Thursday, July 29, 2010

si yü leytır

Gitmek istemesem de, maalesef 1 hafta kadar yokum. Banane der gibisin şimdiden. Sonra görüşürüz.

edit: "What's it going to be then, eh?" demek istiyorum gitmeden, olabildiğim en post-modern halimle.

Tuesday, July 27, 2010

Yine Kilo Almışsın!

Ciddi misin? diye sormak istiyorum bunu diyenlere. Ama bu kadar lakayıtlaşmak istemediğimden "Evet aldım." diyorum sadece. Etrafımdaki herkes tüm yazı yurtdışında ya da en azından daha güzel yerlerde geçirirken, ben tek bir odada tıkılmış çeviri yapıyorum. Yemek yemesem de popom aynı yüzeyde durduğu sürece enerji de harcayamıyorum biliyor musun bu cümleyi edenler?

Özellikle de kardeşime diyet yaptırdığımı öğrendiklerinde, ya da kardeşim bana "abla bunu yiyebilir miyim?" diye sorduğunda "ablan kendine baksın önce" diyenler hele; sizin ağzınızı burnunuzu dağıtsam kızmazsınız umarım.

Neden benim yaşımda benden daha kısa boylu daha şişman hatta çok daha şişman insanlar dikkat çekmezken insanlar bana bunları söyleme cesaretini buluyorlar anlamıyorum. Şunun şurasında geçen sene 42 giyiyordum, bu sene 44. Tamam, kilo almış olabilirim, fakat milletin bunu benden çok dert etmesi sinirimi bozmaya başladı.

Katy Perry vs. Kesha

Bu ikisini pek benzetiyorlar. Bense hiç alakaları olmadığını düşünüyorum. Katy Perry için daha olumlu düşüncelerim var nedense, bir şirinlik ve de kasmadan elde edilen bir seksilik var gibi geliyor bana. Yani hem şirin hem seksi olabilmiş, her ne kadar bir imaj ürünü olsa da bunu üzerinde taşıyabilmiş biri görüyorum.


Kesha'da ise, aman Tanrım! çok seksiyim görüyorsunuz değil mi? havası var. Ve o seksi olmak adına tüm "th" seslerini dilini yarım metre dışarı çıkarıp çıkartırken benim de aklıma Britney Spears'ın seksi olma çabaları geliyor. Sevmedim. Özellikle böyle çıtkırıldım tipleri seksi/güçlü/asi kadın havalarına sokmaları pek işe yarar görünmüyor.


Tabi Rihanna bu "güçlü" kadın imajında tam oturmuş gibi görünüyor. Tek sorunu ondan önce bu imajı zirveye çıkartmış Beyonce'nin bir taklidi olması.

Monday, July 26, 2010

Çeviri Deneyinin 2. kısmı


Şimdi başlıyoruz ikinci kısma. 21:45'ten 22:45'e kadar sürem var. Şu anda tam olarak 30. sayfadayım. Bakalım, 2. deney nasıl bitecek :/

Sunday, July 25, 2010

Doctor Who?

Tamam, tooth and claws bölümünü sevdim fakat bu sanırım 4. izleyişim. Birincisini gece 4'te çeviri yaparken tırsa tırsa izledim. İkincisini, kardeşlerimle izledim. Üçüncüsünü "Anneaaa bak bu bölümü çok güzel" diye annemle izledik. Şimdi ise annem ilkinde anlamadığına karar vermiş ki 2. kez izliyor.

Fakat "The girl from the fireplace"in finali kadar beni etkileyen henüz görülmedi.

Oleeey!

Ben bugün Flormar Nail art serisinden ojeler aldım!

Biliyorum saçma fakat, bugüne dair beni mutlu eden tek şey oydu.

Bazen mutlu olmak için, diğer gereksiz anıların üzerini örtmek gerekiyor demek ki.

Ben de örttüm gitti.

Wednesday, July 21, 2010

Friday, July 16, 2010

Spongebob Cake!



