Tuesday, August 17, 2010

Dur Bakalım


Aslında her şey hemen hemen aynı. Tek farkı yeni bir umut yeşerdi içimde, o yüzden oturduğum yerde kendime yaşamak için kendime gaz veriyorum diyebiliriz.

Çevirmem gereken 50 sayfa daha var, daha bunun video ile senkronu var ve benim bunu yarın sabaha yetiştirmem gerekiyor. Ama yine de kendimi sıkmıyorum nedense. İçimde bir umut var ya işte, Allah o umudu kahretmesin. Birincisi, İspanya'ya iki haftalık seyahatimin sadece 500 € tutacağını (tabi yanında uçak bileti, vize mize de var ama benim ödeyeceğim kısım 500 €) öğrendiğimden beri "İki ay oturup çalışsam bu parayı çıkartsam, sonra çıkıp gitsem. Sonra iki ay daha çalışıp bir haftalığına da Prag'a gitsem kışın ortasında" gibi hayallere kapıldım. Ama ne hayal! Çalışmaktan çok hayal kuruyorum lan. Birinin beynimin içindeki minik pembe odasında cibinliklerle sarılı yatağına yatmış hayaller kuran salağın kapısını tıklatıp "canım, yavrum, sen böyle devam edersen 2 ayda değil, 2 senede gidemezsin İspanya'ya" demesi gerekiyor. Aslında şu satırları yazıyor olmam o kapının tıklatıldığına işarettir. Demek ki birinin kapıyı "yeter be, kalk! yan odada laptopun ve 74 sayfadan oluşan word dosyan seni bekliyor!" diyerek KIRMASI gerekiyor.

İkinci umudum ise, yeni başvurduğum işler. Sanki biri istediğim iş olacak ve ben de normal insanlar gibi çalışmaya başlayacağım gibi hissediyorum. Her ne kadar sabahın köründe uyanıp (sanki home-office sisteminde 11'de uyanıyorum da! Yine 7de ayaktayım, hatta hiç uyumuyorum - neyse asıl nokta geliyor) süslenip, püslenip toplu taşıma araçlarına binip daha gideceğim yere varmadan yorulmuş olmak beni korkutuyor. Ama kış gelince biraz biraz, bundan da kurtulacağım sanırım. Sevmediğim asıl şey yaz. Evet. Kesinlikle. Şu anda üstümdeki elbiseye yüzümdeki terleri silerken bunu hissediyorum. Ne lanet bişey lan bu yaz. Yaz değil bu aslında. Cehennem sıcağı. Bak beynim errör vermiş belli ki kısa kısa cümleler kurmakla yetiniyor. Kendimi bir an duygusal inhibitörü çıkartılmış siberlere benzettim. Mallığımın farkına vardım.

Neyse işte, bu kadar boş kalmak, daha doğrusu asosyal kalmak benim işime yaramadı. Aklım malum kişiye takıldı diyebiliriz. Kimseye bahsetmiyorum, Aylin'e bile, ama içten içe sürekli düşünüyorum. Şimdi ne yapıyordur? Aklına geliyor muyum? Yoksa başka birini buldu da gayet hayatından memnun mu? Hatta neden benden vazgeçti ki? sorusunu evirip çeviriyorum kafamda. İlk üç soruyu "bunlar beni ilgilendirmez" temalı birçok şeyle geçiştiriyorum. Son soruyu ise "Senin istediğin de buydu zaten, dönse de neden döndü derdin!" diye kendimi kandırarak geçiştiriyorum. Neden? Elime telefonu alıp ararım diye mi? Hayır. Kimseyi dönüp de arayacak bir insan değilim. Şimdiye kadar da aramadım zaten. Ama üç sene birlikte olduktan sonra, son kararı vermek için görüşmeye bile yanaşmaması beni sinirlendirdi desem yalan olur ama gururuma dokundu. Evet doğru kelime bu. Aşık değildim belki ona ama herşeyini kabullenecek kadar çok seviyordum, bu doğru. Çoğu kızın yaptığı gibi "Allah'ım sevgilim çok müğkemmel!" modunda dolaşmıyordum.

Fakat bir şeyler var işte, "budur sorun" diye ortaya koyamayacağım bir şeyler. Bir şeylerin saçma ötesi gelişmiş olması, benim her şeye rağmen nasıl davranacağımı bilmemem, onun beni çok hafife alması, işi zorlaştırdı işte. Ama yine de budur sorun diye ortaya bir şey koyamıyorum. Belki de bu zilyon tane sorun olduğundandır.

Bir gerçek var ki, insan kendi kendineyken düşünmeden edemiyor. Acaba doğumgünümde arar mı? İleride unutur mu beni? Günün birinde İstiklal'de yürürken karşıma çıkar mı? Aylin bunları duysa ağzıma (literally) sıçacağını biliyorum ama doğrusu bu. En azından ben bunları düşünce bazında tutup, mantığımla hareket etmeyi başarabiliyorum. Bu konuda şanslıyım sanırım. Çok daha uzun süre birlikte olup, daha da kötüsü evlenip, nefret edeceğime, bu şekilde üzüntüyle anmayı tercih ederim sanırım.

No comments: