Tuesday, June 29, 2010

"Kadın"ın Fatih'i derken?

Bu konuya çok takıldım dün geceden beri. Şöyle bir söz var internet aleminde dolaşan, google'ladığımda gördüğüm sonuçlara göre bir şiirden alıntı. "Kadın dediğin İstanbul gibi olmalı, fethi zor fatihi tek". Bir şiir diye bunu doğru kabul edecek değilim. Karşıt bir fikirle karşısına çıkma hakkım var. Ama benim karşıt fikrim şu an "feminist" duygularla beslenmiyor. (Her ne kadar bu tarafını haykırmak istesem de.)

Şairin (Ülkühan Boz) yanlış bir benzetme yaptığını düşünüyorum bir açıdan bakınca. İstanbul'un bizim "Fatih" dediğimiz fatihi bir tane, tamam. Ancak bunun öncesi var. İstanbul aynı İstanbul'muş. Biz sadece Fatih Sultan Mehmet'i kabul ediyoruz diye bir argümanla gelmek saçma olur. Birazcık tarih araştırması ile sırasıyla Fenikelilerin, Antik Yunan Devletinin, Roma İmparatorluğunun ve en son Yeni Roma yani bildiğimiz adıyla Bizans'ın İstanbul'a sahip olduğu, bunlardan sonra Fatih'in İstanbul'u aldığı anlaşılır. Bu noktada İstanbul denen şehrin Fatih'inin tek olmadığı aşikar sanırım.

Burada başka bir nokta daha çıkıyor karşımıza, "fetih" kelimesi bir bakıma "zorla almak" demektir. Fakat bu konuya girmeyeceğim, çünkü feminist duyguları öne çıkarmayacağımı başta söylemiştim.

Şiiri sadece çok kısıtlı bir edebi açıdan incelemek istedim. Benzetmenin doğruluğu ya da yanlışlığı açısından. Eğer normalde 4 senedir yapmak zorunda olduğum şekilde inceleseydim, eminim çok daha fazla tepki çekerdim. Çünkü bir şair eğer böyle bir cümle yazıyorsa, ya bunu tamamen dar bir açıdan yapmıştır - ki bu şair olmayı engelleyen bir şeydir; ya da altında yatan anlamı da katıp, tüm ironikliği ile önümüze sunmuş ve de bizim bunu dar açıdan incelememizle kendi kendine dalga geçiyordur.

Saturday, June 26, 2010

Great British Food

"Great British Food" isimli belgeselden henüz iki bölüm çevirmiş olmama rağmen, İngilizlerin "yemek" dedikleri şeylerin malzemesi 4'ü geçmeyen, basit karışımlar olduğunu anladım. Örneğin "Eton Mess". Güzel görünmesine güzel görünüyor, fakat içeriği krem şanti, beze ve çilek/muz/böğürtlen'den başka bir şey değil. Benim sallamasyon tariflerimde bile bunlardan daha fazla malzeme oluyor düşününce. Tabi, emin değilim. Belki de az malzeme kullanmanın da tat karışıklığının önüne geçmek ve sofistike bir tat elde etmek gibi bir yanı vardır. Çok iyimserim biliyorum. İtiraf edelim ki İngiltere Allah'ın adası ve bu kadar malzemeleri var. Fakat yine de Eton Mess güzel ve hafif görünüyor. Denenebilir.

Wednesday, June 23, 2010

Under Pressure



insanity laughs under pressure we're breaking
can't we give ourselves one more chance?

demekte David Bowie ve Freddie “Under Pressure”da. Aslında, patlamak üzere iken birden kendine gelebilmek, olabilecek en güzel “patlama” şekli. Bazen insanlar olarak biz, kendimize o son şansı vermiyoruz. Kendimizi dört duvar arasına saklıyoruz. Sanki dünya ile iletişimi kessek, hayalimizdeki yerlerde kendi halimizde yaşasak daha güzel olacak gibi geliyor. Belki de hep filmlerde gördüğümüz, sadece yerinde oturup beyni hariç hiçbir yerini kullanmayan insan ırkına dönüşüyoruzdur?..