Hayatımda en çok keyif alarak yaptığım pasta buydu diyebilirim. Çünkü minik, şımarık kardeşim Ahmi'nin doğumgünüsü için yaptım, hem de çevirilerle boğuşmalarım arasında:)

Rom aromalı spongecake, kahve ile ıslatıldı. Arasına bol vanilyalı bir iç kreması ve de muzlar konuldu. Üstü sarı renkli krem şanti ile kaplandı. Pantolonu, gözleri, burnu ise hep şeker hamurundan.

Pastayı tamamen şeker hamuru kaplamama sebebim, ismi gibi "şeker" dolu olması. Tamamen şeker hamuru ile kaplamak yerine, düzgün bir icing'in ardından sadece süslemede şeker hamuru kullanmak bana daha mantıklı geldi.

Wednesday, July 14, 2010

Hellooooouuv!!

Kendime yeni bir düzen kurmuş olduğum şu ilk günün sonunda karşınızdayım. Şimdilik bu durumdan mutluyum. Her şeyi "olur"una bırakmak yerinde bir davranışmış. Alter ego'm Aylin'im sayesinde bunu da başardım. Aslında hep yaptığım bir şeydi, fakat arada dinlenmek amaçlı olarak "oluruna bırakma" teorisine de ara vermek gerekebiliyormuş.

Fakat böyle rahat bir yaşam yok yahu. Paramı yüksek lisans için biriktiriyordum, deli gibi çalışıyordum. Şu kadar kazanırsam, bu kadarını koyarsam, şu kadarını biriktiririm gibi, bir Edebiyatçıdan beklenmeyen seviyede hesaplamalara girişiyordum. Tabi ki, bu durum beynimde bir kısım kıvılcımların çıkmasına ve de devrelerin yanmasına sebep oluyordu.

Şimdi, o parayı istediğim bir yere gitmek için kullanmaya karar verdim. Sanki akademisyen olacağım. Peh. Ben değil miydim hem "Akademisyen olmak değil mesele, yazar olup akademisyenlerin kafalarını karıştırmak çok daha zevkli" diyen. İşte ben bu hikayedeki yazar olacağım. Mümkünse tabi ki.

Hayatımın tek bir adımla istemediğim yönde ilerleyeceği fikrine kapılıp dehşete düştüğüm son 2-3 haftadan beni kurtarıp eski halime döndüren super-duper-alterego'ma teşekkür ediyorum buradan. :D

Tuesday, July 13, 2010

Domates Çorbası

Nasıl olur? Bence koyu kıvamlı, malzemeleri "havuç-domates-soğan" üçlüsünü fazla aşmayan, ismi gibi "domates" kokusu dolu bir çorba olur.

Fakat babam için onun çorba olabilmesi için; biraz sulu, ve mutlaka şehriye barındırması gerekir.

İçinde şehriye olmayan çorbaya çorba demeyen evden bildirdim.

Edit: Ayrıca "domates çorbası = menemen benzeri bir yapıdır" iddiası da ortaya atıldı. İkisinin de ana maddesinin domates olduğunu düşünürsek, bunun nasıl da devrim niteliğinde bir iddia olduğu açıkça ortaya çıkabilir.

İş, iş, iş

Yapacak bir şeyim olmadığında, ya da yapacak bir şeyim olup da halim olmadığında, ya da en harikası - birşeyler yaparken zevk almadığımda en güzel şey işime dönmek oluyor.

Saçma sapan bakım ve kozmetik ürünlerini, metotlarını deneme: sıkıcı
Yeni tarifler denemek: dalga geçildiği sürece hayır
İnternette aylak aylak dolaşmak: baş ağrısı yapıyor
Yatıp uyumak: baş ağrısı yapıyor fazlası
Yazmaya çalışmak: İlham bu aralar uğramıyor maalesef
Kitap okumak: bir süre uzak kalmak istediğim bir şey, hala uykumu getiriyor, zorunlu ders kitaplarını aklıma getiriyor
Çizim alıştırmaları yapmak: Arada yapıyorum fakat sıkılıyorum
Diyet yapmak: Sıkıldıkça yediğimden işe yaramıyor

Durum bu haldeyken, düz adam mantığı ile belgesel çevirisi yapmak çok daha kafa dağıtıcı oluyor. En azından eğleniyorum. Daha fazla asosyal olmadan, sosyal bir iş bulmam gerekiyor sanırım.

