Wednesday, December 29, 2010

Çeviri Editörleri, Sesimi Duyar Mısınız Bir Ara?

Canım iş arkadaşlarım, dostlarım, canlarım, ciğerlerim:

1. Tureng, zargan gibi olmadı Google translate gibi olanaklar varken, cep telefonunu eline alman, benim numaramı bulup beni arayıp "Dilek hanım, burada bir çevirmen termal sulara thermal spring demiş, ne alaka ilkbahar şimdi burada?" diye sorman biraz garip değil mi? Girer bakarsın sözlükten "aaa spring kaynak anlamına da geliyormuş" diye kendi başına yaşarsın aydınlanmanı.

2. Az kabuğunuzdan sıyrılın. Çevirmen, ikinci yazar demektir. Yazan her ne yazmışsa robot gibi aynısını çevirmemi bekleme benden. Sonra iğrenç çevirilere sebebiyet verirsin, yine benim başıma gelirsin "müşteri buna anlamsız dedi:(" diye. Kelimesi kelimesine çeviri ortaçağda kaldı. Hiç mi Can Yücel çevirisi okumadın arkadaşım yahu?

3. Beni zaman konusunda sıkma. Kaslarımla yapıyor olsam işi tamam, ama beyin ve göz daha hızlı yoruluyor biliyorsun değil mi? "Çok harika çeviriyorsunuz, ama yavaş" yorumunun anlamı bende şu; "Yavaş çevirmiyorum, önce araştırıp öyle çeviriyorum. O yüzden çevirim okunabilir bir metin haline geliyor".

4. Editörüm, metinlerden ve kelimelerden para kazanıyorum diye geçiniyorsan bana de'yi, ki'yi, mi'yi kelimelere bitişik yazıp, sesli harfleri ortadan kaldırarak/katlederek gelme. Hele bunun üzerine "yazım kontrolünü çalıştırmamışsınız wordde" hiç deme. Word'ün yazım kontrolü olmadan da yazabiliyorum çünkü ben. Farkındaysan burada da yok yazım kontrolü, ama yazıyorum bir şekilde; değil mi?

5. Beni delirtmeyin. Delirirsem size rakip bir çeviri şirketi kurar, en azılı rakibiniz olurum. Ama keyfime düşkün olduğumdan şu anda bunu tercih etmiyorum.

Haydi size iyi çalışmalaaaaar.

Not: İki nokta yan yana diye bir şey yoktur. O iki nokta ya üst üstedir, ya tektir, ya da üç adettir. Haydi öptüm.

Sunday, December 26, 2010

Breakthru

Somehow i have to make this final breakthru.

Nasıl yaparım bilmem, ama bir atılım yapmam lazım artık.

Bir fırçanın kırılmasına bu kadar sinirlenmez insan, eğer o fırçanın kırılması ona çok fazla şey ifade etmiyorsa.

Kırılan bir fırçaydı belki, daha 9 yaşındaki bir çocuğun "oynarım ki ben bunla" ifadesiyle kırdığı bir tahta parçası belki.

Ama bir yandan da hiç kullanılmamış, kendi içerisinde parasızlık* yaşarken en ince olarak bulunmuş, iyisinden olsun diye alınmış, ama evet hiç ama hiç kullanılmamış bir fırça. Yapmaya hveslenilip, yapılamayan her şeyi temsil ediyor. Tüm hayalleri, tüm özel eşyaları, olmayan odayı, elindekilere sahip çıkamamayı, değer verdiklerini unutacak kadar günlük işlere dalmayı, istediklerini yapacak şansının olamamasını, herşeyi.

*kendi içinde parasızlık: ailesinin parası olup, kendisinin olmamasına rağmen gidip anne/babasından para almayı kendine yedirememekten oluşan parasızlık.

Queen-Breakthru

Thursday, December 23, 2010

Kedici


Neden bütün arkadaşlarım normal insanlar olarak gençliklerini yaşarken, ben kendimi kedici teyzeler gibi hissediyorum?

Yolda gelirken köpeklerle normal insanlarmışçasına konuşuyorum "Bak bana düzgün davran yoksa tavuktan vermem".

Tek derdim yolda gördüğüm çocuklara vermek için çantamda ne taşısam acaba sorusu.

Otobüste bağıra çağıra konuşanlara acayip bir antipatim var.

Ben hep yemek yapsam, hep birileri yese.

Markete gidip alışveriş yapmak çok çılgınca bir şey.

Böyle birçok şey sıralayabilirim aslında buraya. Asıl mesele, bunların sebebi nedir? Niye daha 23 yaşıma yeni girdiğim şu günlerde bu ruh hali içerisindeyim? Niye hayatım böylesine rutine döndü diye sızlanmak yerine, ya da bir şeyler yapmalıyım diye kendime iş bulmuyorum da "böyle de güzel ya, kafan rahat işte" diye emekli amca modunda yaşıyorum?

Hep soru, hep soru zaten. Hiç cevap yok.

Tuesday, December 21, 2010

Ölsene

Deliriyor muyum bilmiyorum.

Bilmemem de delirdiğimin bir kanıtı olabilir mi acaba?

Una notte a Napoli dinleyip ağlamam delirdiğimin kanıtı olabilir mi ki? "Bu kadar güzel olmamalı bir şarkı" diye ağlanmaz ki?

Kendime bile itiraf edemediğim bazı taraflarım var. Belki de büyük laflar etmekten korktuğum içindir, bilmiyorum.

Üstte yazdıklarımı bile "öf fazla vıdı vıdı etmişim" diye silesim varken, "gerçek" bir şeyler yazma gücünü nasıl bulabilirim bilmiyorum. Neden bir tarafım fazla materyalist, diğer tarafımsa ölesiye estetizm savunucusu?

Tamam kendi içimdeki saçmalıkları buraya yazarak daha fazla göz zevkini bozmayacağım. Ama neden "muffin yapamadım" diye sinirden çatlayacak hale gelir ki?

Sinirden çatlamak derken bunu oturup ağlayacak sinir gibi görme sakın. Evde "büyük"ler varken, kapıyı bile çarpma özgürlüğüm olmadığını düşün. Ne kapı çarpması, duvara yumruk atmaya bile hakkın yok. Yoksa ev düzenini ve refahını bozmaktan ağzına sıçılacaktır. İşte o zaman böyle üç beş kolum daha olsa da ruhum dolacak yer bulsa dersin. O tarz bir sinir.

Bugün için asıl planlarıma gelecek olursak:

1. kek yap, keklerini sergileyeceğin ve burayı kirletmeyeceğin ayrı bir blog aç, orada takıl.
2. oje sür, ojelerini debir başka blogda sergile. Yüzlerce ojeyi de gören olsun artık.
3. yeni çeviri şirketinin yolladığı deneme metnini çevir, yolla.

tahmin et bakalım hangisi yapıldı? Hiçbiri, çünkü oturup ağlamaktan başka bişe yaptığım yok.

