anlatmam hepsi bir anda saçma ötesi geldi bana. Sanki o an iki buçuk kişilik devasa yatağa üstünde şortu ve t-shirtü ile uzanmış, çeviriden beyni sulanmış olan insanla, bir gün önce topuklu ayakkabıları, beyaz eteği ve kıvır kıvır saçları ile Etiler'de dolanan aynı kişi değildi. İkisinin arasındaki tek bağı, ilki saçlarına bakıp, "Aaa hala kıvırcıklar lan!" dediğinde kurabiliyordu.

He bir de bunların dışında, "Harika bir yazar olmak isteyen Dilek", "Büyük bir izleyici kitlesi karşısında konser vermek isteyen Dilek", "Evinin hanımı olmak isteyen Dilek", "Dünya'nın en vahşi doğal ortamlarında dolaşıp, gezmek isteyen Dilek", "Bir sanat eleştirmeni olup Paris, Londra, Roma semalarında takılmak isteyen Dilek", "Yaratıcılığı ile akıl sınırlarını zorlayan, tek rakibi Buddy Valastro olan pastacı Dilek" ve birçok Dilek versiyonu var. Eğer ben bunların hepsini gerçekleştirmeye kalsam hiç yaşlanmadan 100 sene yaşamam gerekiyor. Neyse, "In Medical We Trust". Bakarsın tıpta harika bir gelişme olur da beni kobay olarak kullanırlar. Ben de faydalanırım.

Neyse ki bir konuda kararlıyım, kısa öyküler hakkında eleştiriler yazıp dergilerde yayınlatmak için uğraşmak. Ardından da, kendimi hazır hissettiğimde, kendi öykülerimi yazmaya başlamak. Yani yazıyorum fakat, henüz Türkçe'de çok iyi olduğumu düşünmüyorum - "anlatım zenginliği" açısından. Sen kalk 4 sene deli gibi İngilizce oku, sonra zor tabi Türkçe'ye ayak uydurmak. Her ne kadar günlük yaşamda Türkçe kullansam da, edebi anlamda sürekli İngilizce ile haşır neşir, hep İngilizce kelimeler üzerinden edebi açılımlar, yorumlar yapmaya çalıştım. Türk edebiyatı eksikliğimi bir şekilde telafi etmem gerekiyor.

Aksi takdirde başınıza ikinci Elif Shafak vakası olarak kalabilirim. İşin kötüsü soyadım İngilizce'ye uyarlanamıyor bile. (Aslında gıcıklığına İngilizce öyküler yazıp, çevirttirmek çok zevkli olabilirdi :D)

1 comment:

Nafile said...

Bir zamanlar benim de "İyi bir yazar olmak isteyen Nafile" versiyonum vardı. Şimdilerde "Hiçbir hayali kalmamış Nafile" versiyonumla takılıyorum. Sen sen ol benim gibi olma. Boşver, yüz yaşına kadar yaşamayı umut ederek çok parçaya bölünmek yaşama tutunmak için anne ve babadan başka bir şey bulamamaktan iyidir sanıyorum.