Hayır, hayır. Benim henüz öyle bir niyetim yok. Daha doğrusu, yakın zamana kadar vardı. Fakat birden öyle garip bir kişi olduğumu hissettim ki, anında gelen bu “ilham”a ben bile şaşırdım. Sofra kuruyordum o anda. Gayet sıradan bir iş. Fakat o anda, çatal-kaşık ve bıçakların tam takım olmasından ve hepsinin peçeteler üstünde nizami şekilde durmasından zevk aldığımı farkettim. Adımların artık o kadar baygın değildi. İçimde, sevgilisi ile buluşmaya koşan aşık hissiyatı vardı. Halbuki sadece bardakları almaya gidiyordum. Aklımda da tabaklara uygun olması açısından turuncu bardakları kullanmak vardı…

Sonra, oturup düşündüm. Ben bunu hep yapıyorum… Gecenin 2sinde ben yemeyeceğim halde pizza ısmarlarken, çayıma annemden gizli fazladan 2 şeker atarken, odamın perdelerini açıp içeri sevmediğim güneşi davet ederken bile garip bir zevk duymaktayım. Kitapları okurken beynimin sulanmasından, elimin altında kitap hali olmasına rağmen e-kitap olarak okuyup “ee ne kadar okumuşum” diyerek kitaptan hızlı hızlı sayfaları çevirmekten hoşlanıyorum.

Bunlar olurken, aklıma birden ölüm geliyor. Aynen bu yazıda olduğu gibi, alakasız bir yerden yakalıyor beni. Çok mutluyum, aslında yapacak çok şeyim var derken tam da. Yapsam ne olacak diyorum o anda. Sonuçta hepsi sonunda bir hiçlikte kaybolacak. Okuduğum kitapları hatırlamayacağım. O an aldığım zevklerin benim için hiçbir önemi olmayacak. Bana öğretilenlerin ne kadarının doğru olduğunu anlayamadan, bildiğim seremoniler eşliğinde toprak altında olacağım büyük ihtimalle. Kendime bile açıklayamadığım bir şekilde korkuyorum. Hep çok yaşlıyken beni bulacağını sandığım ölüm, beni yarın yakalarsa ne diyeceğim ona?

Fakat? Nereye kadar korkabilirim ki? O an karşıma iki seçenek çıkıyor. Ya ölene kadar dört duvarının içinde, hiçbir şey yapmadan otur; ya da zevk almaya devam et. Ben ne kadar saçma olsa da, ikincisini seçiyorum. O ana kadar ilk seçimin pek eğlenceli olmadığını zaten tecrübe etmiş durumdayım. Hayat sadece sanat, iş, aile, sevgili, okul ekseninde dönse de; bunlar dışında pek bir şey olmasa da yapacak bir şey yok. Oturup yeni bir meşgale bulsam da kendime, bu da saydığım kategorilerden birine girecek elbet. Tek ihtiyacım olan, ruhumu eğitip, daha fazla şeyle mutlu olabilmesini sağlayabilmek.

This is our last dance…

Her yaptığım son dansım olabilir. O nedenle hepsinin güzel olması gerekli. En “güzel” olanı, yaptığım her şeyin “benim” için zaten güzel olması.

Tuesday, June 22, 2010

Sonuç 1

Aylin işe kabul edildi! Evet, kendimi çok çok çok mutlu hissediyorum. Her ne kadar kendim için bir şey yapmaya başlamasam da, yakın zamanda başlayacağım. Sanırım Ahmet'e ders çalıştırmaya başlasam güzel olabilir mesela. Ve de kendime yarın gidip çizim kalemleri alsam. Çünkü çizim üzerine indirdiğim e-book'ları silmemişim. Onlardan çalışmayı düşünüyorum.

Sanırım şu anda uykum olmasına rağmen bakmam gereken şey, Ahmet'e göre worksheet'ler. Yarından itibaren başlıyoruz!

Mucuks (:

Saturday, June 19, 2010

Adım 1

Kendime dans kursu buldum. Hemen şimdi gidip başlamasam da, aylık gelirim düzene girdiğinde başlayacağım yer belli. En azından bir şeyi yaptığım için mutluyum.

Aylin'in İstanbul'da kalabilmesi için, çeviriye başlamasını sağlamaya çalışıyoruz. Garip bir cümle oldu ama durum bu. Bence kalacak da ve bizim için bir şeyler değişecek. Hissediyorum bunu.

Yarın son sınavıma çalışacağım. Mezun oldum evet ama DC almak pek işime gelmiyor bir dersten, umarım yükseltebilirim.

Çizim defterimi ve fırçalarımı ortalığa çıkardım, gözümün önündeler. Bu hafta içinde çizim kalemlerimi de alıp işe koyulmayı düşünüyorum. Aklımda çizmek istediğim birkaç şey dolanmakta.

Şimdilik araştırma konularından uzağım, birkaç kitap okuduktan sonra karar vermeyi düşünüyorum. Şu sıra Foe'yu okuyorum. Okurken artık bir filolog olmanın getirdiği güveni hissedebiliyorum. Çok hoş.

Yavaş yavaş düzeltiyorum bir şeyleri. Haydi hayırlısı.

Monday, June 14, 2010

Yeni bir başlangıcımsı?

Mezun oldum. Sanırım yani. Kepi atmadan ve çıkış belgemi almadan bunun olduğuna inananamayacağımdan eminim. Ve beni 1 senelik "sivil" hayat bekliyor. Sonra yüksek lisans eşliğinde öğrenciliğe dönüş yapmayı planlıyorum. Tabi hayatımda tanıdığım en mükemmel insan karşıma çıkıp evlenme teklif etmezse - ki bu söylediğimin ironikliği ve de imkansızlığı aşikar durumda.

Şimdi, sivil hayatımın ilk haftası geride kaldığından, ve de mezuniyet kutlamamı yaptığımdan, sıra geldi yapılacak işleri sıralamaya.

Öncelikle resime ağırlık vermem gerekiyor. Bu önemli bir nokta çünkü resim yaparken kendimi çok iyi hissediyorum. Hatta şu an çıkıp çizim defterimi yanıma almayı düşünüyorum bunları yazdıktan sonra.

Sonra ise çeşitli kısa öykü, roman ve kuramsal kaynaklar okuyarak seneye yüksek lisans başvurumda işe yarayacak araştırmalar yapmayı planlamaktayım. Böylece başvuru dosyama koyacak işe yarar birkaç araştırmam, öykülerim de olabilir.

Çeviri yaparak para kazanmak önemli bir iş tabii ki. Bunun için de bir laptopum olması gerek. Laptop nerede? Serviste. Allah'ın cezası teknosanın pislik çıkarması yüzünden laptopumu almam bir hafta daha gecikti. geçen her haftanın bana maliyeti yaklaşık 500 lira kadar. Yeni pc mi alsaydım ne? (içsesim tatil yaptığımı söylüyor, bence haklı)

Dans kursu bulmalıyım adam akıllı. Ama sanırım dansa şimdilik başlamam. Sonbaharda daha mantıklı olur. Çünkü yaz mevsimi sonuçta, yapacak birçok şey olabilir. Sonbaharda herkes okuluna dersine gidecek, bir ben kalıcam evde oturan. O zaman giderim en iyisi.

Şimdilik spora başlamak daha mantıklı. Aslında bir de gitar çalmayı öğrenme hevesim var ama, geçici bir heves mi acaba diye düşünmekteyim onu da. Ne kadar güzel olurdu canım sıkıldığında kendim çalabileceğim bir gitar?

Şimdilik bunlar var aklımda. Resim, araştırmalar, çeviri, spor. Yapabildiklerimi teker teker buraya aktarmaya çalışacağım artık. Neden buraya yazdığımı bilmiyorum ama hoş oluyor.

Thursday, June 3, 2010

Bisbal Effect

Bu David Bisbal nasıl bir İspanyol evladı ise, her şarkısında kendimi neşeli-heyecanlı-ateşli hissedebiliyorum. İspanyolca'nın etkisindendir diye düşünüyorum ama Allah'ın Enrique İglesias'ında böyle olmuyor işte.
Sanırım benim İspanyolca ve İtalyanca öğrenmem gerekiyor. Bunu buraya not ediyorum ki finaller bittikten sonra, ben artık bir "mezun" olduğumda bu fikri unutmayayım. He bir de Latin dansı kursuna gitmeliyim. Mümkünse yazın spor salonuna yazılmalıyım. Resim çalışmalarına da zaman ayırmalıyım. Bunun yanında Ahmet'in derslerini de düzeltmeliyiz.
Ama bunlar olana kadar önümde beni bekleyen 10 sayfalık A Clockwork Orange notlarımı temize geçirmeliyim. Finaller bittiğinde görüşmek üzere.

XOXO