Sunday, December 19, 2010

Muffin Hakkında İnanılmaz Gerçekler

Normal kekin küçük porsiyonudur kendisi! Evet yanlış duymadınız!!! Sıradan bir kek hamurunu minik minik kalıplara koyarsan muffin olur.

Bunu size söylüyorum "katıları ayrı, sıvıları ayrı karıştırmalıyııız!" "Unu fazla karıştırmayın yoksa kabarmaaaz:(" modeli muffin severler. Manyak mısınız? Kabartma tozu denen bişe var. Onu çamura da koysak kabarır.

Katıları ayrı, sıvıları ayrı neden karıştırıyosun, deli misin? Kek kanunlarına aykırı; önce yumurta ve şeker, sonra süt, sıvı yağ ve vanilya esansı, sonra un ve kabartma tozu, en son da eklenecek şey konur. Her virgülde deli gibi miksere abanılır. Şeker yumurtayla öyle bir karışır ki şeker yumurtanın içinde erir!

Tırnak içindeki iddialarla bana gelenler; İngilizleri iyi tanırım, saçmalamışlar işte. Milletin en iyi bildiği yemek muffin, onu da komplike hale getirmeye çalışıyorlar. Bu oyunlara kanmayın. Bakın muffin böyle de gayet güzel oluyor yani.


Tuesday, December 7, 2010

Deli

Bir insanı delirtmek için ne gerekir?

Bunun cevabını bilmiyorum. Ama beni delirtmek için, en güzel Zeki Müren şarkılarını bana hediye ediyormuş gibi yapıp, sonra "şaka yaptım ya ciddiye mi aldın?" demektir.

"seni nasil sevdim biliyor musun
kullarin tanriyi sevdigi gibi
sana hasret kaldim sarilamadim
bulbulun gulune hasreti gibi"

Yani denmişti zamanında. Çok uzun zaman önce hem de. O kadar uzun zaman önce ki ne zaman olduğunu hatırlayamıyorum bile. Şimdi aklıma geldi şarkıyı dinlerken.

Maybe that's why i am a god-damned insane.

Geç kalmış bir cevap veriyorum buradan:

"eğer gideceksen mani olamam
düşersen sonunda yine bul beni
vefasız kullardan vefa bekleme
kıymetsiz bir pula satarlar seni"

Tuesday, November 9, 2010

Embruja por tu querer bebeğim!


İçinde bulunduğum boşluk hissi, napcam ki ben yeaa diye beynimin arka taraflarında dolanan sorular, kendi kendine, belki de bir anda cevap buldu.

Karşınızda geleceğin İngiliz Dili ve Edebiyatı öğretim görevlisi ve Pasta Şefi.

Evet buna çok şaşırmadın eminim ki (sen kimsin bu arada? blogger? Türkçe de mi biliyordun seen?); yine "istedik"lerim 1'e inemedi. Ama 2'ye indirebilmiş olmak da bir başarıdır.

Bu durumda biriktirdiğim para bana kalır, istediğim gibi gezerim o parayla. Oh la la! C'est parfait! (buraya kopan zıplayan smileyler gelebilir, izin veriyorum)

Ders verdiğimde ise, beklenmedik anlarda sınıfa 150 kurabiye ile gelip sınıfa dağıtmak gibi manyaklıklar planlamaktayım. "Edebiyat öğretiyoruz burada o zaman kitap okuyup yorumlamamız yeter"le kalmak istemiyorum. Deneysel çalışmalar yapmak istiyorum. İstiyorum, istiyorum, istiyorum! En sevilen ya da en sevilmeyen eserlere özel kutlamalar yapmak istiyorum. Ama bu kutlamalar tam anlamıyla "aristokrat" havada olsun istiyorum. Ben düzenler, organize ederim sorun değil beybi!

Sunday, October 24, 2010

Gözlerim kapanıyor ama yazacağım

Ne yazacaksın peki? diye sorarsan, bilmeeem diyebilirim. Çok ilginç şeyler oluyor bu aralar. Vallahi ya.

Kendimi çok boş hissediyorum. Ama gerçekten boş. Böyle masada halley paketi olur, dolu sanarsın, elini bir atarsın "aa boşmuş lan" dersin, aynen öyleyim. Ya da değilim, emin değilim. Bildiğim tek şey var, okumam lazım.

Edebiyatla yakın ilişki içerisinde olmadığım zamanlarda hissettiğim şey bu. Bir şeyler okumam, onlardan anlamlar çıkartmam, çıkartmadığımda kendimi gerizekalı gibi hissetmem, araştırıp anladığımda ise dünyanın en zeki insanı sanmam lazım.

Fakat benim şu anki tek derdim, yarın işe giderken ne giysem, hangi slaytı hazırlasam, yönetim bilimleri trendleri neler acaba? sorularına cevap bulmak. Çok şikayetçi olunacak bir durum değil, ancak kalbim edebiyat ve pastacılık için atarken ekran başında photoshopta istediğim görseli ayarlamaya çalışmak eğlenceli ama bana göre değil.

Bir zamanlar -hangisi sormuştu hatırlamıyorum ama- bir öğretmenim "insan yapabildiği bir şeyden nefret edemez" demişti. Ben de karşı çıkıp ben ediyorum demiştim. Örnek istemişti, tabi ki bende örnek çok "matematik, temizlik..." O zamanki fikirlerimi hala savunuyorum. Bana boş gelen bir şeyi yapabiliyor olabilirim, bu insanlara göre bir yetenek sayılabilir, ama ben aşırı derecede bayılmıyorum.

Matematikten anlarım, oturup çalışsam çok daha fazlasını ortaya koyabilirim, ama ne yani ben çözsem bu soruyu dünya mı değişecek? zihniyeti var bende. Sorsan, edebiyatla dünya mı değişecek diye, işte matematikle aynı seviyede derim. Aksini iddia etmek mümkün olabilir zaman zaman, ama seviyorum işte. Yapamadığım, algılayamadığım, benim için "bilinmeyen" bir şeyi seviyorum. Matematikle zeki olduğunu kanıtlamak çok kolay. Ama kelimelerle kanıtlamak çok daha zor. Daha doğrusu, kelimelerin zekice kurgulandığını anlayabilmek de bir zeka göstergesi. Seviyorum minicik noktalardan devasa bir hayat görüşü çıkartabilmeyi.

Kendime mi açıklamaya çalışıyorum yukardakileri bilmiyorum, ama açıklamama ne gerek var ki? Seviyorum edebiyatı. Bitti.

Wednesday, October 20, 2010

Ben Yönetim Sistemlerinden Anlamıyorum

Evet, anlamıyorum. Anlıyorum gibi yapmaya gerek yok. 675749303 tane makale çevirmiş, düzenlemiş, yazmış, yayınlamış olabilirim. Hatta belki anlıyorumdur da, bana hiçbir faydası yok. Çünkü işe alımı bile über manyak bir etkinlik haline getirip "yetenek avcılığı" diye servis eden bir zihniyete gülüyorum ben ancak.

Fakat, kariyer denen zımbırtı beni -gücü pastalardan uzaklaştırmaya yetmese de- bir insan kaynakları, organizasyonel gelişim yoluna doğru sokmakta. Hatta çıkıp dış ticaret falan olursa bu kendi kendime oturur gülerim yani. İşin komik ve ilginç tarafı ise benim bu işlerde "para biriktirmek ve ardından yüksek lisansa devam etmek" için çalışıyor olmam.

Saçma olunca, daha doğrusu bana saçma gelince de sıkıcı geliyor bu iş bana. İş ilanlarına göre insanları gruplandırırken ortaokula gitmiş de küme problemi çözüyormuşum gibi hissediyorum. Ya da makale yazarken ödev yapıyormuş gibi. Öğrenci psikolojisinden mi kurtulamadım bilmiyorum. Ama normalde ödev yazarken "dünya bu makalem ile kurtulacak ulan" psikolojisine girerdim ben. İşte burada onu hissetmiyorum. Halbuki "İş Seyahatinde Nasıl Sağlıklı Beslenilebilir?" konusu "Virginia Woolf'un kısa öyküsü Aynadaki Kadın: Bir Yansıma'daki ayna imgesi" konusundan daha ilgi çekici ve insanların işine yarar cinsten.

Ofisten bildirdiklerim bu kadar.

Thursday, October 14, 2010

Bebek


En son bebek sevdiğimde bebeğin ananesi "Dilek Ablanın kardeşi çok büyümüş heralde, bebek sevmeyi unutmuş, baksana dokunmaya korkuyor" dedi. Bilmiyordu ki onlarca insanla tanıştım "ay tamam mikrop kapar şimdi" diye bebeğine yaklaştırmayan. Haydi bu tarz insanlarla karşılaşıp, bu yüzden çekiniyor olsam neyse. Ben bu insanları çok haklı da buluyorum. Bakalım bebek şapur şupur öpülmekten hoşlanıyor mu? O yüzden "yalayarak" değil, ufak dokunuşlarla sevmeyi tercih ediyorum bebekleri. Doğuştan rahatsızlığı olan bir küçük kardeşe sahip olmak da, "bebek doğru şekilde nasıl kucağa alınır?"ı 13 yaşında iken öğretti bana tabi. Babasının bile daha 2 aylık bebeği deli gibi mıncıkladığını görünce ben deliriyorum.

Ayrıca ben bir bebeğe baktığımda, sevilecek mıncıklanacak bir oyuncak değil; her an zarar görebilecek, ama dünyanın en güzel ve minik yaratığını görüyorum. Çocukları mıncıklayarak sevmiyor olabilirim, ama çocuk "sevmeyen"leri de anlamıyorum. Narin yaratıklar işte, narin narin sevilmeli.

Hem de onların yüzüne baktığımda, kim bilir neler için üzülecek, nelere sevinecek, ne haltlar karıştıracak diye düşünmeden edemiyorum. Acaba iyi bir insan mı olacak, yoksa herkesin nefret ettiği biri mi? Depresyona girecek mi?

Monday, October 11, 2010

Naber?

Yahu bugünlerde hiç yazasım yok nedense. Böyle eve geleyim, yatıp uyuyayım, başka bir şey istemiyorum. Çok fena sosyal tespit yapmıştım ama, yazasım yok işte. Bir ara toparlar yazarım şekerim.

xoxo

Tuesday, October 5, 2010

Let's Boogie, Let's Dance!

Bu eski sevgililer mütemadiyen salaklaşıyorlar bebeğim. Ne zaman özellikle biliyor musun? Hani böyle cidden merak edip, içinde hiçbir alt metin bulundurmadan "Nasılsın?" diye sorduğunda. Bir kasılmalar, geç cevap vermeler falan. Biraz da "Ahaha demiştim işte hacı bana geri döncek/arayacak diye. Merak etmiş beni sözde. Yersen... Eheehe" havası var. Yavrum konuşacak olsam gel görüşelim derim, oradan bakılınca bunu diyemeyecek gibi mi görünüyorum? Neyse, sorduk geçti.

Bugün NR1 kanalında '94 retrospektif programı vardı. '94 yılının kliplerini gösteriyorlardı. Serdar Ortaç'ın Karabiberim'ini gösterirken, anlatıcı şunları söylüyordu: "Bu yıllarda Mustafa Sandal'dan sonra başımıza gelen en kötü şeylerden biriydi Serdar Ortaç. Saçma sapan ama hareketli şarkılarıyla müzik dünyasında edindiği yeri hala koruyor..." ya da buna yakın bir şeylerdi. Duyduğum anda asadsdsassdsdsfd moduna çoktan girmiştim bile.

Her gün farklı kıyafet giymek çok zor yav. Çok da sıkıcı. Eldeki kıyafetler tükenince yenileri ile takviye yapmak gerekiyor falan. Çok gereksiz. İşyerinde de forma giyeydik ya. Beyaz yakalı olabiliriz ama napalım; her dakika kıyafet bulmak çok çok çok zor oluyor. Öğretmen olsan da farketmez, bu sefer daha beter hatta. Tüm öğrenciler "aaa Dilek Hoca (titre gel) dünkü kıyafetlerini giymiş yine, ahahsgshsjak" diye konuşur derse girdiğin anda. Zaten özellikle kızlar arasında dedikodu yeteneği yeni gelişmeye başlıyor o yıllarda, bu da resmen körükle gitmek olur ateşe. Neyse yav. Öf. Aynı konuda yazmaktan sıkılıyorum bir süre sonra.

Bir de bugün aklıma ilginç bir şey geldi. Yazı stilleri insanları çok yansıtır; ama benim yazı stilim hep değişiyor. Bu demektir ki ben değişken bir insanım. Bazen çok sert köşeli harfler yaparken, bazen yusyuvarlak oluveriyorlar. Bir "g" harfini nasıl yapsam diye 15 senedir düşünen insanım. Yaklaşık 10 farklı yazım şeklini deniyorum mütemadiyen. Garip.

Neyse şekerim. Sonra görüşürüz.

Monday, October 4, 2010

Sıkıntı - Fıkırtı - Tıkırtı



Hani böyle bazıları eski sevgilileri ile konuşmak adına "seni rüyamda gördüm x iyisin değil mi?" diye konuşma girişiminde bulunurlar ya, ben buna gıcık olurum. Seni rüyamda gördüm demesi bile enteresan, madem konuşacaksın, konuş o zaman.

He böyle diyorum, kızıyorum ya, benim başıma gelmez mi bu? Geldi tabi. Ama rüyalarından korkan bir insanım nedense. Böyle enteresan bir havası olanlar olabiliyor, ardından da çok hoş şeyler olmuyor genelde. Malum Mr. X'i de 4 gecedir üst üste rüyamda görüyorum, fakat bilinçaltı kapsamında değil. Olsa zaten bunun farkına varabiliyorum. Bu noktada insanın kelimelere dökemediği bir durum ortaya çıkıyor. Öğretilmiş bir şey midir bilemeyeceğim, ancak insanlar arasında bir bağ olduğu kesin. Bazıları ise olabilecek şeyleri önceden sezinleyebiliyorlar. Bu geleceği görme değil ama. Falcılık, kahinlik tarzı bir şey değil. İçine sıkıntı düşüyor, hayra yorayım diyorsun hatta birkaç dakika sonra unutuyorsun. Sonra birden sıkıntının sebebi anlaşılıyor.

En son bu tanıdığımızın vefatında da aynı şey oldu. Kına günümüzdü ama elim hiçbir şeye kalkmadı. Sanki akşam kimse gelmeyecek, eğlenmeyecekmişiz gibiydi. Ağırlık mı, sıkıntı mı buna tam bir teşhis koyamıyorum.

İşte bunun aynısı o rüyaları gördüğümde de oluyor. Biri Yıldız Hoca'mı gördüğümde, biri de Mr. X'i. Yıldız Hocam hakkında bir şey diyemeyeceğim. Sıkıntısını bilemem. Görüşmüyorum, konuşmuyorum, hatta kadının karşısında dilim tutuluyor desem yeridir. O derece seviyorum ve saygı duyuyorum. Soramadığımdan da "nasılsınız?" diye pattadanak iyi olmasını umuyorum sadece. 3 gün ard arda onu da rüyamda gördükten sonra aynı sıkıntı basmıştı beni.

Şimdi de Mr. X, kaç gün oldu bilmiyorum. Rüyalarım o kadar karışık ki, ne gördüğümü hatırlamıyorum. Sadece kimleri gördüğümü hatırlıyorum. Bir haber de alamayınca "bişe mi oldu?" kuşkusu düşüyor. He ama bazen oluyor, 368292 gün görebilirim rüyamda. O zaman ama bilirim ki gece onu düşünmüşüm, aklımda kalmış vs vs vs. Bu öyle bir şey değil.

Ama işte benim noktam "seni rüyamda gördüm" kısmı. Bahanenin daniskası gibi durduğundan, görseniz de söylemeyin bence. Lüzumu yok böyle oyunlara. Naber? Nasılsın? diye sorun yeter. Önemli bişeyse öğrenirsiniz zaten. Ama bahane olarak kullanacaksanız, "eeeyytere beaa" demek istiyorum size.

Sunday, October 3, 2010

Cupcake ve çizkekler tamam, düğün havası eksik

Kına gecesinin yapılacağı sabah, yani dün sabah hem uzaktan akrabamız hem de aile dostumuz olan birinin eşinin vefat ettiğini öğrendik. O yüzden evdeki düğün havası o andan itibaren -doğal olarak- yok oldu. Ne annemin ne bizim elimiz bir şey yapmak için kalkmadı. Fakat kına gecesine gelmek için birçok kişi şehirdışından bile gelmek için yola çıktığından iptal edemedik. Onun yerine daha sakin bir gece geçirdik. Davet gibi oldu biraz.

Cupcake ve mini-cheesecake'lerim çok şeker oldular. Özellikle kırmızı kağıtları herkesin gönlünü çeldi desem yeridir. (3 kuruş fazla olsun kırmızı olsun felsefesinde bir ailem vardır da - ne de olsa bir Trakyalılık var)



Saturday, October 2, 2010

Kına Gecesi Hazırlıkları vs

Çok merak ediyorum acaba biz Ahmet'e "gerçekten" sünnet düğünü yapmaya kalksak, sünnetini 1.5 sene önce ameliyat arasında olmak yerine düğünden önce olsaydı biz ne yapardık acaba? Bu stres bize yetip de artarken, bunun 10 kat fazlası strese gelemezdim heralde. Bir de doğru düzgün insan çağırmadık da. Minimum insan sayısı ile yapıyoruz.

Neyse işte. Ama kına gecesi/kokteyl karışımı şey için bir parti mini cheesecake, bir parti de cupcake yaptım. Bir görsen buzdolabında kuzu kuzu yatıyorlar. Alttaki tepside mini çizkeklerim, üst tepside de sadece kremaları sıkılmış cupcake'lerin duruyor. Biraz sonra cupcake'lerin üzerinini çikolata sosuyla süsleyeceğim. Servisten önce de renkli şekerler koyucam üstüne. Aslında renkli renkli yıldız kalp şeklinde süsler oluyor ama bulamadım. Bir salaklığıma geldi, Eminönü'nden almayı da unuttum. Neyse artık Dr. Oetker'in renkli süs şekerlerine kaldık. O da yeter be.

Sonra çizkeklerin yarısına böğürtlen reçeli, yarısına da çikolata sosu koyacağım. Herkese garip geliyor 2-3 saat içerisinde 100 adet cupcake/mini çizkek yapmış olmam bu normal, ancak ben sayısına değil "Allah'ım ne kadar güzeller!" diye güzelliklerine şaşıyorum, garipsiyorum. Mantıksal çerçeveden bakarsam, altı üstü bir parça hamur, pişmiş kek olmuş, üstüne krema sıkmışsın ne var ki? Ama öyle değil işte. Bana kalsa karşıma alır bütün gün onları izlerim. Psikopatlık seviyesine geldiğimi düşünüyorum artık. Kardeşimse "Abla kendi kendine nazar değdirceksin be!" diyor - ki haklı. Buzdolabını açıp açıp "Harikasınız yavrularım!" diye cupcakelerime iltifatlar yağdırıyorum.

Artık tarif defterimi yazmaya başladım. Şimdiye kadar oturup kendi uydurduğu ölçüleri/tarifleri yazabilecek kadar yetkin saymıyordum kendimi. Bir anda ilham geldi işte. İlk mini çizkeklerimin tarifi var. Kaç kere denediğim, hangi tarihlerde denediğim de yazıyor. Her tariften sonra bir sayfa bırakıyorum ki, sonraki denemelerimde alacağım notlar olabilir. (Örneğin geçen denememde bir ölçüden 30 mini çizkek çıkmıştı, bu sefer 40 tane çıktı. Porsiyonları biraz daha küçük tuttum bu sefer(: )

Bakalım akşama ne gibi yorumlar gelecek, ve de fotoğraflar tabi:)

Thursday, September 30, 2010

Otobüs Yolcusunun Aklından Geçenler

Anadolu yakası sahilinde konumlanmış bir yer
Tarih: 18 Mayıs 2007
Saat: 17-18 civarı

İki kişi karşı karşıya oturuyor. Arada fazla konuşma geçmiyor. O sırada mekanda çalan şarkı:

Koydum sevinçlerimi önüme, baktım, hepsi sensin
Yazdığım şiirlerin her hecesi, üzüldüğüm tüm filmler
Yıpranmamış hayatlar, büyük hüzünler bekler
Her işte bir hayır, bu işte hepsi sensin

Şimdi senden vaz mı geçmeli? Masal olup yola devam mı etmeli?
Ben kalpten sorumlu, aşka sorunluydum
Anladım her şey sensin.

Erkek olan aynı zamanda kıza bakarak şarkıyı mırıldanıyor. Kız olan ise anlamamış gibi yapıyor. Ne de olsa "masal olup gitmeyi" seçer diye düşünüyor. Zaten daha 3 ay bile sürmemiş ilişkilerinin tüm yaz sürecek ayrılığı kaldıramayacağını hissediyor iki taraf da muhtemelen.

Yer: İETT'nin 11T isimli hattı
Tarih: 30 Eylül 2010
Saat: 19:15

Kız mercedes citaro otobüslerin harika soğutma sistemi ile uğraşırken (Neden hava soğukken otobüsü soğutmaya çalışırlar ki?) radyoda bu şarkı çalmaya başlıyor. 3 sene önceki hali, bulunduğu mekan, karşısındaki adam aklına geliyor.

"Masal olup gideydin ya!" diye geçiriyor bu sefer içinden.

Wednesday, September 29, 2010

Cheesecakelerim, canlarım benim!








İşte bunlar da benim bebekler oluyor. Tadına bakan ve bana geribildirimde bulunan kim varsa, tadının ağızda dağıldığından, hatta "tadı damağımda kaldı" cinsinden olduğunu belirtti. Ben de iki kere sevindim buna, çünkü hem güzel oldu, hem de ben ilk defa güzel olan bir
göz kararı tarifimin göz kararı kısmını kayıt altına aldım! Yani bunu bir kez daha yapma şansım var :D:D

Tuesday, September 28, 2010

Mini mini çizkekler




Bu cheesecake'ler bana ait değil, google'da buldum. Benimkilerin fotoğrafı yarın gelecek şekerim:)








Bebeğim, ben yaptım diye söylemiyorum ama, sanırsam mini cheesecake denemem başarı ile sonuçlandı. Bunu nereden çıkarıyorsun kuzum der isen de, cheesecake'e deli gibi aşık olmayan annem; daha sıcakken iki tanesini hüpletiverdi. Ahmet ise "ağzımda tadı kalsın diye yutmuyorum" dedi. Çocukların bu dürüst ötesi geribildirimlerine bayılıyorum. Sevmedikleri zaman da tam olarak neyi sevmediklerini söyleyebiliyorlar. Mesela "bunun kokusunu sevmedim parfüm gibi kokuyor" gibi bir şey dediğinde aromanın fazla kaçtığını anlatabiliyorlar. Anlayana tabi :D


Şimdi ben bu mini mini kırmızı kağıtlı cheesecakelerimi buzdolabında sabaha kadar bekletip üzerlerini böğürtlen reçeli ile süsleyeceğim. Sonra da fotoğrafını çekip koyarım buraya.
Ancak önemli bir sorunum var benim. Silikon muffin kalıplarım var ancak bazen işe yaramıyorlar. Ucuz bile olsa teflondan almayı düşünüyorum. Sonuçta kağıtla birlikte kullanacağım. Bakalım bir piyasa araştırması yapayım da, duruma göre değerlendirme yapacağız şekerim.

Benim cheesecakelerim de bu üsttekilere benzediler. Ama benimkiler newyorker tarzı, yani fırında pişmiş. Bunlarsa fırınlanmayan cheesecakelerdenmiş gibi görünüyorlar. Neyse benimkini de yarın görürsünüz artık :)

Saturday, September 25, 2010

Dargın Ayrılmayalım Diye

Baharın gülleri açtı ah yine mahzundur bu gönlüm
Etrafa neş'eler saçtı beyhude geçti bu ömrüm
Ah gülemem gülemem hiç gülemem
Öyle sırdır ah bu derdim kimselere söyleyemem
Kimselere söyleyemem, ah bu gönül
Kime canım dedim terkedip kaçtı
Üstelik başıma başıma bin bir dert açtı
Ah gülemem gülemem hiç gülemem
Öyle sırdır ah bu derdim kimselere söyleyemem
Kimselere söyleyemem, ah bu gönül.

Niye öldün ki diyemicem Zeki'ciğim, ama ben neden erken doğup senin gençliğine denk gelemedim ki:)




Zeki Müren 6 Aralık 1931-24 Eylül 1996

Wednesday, September 22, 2010

Dalkılıç bence duygusal şeyler söylemesin

Hangi Dalkılıç? Tabi ki Murat Dalkılıç canım. Hani sürekli sırıtan adam. İşte ben sürekli sırıttığından dolayı, bu adamın söylediği duygusal, slow şarkıları hiç ciddiye alamıyorum. Böyle bir anda dönüp ihiihihihihih diye sırıtacakmış gibi. Özellikle de şu kıyamadım ikimize isimli şarkısında oluyor bu.

Bu aralar işe giderken çok radyo dinledim. Nasıl da belli değil mi? Ama bu akşam telefona şarkı yükleyeceğim ve bu popüler müzik eziyetinden kurtaracağım kendimi.

Aslında bu yazı daha uzun olacaktı ancak kafamı koyup uyumayı düşünüyorum şu anda bebeğim!

Monday, September 20, 2010

Lüzumsuz İşler Müdiresi

Evet, bir şarkı analizi ile yeniden karşınızdayım. Hala yapacak 30 dakika çevirim olması, sabah en geç 7:30'da bilgisayarı kapatıp hazırlanmaya başlayacağım gibi gerçekleri de göz ardı ediyorum şu anda. Fonda Gökhan Türkmen -Yan Sen çalıyor. Bu şarkıda anlatılanlar için annemin harika bir sözü vardı fakat hatırlayamıyorum. (Şu anda TDK'yı tarıyorum... Neyse bulamadım)

Böyle hem ayrılmaktan üzgün hem de "hıh gidersen git çok da fifi" modunda. Bir gururlar ki "aman Tanrım!" dedirtecek seviyede.


hiç aklıma gelirmiydi bu ayrılık
kendime soruyorum cevap yok neden ayrıldık
hiç hesapta yokken böyle durup dururken
yine aynı telaş yine aynı hüzün yeniden yalnızlık
ah acıyor bak canım bazen
ama gel diyemem gelme hiç diyemem
yar dönüyor bak tüm aşklarım bazen
sen de dön diyemem yanma hiç diyemem
yan sen
bir ses gibi herkes gibi dünler gibi yan
geçtiğim tüm hayaller gibi düşler gibi yan
git ne yapıyorsan ben nasılsa görmeyeceğim
sonra geri dönme ölsen dönmeyeceğim

Hiç hesapta yoksa ayrılık bilemiyorum artık bebeğim nasıl bir kazık yedin ya da nasıl bir malangoşsun ki uzun zamandır paldır küldür gelen ayrılığı, buna sebep olan hatalarının farkında değildin.

Canın bazen acıyorsa, ama bazen acımıyorsa sorun yok demektir. Kendimden biliyorum hem, o normal bir durum. Çünkü alıştığın bir şeyden ayrılıyorsun. İnsan kalemkutusunu kaybedince bile üzülüyor, sevgilisinden ayrılınca da canı biraz acısın bir zahmet değil mi?

Ama algılayamadığım, edebiyat bilgimin yetmediği bir yer var:

bir ses gibi herkes gibi dünler gibi yan
geçtiğim tüm hayaller gibi düşler gibi yan

"Bir ses gibi yanmak" ne demektir Allah aşkına? Vallahi ben bilmiyorum. Neyse sorun etmeyelim.


"git ne yapıyorsun ben nasılsa görmeyeceğim
sonra geri dönme ölsen dönmeyeceğim"
işte tam burada öyle bir melodi ile giriyor ki ben bile gaza geliyorum. O an ayağa kalkıp aynı anda da tek elimi hakeme itiraz edercesine kaldırıp karşımda olmayan kişilere bunu söylüyorum. Çok pis gaza getirebiliyor yani.

Tabi bana sorarsanız Fiona Apple'dan "I want you" dinlemek daha pis gaza getirir. Ama öyle bir gaza getirir ki, o adamı/kadını her kimse işte bulup parçalara ayırma isteği doğar. Sinir, kıskançlık, kabullenememe gibi duygular birbirine girer. İşin kötü tarafı bunun için sevgiliden ayrılmak gibi bir önkoşul yok! Evet, Fiona Apple'ı şarkıyı söylerken aynı anda izleyen insanlar "Nerde kız? Söyle bulayım o herifi de parçalayım? He kim yaptı bunu sana söyle!" diye gaza geliyor. Yahu kadının gözü seğiriyor söylerken, ben de sinir yapıyorum doğal olarak. Hele ki "No my darling, not with that clown!" dediğinde böyle dönüp "Vay [SANSÜR]" diye istemsiz bir karşılık veriyorsunuz.

Not: Kendi kendine sansür uygulayan bir insanım evet. Söylerken söyleyebiliyorum fakat yazamıyorum. (Anlıyorum ama konuşamıyorum)

Saturday, September 18, 2010

İntizar


"Dilerim Tanrı'dan ki sana açık kucaklar
Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun
Anmasınlar adını; candan anan dudaklar
Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun"

Bu nasıl bir intizardır sayın Faruk Nafiz Çamlıbel? Yani bunu yazabilmeniz için birini sevmeniz gerekmiyor. İnsan sevgisinin kalmamış olup, sevdiğini iddia ettiği kişiyi de "banane işte benim"le "defol git ama gittiğinde işte bunlar gelecek başına köpoğlusu seni" arasında duygular beslemen lazım ki bunları yazasın.

Eskiden bu şarkıyı severdim. Aslında biraz da çocukluktan "edinilmiş" bir alışkanlıktı. Hani insanın dinlediğinde tüm algılarını kapatıp sadece hatırlattıklarına odaklandığı şarkılar vardır, bu da benim için öyleydi. Dinlediğimde gözümün önüne televizyon önündeki koltuğa uzanmış, yeşilçam filmlerini izlerken ağladığını saklamaya çalışan bir çocuk gelirdi.

Fakat artık gerçek yüzünü görebiliyorum Faruk Nafiz Çamlıbel! Ne yapmışsın sen yahu? Bu sevdiğini iddia ettiğin vatandaşı illa ki biri sevdi diye ölmesi mi gerekiyor. Seven kişinin ne suçu var Allah aşkına! Şarkıyı dinleyenlerin %50si eminim filmlerin de etkisi ile ortada aldatılma/ayartma gibi bir durum olduğunu düşünüyordur. Ama şarkıda öyle bir şey yok. (Şiirin tam metnini henüz bulamadığımdan bir yorum yapmıyorum şimdilik.) E seninle bir alakası yoksa seven kişinin, ondan ne istiyorsun? Niye toprakla dolsun kolları? Madem bu kadar çok seviyorsun, bu şiiri yazmakla geçireceğin vakti ona harcardın. Te'allam ya! Sinirlendiriyorsunuz insanı akşam akşam. Bir de onlarca senedir bu şarkının sevildiği gerçeği var! Milletçe hastalıklıyız tespit ettiğim kadarıyla.

Thursday, September 16, 2010

Şiir mi Şarkı mı?

İşten dönerken otobüste harika ötesi bir şarkı duydum. Nasıl oldu da şimdiye kadar duymamışım bilmiyorum. Emre Altuğ'un söylediği "Sev Diyemem" şarkısı. Şimdi böyle dediğimde "eaaa pop diyomuş amaan" dediğini duydum. Hiç inkar etme. Ama bu şarkıda başka bir şey hissettim. Müziği gerçekten bir işe yaramaz, bana göre yani. Çok uğraşılmış olabilir üzerinde, bilemem. Ama aynı sample'ı çalıp tüm melodiyi solistin vermesini beklersen pek de bir şeye benzemiyor bence.

Fekat ve lakin sözleri muhteşem. Yani nasıl desem, şiir olsa olacakmış. Bir yerde rastlasam ve okusaydım, belki şarkı olarak dinlediğimden daha fazla beğenecektim. Hatta bak şöyle uygulayalım, farzedelim ki bunun bestesi falan yok. Bu sadece bir şiir:

sevmedin beni n'apayım
zorla sev diyemem ya
ben sana çok aşıktım
sen de ol diyemem ya

herkesin bir dengi var
ben seninki değilmişim
baksın gözlerin bana
parlasın diyemem ya

ben böyle geldim böyle gideceğim
aynı şeyleri söyleyeceğim
binip yalnızlar vapuruna
gidip bir daha dönmeyeceğim
seni bir daha görmeyeceğim (burası olmasa da olur)

ne yaptıysam olmadı
gurursuz olamam ya
bir gün seversin sandım
o gün gelmedi asla

kalbimde duracağına
yanımda olsaydın ya
hayaline alışırım
gerçeğin üzüyorsa

Bak işte, üzerinde biraz daha düşünülse harika bir şiir olabilirmiş.

Bugünlük fazla romantik takıldım sayılır. (Evet, belki beni anlatıyor olabilir. Niye üstüme geliyorsunuz?)

O zaman şununla mı kapatsak bu giriyi de? Oooo beybi. Bu şarkıyı ve bu hatunu seviyorum. 36 bedene düşse ve saçlarını boyatmayı bıraksa soğuk nevale bir kuzeyliye benzeme ihtimali %75 olan bir insan olaraktan, güneyli hatunları çoookhoş buluyorum. Hatta itiraf ediyorum 175 boyu olan bir haaanım olarak da 165-170 arasındaki haanımların çok daha hoş gözüktüklerini düşünüyorum. Neden? Çünkü ben topuklu ayakkabı giysem minare ile plaza benzeri bir oluşuma dönüşüyorum. Onlarsa normal insan boyutlarında kalıyorlar. Ayrıca dizaltı etekler çok yakışıyor. Hele de şu kabarık olanlar. Ben bu boya bir de kabarık etek giyersem lunaparklardaki balerinler gibi oluyorum :D

Pussycat Dolls - Hush Hush. Watch more top selected videos about: Hush Hush Baby, Pussycat Dolls

Ngatif elektrik yüklüyüm, yaklaşmanızı tavsiye etmem

1. Otobüste yer verdiğim yaşlı adam yerine yerime şişko bir kadın oturdu. Bir dakika, şişko çok "sevimli" kaçtı değil mi, "hayvan gibi" bir kadın oturdu. Her haliyle hayvandı kendisi. Ben sanki o rahat rahat otursun diye verdim yerimi. Adamın ayakta duracak hali yoktu be. Diğer "genç"ler de "biz işten döndük yorgunuz" tadında oturuyorlar. E be öküz, istersen taş taşımış ol, adamın ayakta duracak hali yok. Bu kadar mı mantarsınız be? Mantar güzel bir yiyecektir. Mantar kadar bile değilsiniz.

