Tuesday, August 31, 2010

Ben bugün iyi şeyler yaptım galiba

Öncelikle, "desperately in depression" modundan beni çıkaran, ya da önce farkına vardırıp sonra da çıkmamı sağlayan Aylin'e buradan "i love you hun! " demek istiyorum. Aman yemişim Remzi efendiyi! 80 adet başvuru yaptım, herhalde biri dönme zahmetinde bulunur, içlerinden biri bana uygundur, değil mi? (Lise mezunu mode on :D ) Ben o parayı kazan diye saçımı süpürge ettim (oha!), elin Remzi'sine yedirmem tamam mı?!?!!

Ayrıca bugün çeşitli koliler, poşetler ve de çantalar içerisinden bulduğum 4634839202 tane kitabı verecek bir yer buldum. İstanbul'da öğretmenlik yapan bir hanım talip oldu kendilerine. Okulun kütüphanesine katkıda bulunmuş olacağım. Daha hangi okul bilmiyorum ama çok sevindim. Hatta kabul ederlerse evdeki dergileri de vermeyi düşünüyorum. Yani çocuk dergilerini. Ben10, Spiderman, Fantastik Dörtlü, Bakugan gibi onlarca fantastik dergi var bizim evde. Şımarık ötesi ve maymun iştahlı kardeşim yüzünden onlara yüzlerce lira yatırdım ben (bir ben10 dergisi 5 tl lan!). Sırf bizim beyefendi okuyacak da kenara atacak diye gitmiş olmasın bari param. Başka çocuklar da okusun. Alamayan vardır, ya da ailesi ilgili olmayan vardır. Vardır da vardır yani.

Sonra bir de sabah sabah İngiliz aksanı çalıştım ben. Söoooğşıl, faast diye diye boğazımı şişirdim, ama olsun. Bir hafta çalışsam üzerinde olacak gibi. Hiç dilim dönmezken, şimdi biraz açıldım gibi gibi.

Ayırca "dararararararm!". Çizim yaptım ben bu sabah. Bişeler çiziktirdim. Hatta bak göstereyim sana da.



Monday, August 30, 2010

Depresyon

Bir hafta içerisinde 3 kişi birden bana depresyondasın sen sanırım dedi. Bunu söyleyenlerden biri annem, biri kızkardeşim, biri ise Aylin, yani beni en iyi tanıyan insanlardan üçü. Onların bu söylediklerine katılmam gerekiyor sanırım, çünkü bu aralar kendimi hiç normalmişim gibi hissetmiyorum. Adına depresyon denebilir mi bilmem. Ama bir geçiş döneminde olduğum aşikar. Çeviri yapmak istemiyorum, öykü okumak istesem bile odaklanamıyorum, çizim defterim gözüme ilişse bile görmemezlikten geliyorum, yemek bile yapmak istemiyorum. İşin garip tarafı uykulu bir halim de yok. Uyumuyorsun da ne yapıyorsun diye soracak olursan, gerçekten bilmiyorum. Bazen Tomb Raider oynuyorum (O da kendini ütü sanan bilgisayarım yüzünden yalan oluyor), bazen de Super Mario oynuyorum.

Saçma sapan şeylere kafamı takıyorum, ufacık şeyler beni sinirlendiriyor. Mesela saatin tik-takları, sevgilisiyle konuşan kişinin cilve yapayım derken ağzını şapırdatması, azıcık yağlı yediğimde kendini kaybeden metabolizmam ve ona bağlı olarak gelişen baş ağrılarım.

Remzi'ciğimden haber yok. Sanırım olmaz da. Ama bu başka bir işim olmayacak anlamına da gelmiyor tabi. Başvuruyoruz mütemadiyen. Şimdi ne yapsam diye düşünmekteyim. Sanırım oturup e-book'larımı karıştıracağım.

Friday, August 27, 2010

Hayatta Nefret Ettiğim Şeylerin "sadece" Birkaçı

1. İstanbul'u "İstanbul'un şusu güzel, şusu değil" diye genellemeye çalışan, diğer şehirlerden gelmiş (özellikle İzmir) insanlar. Birinin onlara İstanbul'un simidi, ya da ne bileyim İstanbul yoğurdu gibi bir şey olmadığını, Ortaköy'ün kumpiri varken, Kanlıca'nın yoğurdu olduğunu anlatması lazım. Çok üzgünüm sayın İzmir, Antalya, Eskişehir, Ankara ve bilimum büyük şehirliler, buranın bir ilçesi sizin tüm şehrinize denk. Üzgünüm.

2. Annem ve babamın akıl erdiremediğim ilişkisi. Babamın hem her şeyi annemin kontrolüne bırakmak istemesi, fakat bir şey yaptığında "neden öyle?" diye kadını çıldırtması. Anneminse babam yokken bana ağlaması, fakat baban gelince benden aldığı tüm gazlara rağmen "Hayatım,canım" moduna girmesi. Bu kadının 20 sene Halimaanım'la yaşadığına inanmak zor. Hiç mi ders almadın be kadın? (Not: Hallimaanım, beğenmediğim bunu diye kocasını aynı gün içerisinde peynir değiştirtmek için markete yollamış bir kadındır.)

3. Evdekilerin bir sevgilim olmamasını anormal bulması, ama evden dışarı çıkmamı istememeleri. Ayrıca aynı zamanda "sen neden evdesin hep?" demeleri. Her çıkarken ne işin var dışarıda diye suçlarmışçasına konuşursanız çıkamam.

4. Bir-iki hafta hatta daha fazla samimi takılıp, sonra bir anda soğuyan insanlar. Soğuma evresinde "hmm merhaba nasılsın?" muhabbeti ile kaldığın insana tüm sırlarını açıkladın be! Sonra da "hmm merhaba"ymış. Sevsinler.

5. Aceleci insanlar. Her şeyi "topluyorum ben" bahanesi ile sağa sola tıkanlar. Sırf bunlar yüzünden kaç kitabımı kaybettim ben!

6. Olaylara objektif bakmaya kendini zorlamayanlar. Evet insanlar objektif olamazlar ama yine de bunu "denemelidirler".

7. Bir canlının hayatına, hislerine zerre önem vermeyen insanlar. Ben nefret ettiğim kelebekleri bile öldüremezken, babamın sokakta kendisine yılışan kediye tekme atan birisi olduğu gerçeği.

8. Şımarık insanlar. Tam anlamı ile. "Ayy ben ondan yemem, kokuyo o, rengi biraz garip, kusmuk gibi gözüküyo" diye yemeklere laf ederler. Her şeyin kendileri için olmasını isterler. Azıcık hastalansalar ölüyorum sanarlar. İki dakika sıkıntıya gelemezler. Hiçbir zaman ellerindeki parayla yetinmezler. Şımarıktırlar işte.

9. 118-18 ve 118-80 reklamları. ııııııııııaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaah!

10. Normalde zehir gibi çalışan kafamın, çeviri yaparken durması.

12. Ağız şapırdatanlar. Genel görgü kuralları ile alakası ilgisi olmayanlar. Kendine gurme diyip, bir de üzerine tv programı yapıp, hala çatal-bıçak kullanmasını bilmeyenler. (Şair burada belirli bir kişiye seslendi, ama isim vermeyecek. O adam yemek yerken ben baygınlık geçiriyorum lan!)

13. Toplu taşıma araçlarında, o sessizlikte yankılansın diye sanırım, cak cak cuk cuk sakız çiğneyenler. (Eğer bir gün cinnet geçirirsem bunların yüzünden olacak. Sonra birkaç tanesinin ağzı burnu yamulacak. Muhtemelen ağzından zorla alınan sakız burnuna sokulmuş olacak çünkü.)

14. 15 dakika çalışınca kendini ütü sanmaya başlayan laptopum.

15. Bilgisayarda çizilmiş öcü gibi çizgi filmler. (2 boyutun nesi vardı ki?)

16. Doctor Who dizisinden David Tennant'ın ayrılıp, abidik gubidik bi herifin gelmesi.

17. Hala olumlu ya da olumsuz haber vermemiş, şirketler.

Roaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaar!

Wednesday, August 25, 2010

Uyumadan önce aklıma gelenler

Daha birkaç dakika önce yazdığımı biliyorum ama şunu söylemeden geçemeyeceğim. Benim bu kadar maymun iştahlı olmamın sebebini buldum sanırım. Her elimi attığım şeye hemen ulaşıyorum. Yani, kariyer anlamında söylüyorum. Biraz çalışsam derslerim çok iyi olabiliyordu. Kafamı biraz yorduğumda, herkesin zorlandığı bitirme ödevinden tam not alabildim. Ya da ne bileyim, çevirmen olmak istedim, hemen oldum hatta çok iyi oldum. Öğretmenlik yapmak istedim, onu da yaptım. Ama hiç böyle delicesine çalışmadım hiçbir şeye. ÖSS'ye bile yarı zamanlı çalıştım ben. Okulda tenefüslerde test çözüp, geceleri internet aleminde fink attım. Napalım şekerim, ben de böyle bir insanım. Algı ve başarı sınırlarımın çok yüksek olması benim suçum değil ya! Hahayt :D

İstanbul güzel şehir de...

İçindekiler batırıyor burayı. Yöneticileri, insanlar, hepsi birden. Normalde, bunun ayrımına pek varmamıştım. Çünkü bir eli yağda, diğer eli balda şeklinde, İstanbul'un en vızır vızır işleyen yerlerinden birinde oturup, yine en vızır vızır işleyen yerinde de okulum vardı. Şimdi değişen bir şey varsa, artık okulum yok. Ama en azından, Bağlarbaşı'ndan Üsküdar'a gitmek için, gelen herhangi bir otobüse binip, oradan 5 dakikada bir hareket eden motorlara biner, oradan da yine her 5-10 dakikada bir hareket eden tramvayla okuluma giderdim. Bu nedenle de anlamazdım herkesin trafikten nefret etmesini. Yani evet trafik sıkışıklığını köprüden geçerken saatlerce yaşamış biri olmama rağmen, "eneee ne güzel görünüyo boğaz öle" diye mal mal camdan bakan bir insanım sonuçta.

Fakat bugün cinsliğim tuttu. Normalde Kadıköy - Doğuş Ünv. şeklinde gideceğim yere ulaşacağıma, Üsküdar'dan direkt giden otobüse binmeye karar verdim. İETT'nin sitesinden baktım saatlere. Bir de dalga geçer gibi "15:51", "16:43" gibi küsüratlı saatler vermişler. 15:51 otobüsü 16:20de geldi. Dönerken ise 17:57'de olduğu iddia edilen otobüs, hiç gelmedi bile. Paralel evrene kaçtığından şüpheleniyorum ben şahsen. Yav on dakika erken gel tamam, 10 dakika geç gel tamam ama, yarım saat geç gelmek, daha da kötüsü hiç gelmemek nedir yahu? İşte bu yüzden tek vesaitle ulaşımı sevmiyorum. Dolambaçlı da olsa, önce oraya, ordan şuraya şeklinde sık ve sürekli geçen araçları kullanmak daha güveli İstanbul'da sanırım.

Not: İETT'ye şikayetimi yazdım, cevabımı bekliyorum. İmza: Duyarlı vatandaş.

İkilikler

Ben kendimle ne yapacağım bilmiyorum. Bu kadar duygusal açıdan gururlu olmak zorunda mıydım sanki? Ama aynı zamanda da realist olmak? İşte ikisinin karşılaşması beni öldürüyor. Bir yandan "Neden birini çok seveyim ki? Ne gibi bir sebep olabilir bunun için?" diye düşüyorum, diğer taraftan babanemin "Aşk denen şey olmasaydı, kadın erkeğe erkek de kadına nasıl tahammül ederdi?" lafı aklıma geliyor, haklı buluyorum.

Neyse ne. Çok da önemli değil artık. Ama sadece bu konuda değil ikili düşüncelerim. En güzelini dün beynim çeviriden şişmiş hale geldiğinde yaşadım. Zaten 7 saat aralıksız çalışıp 50 dakikalık belgeseli çevirince (yine söylüyorum Swamp Men, ayılar yesin sizi) beynim sulanmış ve de kafatasıma baskı yapıyordu. Hatta sanırım bilinçaltımda daha önce çevirdiğim Çocuk Hastanesi belgeselinde bir bebeğin bıngıldağı çabuk kapandığından beyni gelişmek için alnına baskı yapıp kafasının yanlardan şişik olması durumu kalmış, bir de tabi İngilizlerin ünlü "alnı açık ve dışa çıkık insan zekidir" argümanı. Rüyamda alnım dışarı doğru çıkmıştı! Neden diye gittiğim doktora soruyorum. "Çok fazla çeviri yaptığın için beynin çok fazla çalışmış. Çalışan beyin de geliştiğinden büyümüş" diyordu.

Uyandığımda, hem rüyamın saçmalığını, hem de daha bir gün önce nelerle uğraştığımı hatırladım. İş görüşmesi, şıkıdık şıkıdık giyinmeler, makyaj, saçımı özenle yapmam, toplantı salonuna girip Öner Bey'le tokalaşmam, neden işi istediğimi anlatmam hepsi bir anda saçma ötesi geldi bana. Sanki o an iki buçuk kişilik devasa yatağa üstünde şortu ve t-shirtü ile uzanmış, çeviriden beyni sulanmış olan insanla, bir gün önce topuklu ayakkabıları, beyaz eteği ve kıvır kıvır saçları ile Etiler'de dolanan aynı kişi değildi. İkisinin arasındaki tek bağı, ilki saçlarına bakıp, "Aaa hala kıvırcıklar lan!" dediğinde kurabiliyordu.

He bir de bunların dışında, "Harika bir yazar olmak isteyen Dilek", "Büyük bir izleyici kitlesi karşısında konser vermek isteyen Dilek", "Evinin hanımı olmak isteyen Dilek", "Dünya'nın en vahşi doğal ortamlarında dolaşıp, gezmek isteyen Dilek", "Bir sanat eleştirmeni olup Paris, Londra, Roma semalarında takılmak isteyen Dilek", "Yaratıcılığı ile akıl sınırlarını zorlayan, tek rakibi Buddy Valastro olan pastacı Dilek" ve birçok Dilek versiyonu var. Eğer ben bunların hepsini gerçekleştirmeye kalsam hiç yaşlanmadan 100 sene yaşamam gerekiyor. Neyse, "In Medical We Trust". Bakarsın tıpta harika bir gelişme olur da beni kobay olarak kullanırlar. Ben de faydalanırım.

Neyse ki bir konuda kararlıyım, kısa öyküler hakkında eleştiriler yazıp dergilerde yayınlatmak için uğraşmak. Ardından da, kendimi hazır hissettiğimde, kendi öykülerimi yazmaya başlamak. Yani yazıyorum fakat, henüz Türkçe'de çok iyi olduğumu düşünmüyorum - "anlatım zenginliği" açısından. Sen kalk 4 sene deli gibi İngilizce oku, sonra zor tabi Türkçe'ye ayak uydurmak. Her ne kadar günlük yaşamda Türkçe kullansam da, edebi anlamda sürekli İngilizce ile haşır neşir, hep İngilizce kelimeler üzerinden edebi açılımlar, yorumlar yapmaya çalıştım. Türk edebiyatı eksikliğimi bir şekilde telafi etmem gerekiyor.

Aksi takdirde başınıza ikinci Elif Shafak vakası olarak kalabilirim. İşin kötüsü soyadım İngilizce'ye uyarlanamıyor bile. (Aslında gıcıklığına İngilizce öyküler yazıp, çevirttirmek çok zevkli olabilirdi :D)

Monday, August 23, 2010

Bir CV her şeyi değiştirir... mi acaba?

Göreceğiz efendim, göreceğiz. Bu sabah, görüşmeye giderken CV'mi de götürmem gerektiğinden, ben en iyisi bunu baştan yazayım dedim. İyi ki yazmışım. Bir CV hazırladım ki, ben bile ara sıra bakıyorum "Ben bu kadar çok şey mi yapmışım be!" diyerek.

Aslında görüşme odasına girene kadar stresim üst sınırlarda dolaşıyordu. Ama dur baştan anlatayım.

Sabah sahura kalktıktan sonra uyumadım, çünkü uyku tutmadı. CV'mi hazırladım, çevirimi bitirdim. Sonra işim bittiği için biraz uzanayım dedim. 11e kadar uyumuşum! Sonra yaklaşık 2 saatte ancak hazırlandım. Normalde yarım saatte hazırlanırdım ama, saçlarımın kıvır kıvır olmasını istediğimden emindim. Hayır ben de bir garibim. İnsanlar saçlarının dümdüz olması için her sabah kuaförde sıra bekliyor. Bense düz halinden sıkılıp dalgalı yapmaya çalışıyorum. Saç da saç değil ki! Kestirmeye cesaret edemediğimden popoma kadar ulaştılar sağolsunlar. Ama sorun bu değil, kendileri aynı zamanda bir kamyonu çekecek kadar gürler. Neyse işte üç kişinin saçını yapacak kadar zamanda bir tek kendi saçımı yapabildim. Hanım hanımcık giyinip gittim.

Erken gitmişim yarım saat de orada bekledim. Şu günlerdir yaşadığım strese karşın, son derece sakin ve kendini bilir bir biçimde içeri girdim. Formumu doldurdum. Görüşmemi gerçekleştirdim. En korktuğum şey olan, "kal gelmesi" meselesi sanki konuşurken kem kümleyen ben değilmişimcesine kayboldu. Sanki her gün iş görüşmesi yapıyormuşumcasına, takır takır konuştum. Neden bu işi istediğimi söyledim. CV'mde Akşit Göktürk'ü Anma Konferansında görev aldığımı yazmıştım. Şans! Öner Bey de Akşit Hoca'nın arkadaşıymış. İşe edebiyattan anlayan, İngilizce'si çok iyi olan birini arıyorlar. Ay tabi ki o benim de, benden daha deneyimli bir ikizim varsa, pek hoş olmayacak tabi.

İkinci bir görüşmeye daha çağırılacağım umarım. Görüşmenin gidişatına bakılırsa, iyiydim yaa. Edebiyat dergilerini tam zamanlı olarak takip etmek ne güzel olur ki! Buraya kalp koymak isterdim ama salak blogger onu html kodu sanıyor. Ergen ergen bile takılamıyorum o yüzden.

Hala dua kısmındayım, inşallah ben bu işe girerim yaa!! diye. Çeviriden çekip kurtarıcam kendimi! Kararlıyım!

Sunday, August 22, 2010

Gaçhayım!

Bak yine aynı şey oluyor bana. Önemli bir şeyin vakti yaklaştıkça gelen kaçma isteği. Babamdan bir şey için izin almak istediğimde de böyle olurdu eskiden. Sırf o stresi yaşamamak adına, istediğim yere gitmemeyi tercih ederdim. Şimdi de iş görüşmesi stresini yaşamamak için, çeviriye devam etmeyi tercih edecek duruma geldim diyebilirim. Beynim bu işin hiç de bir şeye benzemediğini bana kabul ettirmeye çalışıyor, ama diğer tarafı yenebileceğini sanmıyorum. Hem daha görmediğin, bilmediğin iş hakkında nasıl yargıya varabilirsin ki? He benim beynimin %25'lik korkak kısmı? Bana bunu açıklayabilir misin? Beğenmezsen, kabul etmezsin işi ne olacak. Seni kabul etmezlerse de etmesinler ne yapalım. Ofiste çevirmenliğe başlarsın sen de hiç olmadı. Hatta öğretmenlik bile yapabilirsin. Aslında öğretmenlik kısmı şaibeli, şimdi o parayı verseler giderim dediğin parayı öğretmenlik için verdiklerinde burun kıvırmıştın. Tabi sebebi öğretmenliğin seni cezbetmemesiydi o doğru. Neyse şekerim, sen yarın git bu görüşmeye, beğenmezsen salla gitsin. Yeni bir yer görmüş olursun en azından. Bu kadar neden stres yaptın ben anlamadım ki? Gören de seni deneyimsiz bişe sanacak. Haydi, dön de çevirini bitir. Sonra da CV'ne son kez göz at bakayım.

I want you.

Kadın ve erkek arasındaki kesin çizgiyi belirleyen şarkı kendisi. Hem de öyle böyle değil. Şarkıyı bir Elvis Costello'dan bir de Fiona Apple'dan dinleyin, dediğimi anlayacaksınız.

Elvis Costello, melankolik takılmaktan hoşlanan aşığı oynuyor. Ortada hırs yok. İstiyorum ama onunlasın işte gibi bir ses tonu var. Erkeklerin hemen pes etme özelliği açıkça belli oluyor. Yani, ortada bir tutku yok. Varmış gibi göstermeye çalışıyor. Ama belki de daha samimi, kendi içinde yaşıyor biraz da sevgisini.

Fiona Apple'ın yorumunda ise, "senin gibi herifin zevkine edeyim, o palyaço ile olma bari" diye söylenirken, aynı zamanda x100 bir tutku ile "i want you" diyor. Elvis Costello gayet sakince onun karşında soyunduğunu ya da senin onun karşısında soyunduğunu düşünemiyorum derken, Fiona ise dişlerini sıka sıka söylüyor. O bir şey yapmak isteyip de yapamama hali sesinin her dalgasından anlaşılıyor. Sadece kendisi değil, onu dinleyen de aynı şekilde dişlerini sıkmaya başlayıp, her an etrafa saldıracakmış gibi hissediyor.

"Not with that clown" derken bile, hece hece diğer kadını hem nasıl kıskandığı hem de nasıl küçümsediği anlaşılıyor. Elvis Costello'nun sakin ve ağlamaklı söyleyişi yanına bile yaklaşıyor.

Ağlatıyor.

Saturday, August 21, 2010

Ehm, Öhm, ehdngvn cdkfl iyiyim ben iyi

Yani heyecanlıyım biraz ama iyiyim. İlk olarak pazartesi günü Öner Ciravoğlu ile görüşeceğimi öğrendim. Bu beni gerdi mi? Evet bayaaa bir gerilmeme sebep oldu. Ama yarım saatlik araştırmadan sonra, en azından kitabevinin reklam eksiklikleri ve müşterinin buradan beklentilerine dair genel bir bilgi edindim. Bu gibi zamanlarda in ekşi we trust diyebiliyoruz. Okuduğum onlarca edebiyat dergisi var, çoğu da küçük çaplı olanlar, üniversite kaynaklı ...vs. Ama bunların adlarını hatırlamam zor. Bu nedenle kitaplığımı karıştırıp bir kısmını ortaya çıkaracağım ve içindeki "reklam" kısımlarını inceleyeceğim yarın. Sonra, üniversite öğrencilerini çekmek için birkaç fikir oluşsa kafamda harika olur. Aslında birkaç fikir de yok değil.

Ama asıl sorun, iş yüz yüze görüşmeye geldiğinde "ehehe hebele!" diye kalma riski. Kalmam herhalde, umarım yani. Öncelikle kendimden emin olmam gerekiyor. Fakat buna rağmen çok bilmiş gözükmemem de lazım. Zaten benim genel sorunum da bu. Ya çok pısırık kalırım, ya da fazla bilmiş takılırım. Ortasını bulamadım bi.

Yav düşündüm de, ben hayatımda hiçbir şeye bu kadar ciddi bakmamıştım. Derslere bu kadar çalışsaydım, şimdi 3.50 not ortalaması ile mezun olurdum.

Yine Çeviri, çevir, çevirdi, çevirelim

Şu çevirilerden kurtulacağım zamanı iple çekiyorum biliyor musun? Aslında çok iyi bir iş. Oturduğun yerde, hatta evinde, günde yaklaşık 50-100 lira kazanabiliyorsun. Ama şöyle bir sorun var ki, ben evde oturacak bir insan değilim. Fenalıklar basıyor. Kısacık çeviri bana sonsuzmuş gibi geliyor. Halbuki çeviriden midem bulanmadan önce 40 sayfalık dolu dolu çeviriyi bile hemen bitirirdim. Ama artık 40 sayfa gibi görünen ama aslında 20 sayfa olan bir çeviriyi bile bitiremiyorum. Ben bu işten yaka silkmişim de haberim yok. O beni bırakmak istemiyor mudur nedir?

Akşama çevirim kalmaması lazım. Arkadaşım geliyor, Ahmet'le dışarı çıkmamız lazım. Çünkü 3 gündür parka gidelim diye söylenip duruyor. Oradan da artık çay bahçesine falan geçeriz. Yav bir starbucks, bir kahve dünyası, ne bileyim en azından cafe crown falan açmadılar ki şu bağlarbaşına da gidelim. Çay bahçesi normalde çok güzel bir şey. Ama yazlık yerlerde. İstanbul'da ise nasıl kazıklasam ki? yerlerinden farklı değil. Dur ben şu Starbucks'a mail atayım, Bağlarbaşı'nı göz önünde bulundursunlar. Nasılsa Capitol'e bu şekilde Burger King açtırdım. Nihaha!

Thursday, August 19, 2010

Asosyal Halkla İlişkiler Uzmanı

Bu ben olabilirim, çok yakında. Aslında asosyal bir insan değilim ama şu çeviri belası beni böyle yaptı. İnsan içine karışınca kendimi mutlu hissediyorum. Starbucks ve Nero'da gerçekten mutlu olabilen bir insanım. Neden bilmiyorum aslında. İçerideki serinlik ve sessizlik beni çekiyor sanırım. Evde gece bile sessiz bir ortam olmadığından olabilir bu düşkünlüğüm. İnsan içine karışınca demişim ama onun aslı, insanların arasına karışıp onlarla muhattap olmamam gerekiyor. Yani uzaktan gözlemleyip, sonra o gözlemlerimi başka bir şeyde kullanmam gerekiyor. Şimdi insanlarla muhattap olmakta zorlanan bir insan nasıl Halkla İlişkiler Uzmanı olacak dersen, vallahi ben de bilmiyorum. Belki olamam da.

Kısaca bir iş görüşmem var pazartesi günü. Bilmiyorum nasıl geçecek, ne yapacağım, ne olacak. Ama gerçekten bu işin olmasını istiyorum. Mızmızlandığıma bakma. Her gün evden çıkıp tıngır mıngır işime gitmek benim hayalim. Yani kısa süreli hayalim. Ne kadar da maymun iştahlı bir insanım yahu. Önce evde çalışmak istedim, çalıştım, sıkıldım. Tamamen dışarıda çalışmak istedim, onu da yaptım. Sıradan bir sekreter gibi çalışmak istedim, 3 hafta da olsa onu da yaptım. Şimdi ise gözümü plaza modeline diktim. Bundan sonrakini de biliyorum aslında. Kendi işimi yapmak olacak. Ya da yurtdışında dolaşılan eve dönemediğim bir iş olacak. Hissediyorum, ne kadar istikrar yanlısı bir insanmışım gibi gelse de değilim. Sadece bekliyorum sıkılsam bile, değişmek için doğru anın gelmesini yani. Şimdi de doğru zamanın geldiğini düşünüyorum. Daha fazla çeviri yapabilecekmişim gibi görünmüyor. Çünkü eski çevirilerime göre gerçekten çok kötü çeviriler yapıyorum ve bir işi kötü yaptığımı düşünürsem nasıl devam edebilirim ki? Şu anda cheesecake'i çok iyi yapıyor olabilirim ama iki gün sonra tarifi unutup saçma sapan bir şey yaparsam kimse yemez onu. O zaman yapıyor olmamın da bir anlamı kalmaz. Onun gibi bir şey bu da.

Bu arada uzun zamandır pasta-kek-kurabiye yapmadım. Hep çeviri yüzünden. 24 saatin 18 saati pc başında geçerse öyle ya da böyle, zaman kalmaz tabii ona da. Eğer bu iş olursa, en azından haftasonları kendimi geliştirmeye devam edebilirim sanırım. İşyerindekiler de insan olursa hatta, sayemde bol miktarda kek ve kurabiye yiyebilirler. Nihaha! Görüşmeye elimde bi paket kurabiyeyle mi gitsem, rüşvet olarak! Sonra da düşünsünler, "Yav şimdi biz bunu işe alırsakhep bunlardan yiyeceksek, işi öğretiriz be nolcak!" diye.

Eğer bu iş olursa, bir hayalim daha gerçekleşmiş olacak ucundan kıyısından. Yani bir kitapçıda çalışma hayalim. Bir kitabın reklamı nasıl yapılır, bir edebiyatçıdan daha iyi kim bilebilir? Ya da kitap piyasasını her anı kitap almakla araştırmakla geçen birinden, ya da edebi dergilerle haşır neşir, bu çevreden arkadaşları tanıdıkları olan birinden daha iyisi olabilir mi? Evet ben bu özelliklerimi savunacağım bu iş için. Lütfen Allah'ım, lütfen lütfen lütfen! Bu iş olsun!

Wednesday, August 18, 2010

Babanemin Supangle'si Gibi!

Çeviri bitti, evet. Ama son bir dakikası gelmemekte ısrar edip beni bekletiyor. Ben de o arada ekşide "dr. oetker" başlığını okuyordum. Herkes supangle yapan babaanne mi olur demiş. Kötü oldum, "benimki yapıyodu ama ya!" demek istedim ağlaya ağlaya. Yapıyordu yahu, hatta alakasız 4637329 çeşit tatlı da yapıyordu. 70 yaşında olmasına rağmen sabah tv'de hangi tarifi verseler onu deniyordu defalarca, mükemmeli bulana kadar. Ben de ona benzemişim işte, ailedeki tek bir insan evladı bile bu durumu sorgulamıyor. Herkes benim küçük Halimaanım (bu vurguyu da severim he, Kadriyaanım, Semaaanım) olduğum konusunda hemfikir, ben de bundan çok ama çok memnunum. Evet biraz sinirli, sabırsız ve maymun iştahlı olabiliriz. Biraz da insanlar soğuk bulabilir bizi, şaka yaptığımızı anlamayabilirler, büyükadayı çok seviyor olabiliriz, en sevdiğimiz şey denizden korktuğumuz halde vapura binmek olabilir, yani korktuğumuz şeylerden kaçmak yerine mal gibi üstüne gidiyor olabiliriz, etraftan titiz gözüksek bile içimizde eaah koy gtüne diye yaşamaya çalışabiliriz, ya da kimseyi takmam hıh diye özgür modda takılıp, birinin şahsımızla ilgili yaptığı ufa bir eleştiri ya da göz süzmeye günlerce takılabiliriz, ama biz böyleyiz şekerim. Hayatımın başlangıcı hariç, ergenlikten sonraki tüm evreleri Halimaanımınki ile bire bir örtüşüyor. Böyle giderse onun gibi 30 yaşında da evlenirim ben. Hem de kendimden genç biri ile. Uuuu beybi! Bunları anlattığımda hiç kimse inanmıyor, ama klasik bir babane gibi görünüp aslında 30 yaşında evlenmiş, o yaşına kadar çalışıp gezip tozmuş, sonrasında da gezmekten kendini çekmemiş bir babanem vardı. Özledim, sen de anladın di mi?

Tuesday, August 17, 2010

Dur Bakalım


Aslında her şey hemen hemen aynı. Tek farkı yeni bir umut yeşerdi içimde, o yüzden oturduğum yerde kendime yaşamak için kendime gaz veriyorum diyebiliriz.

Çevirmem gereken 50 sayfa daha var, daha bunun video ile senkronu var ve benim bunu yarın sabaha yetiştirmem gerekiyor. Ama yine de kendimi sıkmıyorum nedense. İçimde bir umut var ya işte, Allah o umudu kahretmesin. Birincisi, İspanya'ya iki haftalık seyahatimin sadece 500 € tutacağını (tabi yanında uçak bileti, vize mize de var ama benim ödeyeceğim kısım 500 €) öğrendiğimden beri "İki ay oturup çalışsam bu parayı çıkartsam, sonra çıkıp gitsem. Sonra iki ay daha çalışıp bir haftalığına da Prag'a gitsem kışın ortasında" gibi hayallere kapıldım. Ama ne hayal! Çalışmaktan çok hayal kuruyorum lan. Birinin beynimin içindeki minik pembe odasında cibinliklerle sarılı yatağına yatmış hayaller kuran salağın kapısını tıklatıp "canım, yavrum, sen böyle devam edersen 2 ayda değil, 2 senede gidemezsin İspanya'ya" demesi gerekiyor. Aslında şu satırları yazıyor olmam o kapının tıklatıldığına işarettir. Demek ki birinin kapıyı "yeter be, kalk! yan odada laptopun ve 74 sayfadan oluşan word dosyan seni bekliyor!" diyerek KIRMASI gerekiyor.

İkinci umudum ise, yeni başvurduğum işler. Sanki biri istediğim iş olacak ve ben de normal insanlar gibi çalışmaya başlayacağım gibi hissediyorum. Her ne kadar sabahın köründe uyanıp (sanki home-office sisteminde 11'de uyanıyorum da! Yine 7de ayaktayım, hatta hiç uyumuyorum - neyse asıl nokta geliyor) süslenip, püslenip toplu taşıma araçlarına binip daha gideceğim yere varmadan yorulmuş olmak beni korkutuyor. Ama kış gelince biraz biraz, bundan da kurtulacağım sanırım. Sevmediğim asıl şey yaz. Evet. Kesinlikle. Şu anda üstümdeki elbiseye yüzümdeki terleri silerken bunu hissediyorum. Ne lanet bişey lan bu yaz. Yaz değil bu aslında. Cehennem sıcağı. Bak beynim errör vermiş belli ki kısa kısa cümleler kurmakla yetiniyor. Kendimi bir an duygusal inhibitörü çıkartılmış siberlere benzettim. Mallığımın farkına vardım.

Neyse işte, bu kadar boş kalmak, daha doğrusu asosyal kalmak benim işime yaramadı. Aklım malum kişiye takıldı diyebiliriz. Kimseye bahsetmiyorum, Aylin'e bile, ama içten içe sürekli düşünüyorum. Şimdi ne yapıyordur? Aklına geliyor muyum? Yoksa başka birini buldu da gayet hayatından memnun mu? Hatta neden benden vazgeçti ki? sorusunu evirip çeviriyorum kafamda. İlk üç soruyu "bunlar beni ilgilendirmez" temalı birçok şeyle geçiştiriyorum. Son soruyu ise "Senin istediğin de buydu zaten, dönse de neden döndü derdin!" diye kendimi kandırarak geçiştiriyorum. Neden? Elime telefonu alıp ararım diye mi? Hayır. Kimseyi dönüp de arayacak bir insan değilim. Şimdiye kadar da aramadım zaten. Ama üç sene birlikte olduktan sonra, son kararı vermek için görüşmeye bile yanaşmaması beni sinirlendirdi desem yalan olur ama gururuma dokundu. Evet doğru kelime bu. Aşık değildim belki ona ama herşeyini kabullenecek kadar çok seviyordum, bu doğru. Çoğu kızın yaptığı gibi "Allah'ım sevgilim çok müğkemmel!" modunda dolaşmıyordum.

Fakat bir şeyler var işte, "budur sorun" diye ortaya koyamayacağım bir şeyler. Bir şeylerin saçma ötesi gelişmiş olması, benim her şeye rağmen nasıl davranacağımı bilmemem, onun beni çok hafife alması, işi zorlaştırdı işte. Ama yine de budur sorun diye ortaya bir şey koyamıyorum. Belki de bu zilyon tane sorun olduğundandır.

Bir gerçek var ki, insan kendi kendineyken düşünmeden edemiyor. Acaba doğumgünümde arar mı? İleride unutur mu beni? Günün birinde İstiklal'de yürürken karşıma çıkar mı? Aylin bunları duysa ağzıma (literally) sıçacağını biliyorum ama doğrusu bu. En azından ben bunları düşünce bazında tutup, mantığımla hareket etmeyi başarabiliyorum. Bu konuda şanslıyım sanırım. Çok daha uzun süre birlikte olup, daha da kötüsü evlenip, nefret edeceğime, bu şekilde üzüntüyle anmayı tercih ederim sanırım.

Friday, August 13, 2010

Crooked House - Agatha Christie

Agatha Christie'nin çoğu romanı birbirine bu derece benzemesine rağmen - yani ortada birçok ipucu vardır, ancak katil sonunda en olmayacak kişi çıkar, çoğu polisiye romanda da böyledir aslında - hala sonuna geldiğimde hayretler içerisinde kalabiliyorum. Fakat iki roman bu açıdan benim için çok önemlidir, birincisi Murder of Roger Ackroyd, ikincisi ise bu yazının da konusu olan Crooked House.

------Bu kısım kitabın içeriği hakkında aşırı bilgi içermektedir. Dikkat!-------

Bazen edebiyat eğitimi almış olmama rağmen, edebiyattan anlamadığımı düşünüyorum. Bu kitabın sonunu okurken de aynı şeyleri hissettim. İsme dikkat çekmek lazım bir kere, Crooked House, Çarpık Ev, çarpık bir adamın ailesiyle yaşadığı çarpık ev. Onun karşısında bulunanlar ise, hepsi birbirinden güzel ve yakışıklı çocukları ile torunları. Ona karşı durabilecek, "aynı yüklü iki maddenin birbirini itmesi kuralı"nı gerçekleştirecek tek kişi, aynı büyükbabası gibi çarpık görünüşlü kız Josephine. Ama Agatha Christie'nin olayı da bu sanırım. Okuyucuyu beklemediği yerden vurabilmek. Birçok kitap yazmasına rağmense, bu işi tam anlamıyla birkaç kitabında yakalayabilmiş. Deneme yanılma yöntemi mi desem, şans mı desem buna bilemedim. Ama ilk dönem romanlarının bu konuda daha başarılı olması, acaba ilk başlarda gerçekten özenerek yazıyordu da, fakat parayı bulduktan bu işten daha fazla kazanacağını anlayıp, her ne kadar kötü olmasalar da, ilk eserleri kadar güzel ve kusursuz olamayan kitaplarda mı yazdı sorusunu akıllara getiriyor.

Roger Ackroyd Cinayeti isimli kitapta, ilk tabum yıkılmıştı. Tabi Sherlock Holmes okuyan bir okuyucunun polisiye roman ile ilgili bazı tabuları oluşur. Hissettirmeden hem de. Bu ilk tabu "Anlatıcı katil olamaz"dı. Olurmuş.

Crooked House ile ise, katil bir çocuk olamaz tabusu yıkıldı. İşin garip tarafı, Agatha Christie yazarken bunları gözünüze gözünüze sokuyor. "Katil etrafta böbürlenerek dolaşır, cinayet hakkında konuşmak ister", hatta bir yerde müfettiş çocukların kardeşlerini boğduktan sonra bunun farkına varıp üzüldüklerini bile söyledi. Ama etrafta böbürlenerek dolaşan çocuğun, roman içerisinde ölmesini bekliyorsunuz. Çok şey biliyor diye. Ama aslında çok şey bilmesinin tek nedeni her şeyi kendisinin yapmış olması. Bu kadar basit.

Ben bunu da anlayamadım ya. Kendime diyecek bir söz bulamıyorum.

Wednesday, August 11, 2010

Serum

Bugün ömrümde ilk defa serum takıldı bana. Korktuğum kadar bir şey yokmuş. Üç gündür yataklara düşmeme değmezmiş yani. Şimdi daha iyiyim. Artık her ne zehirledi bizi bilmiyorum ama Ramazan'ın ilk günlerinin mahvolmasına neden oldu. Halbuki ne planlarım vardı. Neyse artık, ilerleyen günlere erteledik onları da.

Sunday, August 8, 2010

İstanbul!!!

Döndüm, hem de İstanbul'u deli gibi özleyerek döndüm. Hiçbir şey olmasa bile, Starbucks var Kahve Dünyası var. Burger King görmeyi bile özlemişim düşün. Ben bu yaz bir kez daha anladım ki, küçük bir şehirde sakin bir yaşam sürdürmemin imkanı yok.

Yine iş dolu bir hafta başlıyor, ve ben yüze yüze düzeltmeye çalıştığım popomu tekrardan düzleştirme işlemlerine istemesem de devam edeceğim.