Monday, July 12, 2010

Nevermore

Önnot: Başlığa Dingilizce şeyler yazmaktan hoşlanmıyorum ama Türkçe'den çok onunla haşır neşir olmaktan mütevellit aklıma ilk Dingilizce bir kelime geliyor. Neyse.

Acaba sana söyleyecek bir şarkı bulamamama sevinmeli miyim, yoksa hala sana söyleyecek şarkı aradığım için üzülmeli ve kendime kızmalı mıyım? İnan ki bilmiyorum. Artık çok farklı şarkılar da dinlemediğimi farkettim ayrıca. Müzik ruhun gıdası-ymış. Bilmem, belki de öyledir. Belki de gıdasız kalıyorum bu sıralar. Bu yüzdendir normal gıdalara yönelişim.

Düşündüm de, seni artık eskisi kadar düşünmüyorum. Dersen ki, o zaman neden bunları yazıyorsun; şimdi aklıma geldi o yüzden yazıyorum. Dedim ya, eskisi kadar düşünmüyorum sadece. Galiba bazı şeyleri çözdüm ve kabullendim. Uzunca bir zaman kabullenemedim neden böyle olduğunu, daha doğrusu "neden"leri. Sonra anladım "çünkü..." ile başlayan açıklamalar getirilmiyor çoğu şeye.

"Bölümdeki çoğu insandan edebiyatı daha iyi anlamama rağmen, NEDEN sınıfın en düz insanları birinci olabiliyor ya da başarılı olabiliyor?" Çünkü... Çünküsü yok işte. Kocaman bir boşluk.

Aynı seninle olan durum da bu. "Benden iyisini asla bulamayacak" diyemem, bulursun çünkü. Bana göre iyi olan sana göre kötüdür belki. Ondan anlaşamamışızdır. Benim burun kıvıracağım birine sen delicesine aşık olabilirsin. O yüzden "NEDEN anlaşamadık" demiyorum.

Sakince bunları yazarken, içimden bilinçsizce yükselen öfke çınlamalarını da bastırmaya çalışıyorum. İnkar edemem. "Bunu yazıyorsun da, eskaza okusa anlayacak mı sanki!" diyor içimdeki boşluk, ben de ona "Anlaması mı gerekir?" diyorum. Benim söylediğim doğru, boşluk her zamanki gibi yanılıyor.

Eskisi kadar düşünmüyorum dedim ya, işte sebebi bu. İçimdeki boşluğu susturmayı öğrendim. Artık dediklerimi dinliyor. Dinlemediği zamanlarda, önüme sunduğu binlerce "NEDEN"li soruya cevap aramaya çalışıyordum. Bu yüzden düşünüyordum seni. Şimdi ise yapabileceğimiz ama yapmadığımız şeylerle karşılaştığımda hatırlıyorum seni. Şimdi olduğu gibi, öfkemi kontrol etmek için, böyle şeylere başvuruyorum.

Sunday, July 11, 2010

I said yemek no dedim.

Artık bu ev sınırları içerisinde yemek yapmamaya karar verdim. Madem tüm dünyanın kabul ettiği, onlarca milletin bayılarak yediği yemekleri/baharatları "Iyy bu ne midem bulandı" diye reddeden bir ailem var, ben de o zaman bu evde onlara yemek yapmayı bırakıyorum.

Fesleğen? Köri? Biberiye? Kimyon? Kakule? Custard? Acı sos? bunların hiçbiri onlar için bir şey ifade etmiyor. Yemek dediğinin içinde tuz, karabiber, kekik, pulbiberden ötesi olamaz diye bir şey geliştirmişler.

Yaptığım yemeklerin iğrenç olduğunu düşünsem kendim yemezdim heralde. Başkalarına gösterdiğimde deli gibi beğenilen şeyler, bu evde "saçmalamışsın" tepkisi ile karşılaşıyor. Bütün arkadaşlarımın "yapsana bi ara ya!" diye sürekli istedikleri cheesecake'lerim bu evde babamın ünlü tatlı sevmeme sözü "benim şekerim var" ile tabağı ile bir kenara itiliyor. Merak ettiğim şey ise, bunların nasıl Halime Hanım'ın çocukları olduğu. Babanem ki, ilginç karışımlar denemede benden de üst seviyedeydi. Çünkü ben her ne kadar okuduğum-gördüğüm şeyleri denemeye çalışsam da, o tamamen kendi kafasından uydurduğu tarifleri uygulamaya sokardı. Hepsi de korkudan onları yemek zorunda kalırlardı tabi.

Ama ben kimseyi korkutmak istemiyorum. En azından 50 yaşıma kadar. O zamana kadar bu evde yemek falan yapmam. Yaptıklarım tamamen kendim için olur. Onu da mutfak sakinken yapar bitiririm. Kimsenin yememesi için de mümkün olan en garip karışımları denemeye razıyım. Nasılsa diyet yemeği diye yemeyeceklerdir. (bkz: türk ailesinin diyet yemeklerine olan önyargısı)

Thursday, July 8, 2010

Oje?

Evet, oje. Senelerdir biriktirip, hiç kullanmadığım oje(ler). Benim süs anlayışım ojeymiş, bunu anladım. Gerçi henüz atraksiyon yaratmasam da yaptığım desenlerde, yarın için yeni bir şeyler denemeyi düşünmüyor değilim.

Tabi, en güzel manikür french ve kırmızı ile yapılanlardır, fakat ben renkli bir insanım. Yapacak bir şey yok, rengarenk olmak istiyorum en azından ojelerimde.

Wednesday, July 7, 2010

Hayır

Yine üzerimde bir ağırlık var. Sürekli uyumak istiyorum yine. Oturmaktan sıkıldım ama ayağa kalkmak yerine uyumak tercihimdir. Bu nedenledir ki saçma sapan hareketlerde bulunuyorum.

Monday, July 5, 2010

Herkes akıllı da ben mi salağım acaba?

Evet, bu soru uzun zamandır aklımı kurcalıyor. İnsanlarla anlaşamıyorum, anlaşır görünsem de anlaşamıyorum. Derdimden anlayan birkaç kişi var o kadar, birkaç derken gerçekten bir ya da ikiyi kastediyorum.

Normal insanlar,

a) Çok iyi bir iş bulup ofiste plazalarda iş yapıyorum gibi görünüp bir şey yapmamak
b) Kendi işini kurup paraya para dememek
c) Zengin bir eş bulup gününü gün etmek

bunlardan birini istiyorlar. Peki ben ne istiyorum? Benim halimden anlayıp konuşabilecek, davranabilecek insanların arasında olmak istiyorum. Saçma sapan triplere girmeyen, kavganın saçmalığını anlayan, hayata gerçekten geniş bir açıdan bakabilen insanların arasında. Bunun yanında araştırma yapmak istiyorum. Ama kendi egosunu pısırık öğrenciler üzerinden tatmin eden bir araştırma görevlisi olarak değil. Keşke akademisyen olarak araştırma yapmak istiyorum diyebilseydim, ama diyemiyorum.

Bu nedenle de evde oturuyorum. Boş boş. Arada bir şeyler çizip yavaş yavaş çeviri yaparak. Evde de mutlu değilim aslında bakma evde oturuyorum dediğime. En azından evdekilerin salaklığı 1. dereceden akrabam olduklarından çekilebiliyor. Neyse herhalde ben salağım ki insanlarla anlaşamıyorum.