2. Motorsiklete binip kendileri kask takan ama 2 yaşındaki oğlunu tek kucağında oturtup tek eliyle kavrayarak taşıyan ve öyle otobüsleri sollamaya çalışan gerizekalı aile. O an durumun şoku ile yapabileceklerim aklıma gelmedi. Öncelikle fotoğrafınızı çekmeli ve plakanızı almalıydım. İkincisi polise haber vermeliydim. Şok oldum lan. Ötesi yok.

3. Eve geldim. Dakka bir gol bir. Rezalet ötesi bir akşam. Uyumak istiyorum ama 2 tane çevirim var.

Söylenecek çok şey var ama Allah'a şükür bir tek işim iyi gidiyor. Neyse ki günün 12 saati dışarıda olmayı başarıyorum da şu evin dışında kalıyorum.

Wednesday, September 15, 2010

Beynim sulandı


Virginia'cığım kadar güzel delirmek isterdim ama olmuyor işte.

Gerçekten ama. Çeviri yaparken şöyle bir cümle var: "We had a report that someone up here doing skiddies", benim aklımdan geçen çeviri şu "kayak yapıyolaamış gençler". İyi değilim galiba.

Monday, September 13, 2010

Bel Ağrısı


Eğer böyle durmak size yabancı gelmiyorsa, Bingo! siz de pc başında çalışan homo-oturarak-çalışmak-zorunda-kalanyus'lardansınız. Az kalkın hareket edin demek isterdim ama bunu ben bile yapamıyorum bebeğim. Çünkü iki dolaşmakla da geçmiyor bu meret. Daha çevirilecek 2 tane 25lik, 1 tane 50lik belgesel var. Belimin sağ alt kısmı bitmiş durumda. Çok da ağrımıyor ama olmasa daha mutlu olurdum.

Buna da viicudumun alışması lazım, eskiden de boynum ağrırdı, şimdi onu atlattık. Yakında pc'ye entegre olmuş bir homo-bilgisayarus olacağım Allaaaan izniylen.

Sunday, September 12, 2010

İş-kolik


Ahahaha işte bu benim bebeğim.


İş-kolik bir seviyeye geldim sonunda. Oturup artık her ne işim varsa onu yapmak istiyorum. Bunu çağırıldığım 2 sinema, bir de sleepover teklifini geri çevirmemden anlayabiliyorum. Kimse ile görüşmek istemiyorum. Ama aynı zamanda evde de durmak istemiyorum. Tek mutlu olduğum şey, işimin bittiğini görmek. Artık uğraştığım o şey ne ise. Çeviri olabilir, mutfağı temizlemek olabilir, yemek yapmak olabilir. Böyle şeyler.

Anne ben asosyal mi oldum!

Wednesday, September 8, 2010

Yok anam yok!


Yok yani, algılayamıyorum şu kendini gurme sananları. Evet, ne güzel bildin, en başta babam geliyor. Biraz önce bayram için yapılan kadayıfı beğenmediğini belirtti. Ama öyle bir belirtiyor ki sanki 40 yıllık gurme (burada küfür var).

O yemeğin yapılma sürecinden bihaber diye, her boku eleştirmek zorunda ya. Sinirlerim tepeme çıkıyor. Yiyecek konusunda fazla asabi ve hassasım. Sinirliyim. Uyumak istiyorum.

Tuesday, September 7, 2010

Biri bana açıklayabilir mi?

Para kazanmamı istiyorsunuz, ama evde oturup çeviri yaptığım zaman ev işlerine yardım etmiyorum diye çemkiriyorsunuz.

Evde durmamdan sıkılıyorsunuz, ancak dışarı çıktığımın 2. saatinde arayıp "Nerede kaldın?! Bokunu çıkartma bi' seferde!" diye kalaylıyorsunuz.

Yine hem evde durmamdan sıkılıp, hem de çevirinin yeterli para getirmediğini, ve de "gözlerimi bozduğunu" düşündüğünüzden normal bi iş bulmamı istiyorsunuz, ama bulduğum hiçbir işi beğenmiyorsunuz.

Bunlar sadece işle ilgili olan kısımdı, diğer bölümlere geçelim:

Hem kilo aldın diyorsunuz, hem de 7/24 benden tatlı, börek, çörek yapmamı istiyorsunuz. Ben yediğim zaman ise çok yemiş oluyorum. Bebeğim, sabahtan akşama gördüm onları canım çekiyor di mi?

"Üstüne git düzgün bir kıyafet al, hiçbir şeyin yok" diyorsunuz, bizzat kendi paramla aldığım kıyafetleri beğenmemekle kalmıyor "O kadar para mı verilir onlara!" diye burnumdan getiriyorsunuz.

Evet, çok demoratik, çok sevgi dolu, iletişimi bol bir aileyiz, ancak ben bu yaşıma gelmişken üstte sıraladıklarımı yaşamaktan da bıktım. Sevgili ailem, benim yaşımdakilerin büyük bir kısmı çoktan evlendi, bir kısmı evlenmek üzere, bir kısmı kendi başına yaşıyor, bir kısmı ailesiyle yaşasa da ailesi onun bir "birey" olduğunu kabul etmiş durumda. Hani diyorum, ben zaten bu kadar salak ve saf iken, hazır bu bize cevap vermiyor, nasılsa her dediğimizi yapıyor diyerek, benim üstüme daha fazla gelmeye çalışmasanız da, ben de yakın gelecekte yaşayabileceğim sinir krizi riskini üzerimden atsam nasıl olur?

Tuesday, August 31, 2010

Ben bugün iyi şeyler yaptım galiba

Öncelikle, "desperately in depression" modundan beni çıkaran, ya da önce farkına vardırıp sonra da çıkmamı sağlayan Aylin'e buradan "i love you hun! " demek istiyorum. Aman yemişim Remzi efendiyi! 80 adet başvuru yaptım, herhalde biri dönme zahmetinde bulunur, içlerinden biri bana uygundur, değil mi? (Lise mezunu mode on :D ) Ben o parayı kazan diye saçımı süpürge ettim (oha!), elin Remzi'sine yedirmem tamam mı?!?!!

Ayrıca bugün çeşitli koliler, poşetler ve de çantalar içerisinden bulduğum 4634839202 tane kitabı verecek bir yer buldum. İstanbul'da öğretmenlik yapan bir hanım talip oldu kendilerine. Okulun kütüphanesine katkıda bulunmuş olacağım. Daha hangi okul bilmiyorum ama çok sevindim. Hatta kabul ederlerse evdeki dergileri de vermeyi düşünüyorum. Yani çocuk dergilerini. Ben10, Spiderman, Fantastik Dörtlü, Bakugan gibi onlarca fantastik dergi var bizim evde. Şımarık ötesi ve maymun iştahlı kardeşim yüzünden onlara yüzlerce lira yatırdım ben (bir ben10 dergisi 5 tl lan!). Sırf bizim beyefendi okuyacak da kenara atacak diye gitmiş olmasın bari param. Başka çocuklar da okusun. Alamayan vardır, ya da ailesi ilgili olmayan vardır. Vardır da vardır yani.

Sonra bir de sabah sabah İngiliz aksanı çalıştım ben. Söoooğşıl, faast diye diye boğazımı şişirdim, ama olsun. Bir hafta çalışsam üzerinde olacak gibi. Hiç dilim dönmezken, şimdi biraz açıldım gibi gibi.

Ayırca "dararararararm!". Çizim yaptım ben bu sabah. Bişeler çiziktirdim. Hatta bak göstereyim sana da.



Monday, August 30, 2010

Depresyon

Bir hafta içerisinde 3 kişi birden bana depresyondasın sen sanırım dedi. Bunu söyleyenlerden biri annem, biri kızkardeşim, biri ise Aylin, yani beni en iyi tanıyan insanlardan üçü. Onların bu söylediklerine katılmam gerekiyor sanırım, çünkü bu aralar kendimi hiç normalmişim gibi hissetmiyorum. Adına depresyon denebilir mi bilmem. Ama bir geçiş döneminde olduğum aşikar. Çeviri yapmak istemiyorum, öykü okumak istesem bile odaklanamıyorum, çizim defterim gözüme ilişse bile görmemezlikten geliyorum, yemek bile yapmak istemiyorum. İşin garip tarafı uykulu bir halim de yok. Uyumuyorsun da ne yapıyorsun diye soracak olursan, gerçekten bilmiyorum. Bazen Tomb Raider oynuyorum (O da kendini ütü sanan bilgisayarım yüzünden yalan oluyor), bazen de Super Mario oynuyorum.

Saçma sapan şeylere kafamı takıyorum, ufacık şeyler beni sinirlendiriyor. Mesela saatin tik-takları, sevgilisiyle konuşan kişinin cilve yapayım derken ağzını şapırdatması, azıcık yağlı yediğimde kendini kaybeden metabolizmam ve ona bağlı olarak gelişen baş ağrılarım.

Remzi'ciğimden haber yok. Sanırım olmaz da. Ama bu başka bir işim olmayacak anlamına da gelmiyor tabi. Başvuruyoruz mütemadiyen. Şimdi ne yapsam diye düşünmekteyim. Sanırım oturup e-book'larımı karıştıracağım.

Friday, August 27, 2010

Hayatta Nefret Ettiğim Şeylerin "sadece" Birkaçı

1. İstanbul'u "İstanbul'un şusu güzel, şusu değil" diye genellemeye çalışan, diğer şehirlerden gelmiş (özellikle İzmir) insanlar. Birinin onlara İstanbul'un simidi, ya da ne bileyim İstanbul yoğurdu gibi bir şey olmadığını, Ortaköy'ün kumpiri varken, Kanlıca'nın yoğurdu olduğunu anlatması lazım. Çok üzgünüm sayın İzmir, Antalya, Eskişehir, Ankara ve bilimum büyük şehirliler, buranın bir ilçesi sizin tüm şehrinize denk. Üzgünüm.

2. Annem ve babamın akıl erdiremediğim ilişkisi. Babamın hem her şeyi annemin kontrolüne bırakmak istemesi, fakat bir şey yaptığında "neden öyle?" diye kadını çıldırtması. Anneminse babam yokken bana ağlaması, fakat baban gelince benden aldığı tüm gazlara rağmen "Hayatım,canım" moduna girmesi. Bu kadının 20 sene Halimaanım'la yaşadığına inanmak zor. Hiç mi ders almadın be kadın? (Not: Hallimaanım, beğenmediğim bunu diye kocasını aynı gün içerisinde peynir değiştirtmek için markete yollamış bir kadındır.)

3. Evdekilerin bir sevgilim olmamasını anormal bulması, ama evden dışarı çıkmamı istememeleri. Ayrıca aynı zamanda "sen neden evdesin hep?" demeleri. Her çıkarken ne işin var dışarıda diye suçlarmışçasına konuşursanız çıkamam.

4. Bir-iki hafta hatta daha fazla samimi takılıp, sonra bir anda soğuyan insanlar. Soğuma evresinde "hmm merhaba nasılsın?" muhabbeti ile kaldığın insana tüm sırlarını açıkladın be! Sonra da "hmm merhaba"ymış. Sevsinler.

5. Aceleci insanlar. Her şeyi "topluyorum ben" bahanesi ile sağa sola tıkanlar. Sırf bunlar yüzünden kaç kitabımı kaybettim ben!

6. Olaylara objektif bakmaya kendini zorlamayanlar. Evet insanlar objektif olamazlar ama yine de bunu "denemelidirler".

7. Bir canlının hayatına, hislerine zerre önem vermeyen insanlar. Ben nefret ettiğim kelebekleri bile öldüremezken, babamın sokakta kendisine yılışan kediye tekme atan birisi olduğu gerçeği.

8. Şımarık insanlar. Tam anlamı ile. "Ayy ben ondan yemem, kokuyo o, rengi biraz garip, kusmuk gibi gözüküyo" diye yemeklere laf ederler. Her şeyin kendileri için olmasını isterler. Azıcık hastalansalar ölüyorum sanarlar. İki dakika sıkıntıya gelemezler. Hiçbir zaman ellerindeki parayla yetinmezler. Şımarıktırlar işte.

9. 118-18 ve 118-80 reklamları. ııııııııııaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaah!

10. Normalde zehir gibi çalışan kafamın, çeviri yaparken durması.

12. Ağız şapırdatanlar. Genel görgü kuralları ile alakası ilgisi olmayanlar. Kendine gurme diyip, bir de üzerine tv programı yapıp, hala çatal-bıçak kullanmasını bilmeyenler. (Şair burada belirli bir kişiye seslendi, ama isim vermeyecek. O adam yemek yerken ben baygınlık geçiriyorum lan!)

13. Toplu taşıma araçlarında, o sessizlikte yankılansın diye sanırım, cak cak cuk cuk sakız çiğneyenler. (Eğer bir gün cinnet geçirirsem bunların yüzünden olacak. Sonra birkaç tanesinin ağzı burnu yamulacak. Muhtemelen ağzından zorla alınan sakız burnuna sokulmuş olacak çünkü.)

14. 15 dakika çalışınca kendini ütü sanmaya başlayan laptopum.

15. Bilgisayarda çizilmiş öcü gibi çizgi filmler. (2 boyutun nesi vardı ki?)

16. Doctor Who dizisinden David Tennant'ın ayrılıp, abidik gubidik bi herifin gelmesi.

17. Hala olumlu ya da olumsuz haber vermemiş, şirketler.

Roaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaar!